Yukarı
ŞEN OZAN
Prof.Dr.T.Gülensoy
Prof.Dr. M. Metin Karaörs
Prof. Dr. S.Mahmut Kaşgarlı
Yrd. Doç. Dr. İklil Kurban
Selahattin Tekizoğlu
Hızırbek Gayretullah
Av.Sadun Köprülü
A. Şekûr TURAN
A.Mecit Avşar
Dr. Fatih KARAYANDI
Baybars Gülensoy
Müge Çetinkaya
Erkinbeğ Uygurtürk

 

 

Prof. Dr. Tuncer GÜLENSOY

TÜRK DEVLETLERİ ARASINDAKİ SOSYAL, EKONOMİK, KÜLTÜREL VE SİYASAL İLİŞKİLERİN MEVCUT DURUMU; İLİŞKİLERİN ETKİNLEŞTİRİLMESİNİN RASYONEL YOLLARI

EYLÜL 2008 50.SAYI

 

1917 Sovyet Komünist devriminin üzerinden geçen 70 küsur yıl sonra, Gorbaçov adlı bir Rus politikacısının 1936 yılındaki büyük yenileşme-glastnost hareketine, Türkiye, ne yazık ki, ummadığı bir şekilde yakalandı.
Türkiye'de "komünizm" yasaklandığı halde, bu konunun uzmanları ile "Sovyetoloji" konusunda da kimse yetiştirilmedi. Ancak, Almanya'da bulunan "Sovyetler Birliğini Araştırma Enstitüsü" ile Ediğe Kırımal, Baymirza Hayit gibi uluslar arası üne sahip bilim adamları da Türk hükümetleri tarafından destek görmedi.

Almanya'daki bu enstitünün aylık yayını olan "DERGİ" adlı bilimsel yayında Sovyetler Birliğinin etnik yapısı, ekonomisi, teknolojisi, ziraatı, askeri gücü, siyasî gücü, KGB teşkilatı, üniversiteleri, bilim adamları gibi konularda bilimsel makaleler ve araştırmalar yayınlandığı halde, Türkiye'de Dışişleri Bakanlığı nın bu konuda yetişmiş uzmanları yoktu. Hariciye nin 5 Dairesi de günlük politikaya göre iş yapıyordu.

Türkiye üniversitelerinde Rusça bir dil olarak eğitilmiyor. Kara Harbokulu dışında da bu dil öğretilmiyordu. Fakat, Batıdaki her ülkede Rusça şakır şakır öğretiliyor, Sovyetolog (Sovyet bilimcisi) bilim adamları, ceplerinde "ulusal banka çekleri" ile Sovyetler Birliğinin her yöresinde cirit atıyorlardı. Bizde 'Rusça-Türkçe Sözlük"bile bulmak bir problem olduğu zamanlarda ABD'ndeki her üniversitenin "Book Stoore" (Kitap Satış Büroları )nda bütün dilbilim malzemesi satılıyordu. Burada şunu belirtmek istiyorum: Bizde her şey yasaklanmış ama, ileride lâzım olur diye de bu konularda kimse uzmanlaşmamış veya uzmanlaştırılmamış.

1966 yılı "Gorbaçov İhtilâli" vuku bulduğu zaman Türkiye'de herkes şaşkın, herkes kuşkuluydu. Kimse ne yapacağını bilemiyordu ama, ABD, Japonya, Çin, Kore, Hindistan gibi ülkeler Sovyetler Birliğinde ve Moğolistan'da siyasal ve ekonomik yönden cirit atarken, biz hiç bir şey yapamadan onları seyrediyorduk. 1986 yılında Özbekistan'ın başkenti Taşkent'te toplanan 33. "Permenant International Altaistic Conference" (PIAC=DAMAK. Daimi Milletlerarası Altayistler Konferansı) toplantısına Türkiye'den katılan 10 Türkolog bilim adamı ile Sovyetler Birliği ne ilk defa girebildik. Moskova ve Taşkent'te yapılan toplantılarda Rus ve Özbek, Azeri, Türkmen, Kırgız, Kazak, Tatar, Yakut, Çuvaş, Altay, Hakas, Şor vb Türkleriyle tanışıp onlara Türkiye'yi ve Türkleri tanıtabildik.
Daha sonra Türkiye'de yapılan "Alfabe' ve "Dil" toplantılarında ve "TÜRK DÜNYASI KURULTAYLARI"nda da bu Türk bilim adamlarıyla karşı karşıya geldik. Ancak, ilk defa Türk politikacıları ile karşılaşan bu Türk kavimlerinin ilgilileri, Türkiye'den aldıkları pek çok "söz"ün boşa çıktığını gördükçe, bizlerden uzaklaşmaya başladı. Öncelikle, Türk politikacılarının her vesileyle verdikleri sözleri "tutmamaları"; eline bir "bond çanta" alıp içine bin-ikibin dolar koyarak Orta Asya'ya giden sözde sanayici(!)lerin ve iş adamları(!)nın oralardaki iyi niyetli ve Türkiye'ye ağabey olarak bakan insanları dolandırmaları, Türkiye'ye olan güveni sarstı.

70 yıldan beri komünizm baskısı altında ezilen Türk kavimlerinin Türkiye'den de yakınlık görememeleri, onların Batılı devletlerin kucağına düşmelerine sebep oldu. Matbaa sözü verdik, bir tane bile kuramadık; kredi verelim dedik, kendimiz muhtaç olduğumuz için onlara yardım edemedik; okul istediler, hoca bulamadık; Türkiye'ye tahsile gönderdiler, onları aç ve harçlıksız, yurtsuz bıraktık. Bu örnekleri çoğaltabiliriz.

Yıllar yılları çok çabuk kovaladı. Bizimle birlikte bu topraklarda "at koşturan" İran ve Suudi Arabistan, kendi İslâmî görüşlerini yaymaya, Şia ve Vahhabilik bu ülkelerde çöreklenmeye başladı. Bu ülkelerde devlet eliyle açılamayan okullarımız, Türkiye'de de oldukça yaygınlaşmış bir dinî örgüt taraftarlarınca açılıp, yaygınlaştırıldı.

1986dan 1998e 12 yıl gibi çok uzun bir zaman dilimi içinde yine bir şeyler yapamadık. Moğolistan bir Türk ülkesi olmamasına rağmen, o topraklarda yaşayan başta Kerey Kazak Türkleri (330 binden fazla), Uygur Türkleri (en az 50 bin), Özbekler, asıl Kazaklar gibi Türk kavimleri ve "Eski Türk yazıtları"nın bulunması bu toprakları Türkler için önemli kılmaktadır. Kültigin. Bilge Kağan ve Tonyukuk yazıtları başta olmak üzere, 50 den fazla Türk yazıtı bu ülkenin müze ve depolarında Türkolog'ları beklemektedir. Her geçen gün tahrip olan bu yazıtlar, ne yazık ki, Türk hükümetleri tarafından ilgi görmemiş; bu yüzden de tamir ve rekonstrüksüyonu yapılamamıştır. 1997 yılı baharında Sayın Cumhurbaşkanımız Süleyman Demirel'in himayelerinde başlayan bilimsel çalışmalar, hükümetin solcu Kültür Bakanı tarafından durdurulmuş, ödeneği verilmediği için iş askıya alınmıştır. Daha önce, Refah-Yol hükümetinin Orta Asya Türk Ülkeleri ile ilgili Devlet Bakanının yanlış tutumu ve bu ülkelere bir kez bile ziyarette bulunmaması dolayısiyle, kültürel ilişkilerimiz en düşük seviyeye inmiştir.

Moğolistan dahil, öteki Türk ülkelerine gönderilen büyük elçilerimiz titizlikle seçilemediği için ilişkilerimiz gelişememiştir. Elçiliklerimizde görevli kültür ve eğitim ateşeleri de yeterli kapasitede değildir. Buralar sanki sürgün yeriymiş gibi görülmüş, başarısız, hiç bir Türk şivesi ve Rusça bilmeyen, bu Türk ülkelerinin sosyal ve ekonomik yapısından habersiz, Türk töresi ve gelenekleri üzerine ihtisas yapmamış, ayrıca yabancı dilleri de çok zayıf kimseler tarafından doldurulmuştur. Büyük elçilerimizin de buraları bir sürgün yeri olarak görmeleri, bu ilişkileri geliştirememiştir.

Orta Asya Türk ülkelerinin yanında Kırım, Kazan Tatar, Başkurt, Gagavuz, Çuvaş, Yakut, Altay, Hakas, Şor, Tuva vb. gibi Türk toplulukları da Türkiye'den gerekli maddî ve manevî yardım ve destek beklemektedirler. Bu ülkelere yapılan Cumhurbaşkanı veya Başbakan seviyesindeki ziyaretler, o ülkelerin insanlarına büyük destek vermektedir. Kırım Türklerinin en büyük sıkıntısı ev, fabrika (gıda, ekmek, meşrubat, tekstil, tuğla-kiremit), okul, matbaa levazımatı ve yetişmiş eleman desteğidir. Tabiî ki Orta Asya Türk ülkelerinden göçecek Türkler için Dolar bazında para yardımı da istemektedirler.

Hıristiyan olan Gagavuz Türkleri, Türk dünyasının en zayıf ve yardıma muhtaç kavimlerindendir. Hıristiyan olmaları Türklüklerini unutturamamış, "Baba" olarak gördükleri Baş Papazları Mihail ÇAKIR'ın "Dilinizi unutmayın!" emrini yerine getirerek, Türkçelerini unutmamışlardır. Kilise ve öteki âyinlerinde bile Türkçe dua yapmaktadırlar. Türkiye'ye ve Türklere karşı sonsuz bir sevgi beslemektedirler. Onların da en büyük sıkıntısı, maddî ve manevî destek bulamamalarıdır. Büyük üzüm bağlarına sahip olan bu Türk ülkesi için MEYSU tipinde meşrubat fabrikaları; Kavaklıdere tipinde şarap ve sirke fabrikaları gerekmektedir. Türk okul ve işyerlerinin açılması da bu ülkenin kurtuluşu demektir.

ANADİLİNE SAHİP ÇIKMAK

Ağustos 2008 49.Sayı

Bir gazetenin onaltınca sayfasının alt tarafına sıkıştırılmış bir haber: 'Kazak ve Kırgızlar Rusçaya dönüyor! Bu haberi okuyunca, kahroluyorum. Vücudumun bütün metabolizması bozuluyor, ürperiyorum...
Türk milleti deyince, yalnız Anadolu Türklüğü değil, bütün dünya Türklüğü akla gelir: Oğuz'u, Peçenek'i, Kuman-Kıpçak'ı, Karluk'u, Uygur'u... ve bu soylara bağlı olarak Türkmenler, Kırgızlar, Kazaklar, Özbekler, Azeriler, Kalaçlar, Karapapaklar, Yakutlar, Çuvaşlar, Kazan ve Kırım Tatarları, Başkurtlar, Nogaylar, Tuva-Hakas-Lebet-Şor-Altay Türkleri ile Anadolu ve Rumeli'de yaşayan Türkler..
Bu Türklerin hemen hepsi kendilerine özgü bir Türk lehçe veya şivesini konuşur ki bütün Türkçenin özelliği ve güzelliği bu konuşulan lehçe ve şivelerdeki zenginliklerden oluşur.
Orhun yazıtları 'nı, Oğuz Kağan Bostanı 'nı, Kutadgu Bîlig 'i. Dîvânu Lugâtit-Tûrk "ü. Atabetü'l-Hakâyık "ı. Divân-ı Hikmet i. Kodeks Kumanikus (Codex Cumanicus)'u, "Turkish ve Berliner Turfan -Test" adlı yazmaları, Altun Faruk "u. Dede Korkut Kitabı "nı. Manas Destanı'nı, Hophop-nâme "yi ve daha onbinlerce eseri yazan bu Türk Milletinin şâirleri, edipleri ve bilim adamlarıdır.
Bilge Kağan, Kültiğin, Tonyukuk, Yusuf Has Hâcib, Kaşgarlı Mahmud, Hoca Ahmed Yesevî, Farabî, Uluğ Bey, İbni Sina, Ali Şir Nevaî, Babür, Hüseyin* Baykara, Pirî Reis, Fuzûlî, Bakî, Nedim, Sâbir, Abay ve daha onbinlercesi göğüslerini gere gere Türkçe yazıp söylemişler, torunlarına onbinlerce Türkçe eser bırakmışlardır.
Dil, bir milletin hayatta sahip olabileceği en kutsal varlığıdır. "DİL", bir milletin istiklâlinin belgesi, geleceğinin simgesidir. Büyük Kırım Türkü İsmail GASPIRALI: 'Dilde. Fikirde, İşte Birlik" sloganı ile bütün Türkleri birliğe davet ederken "dil"e verdiği önemi özellikle belirtiyordu. Türk Dünyasının küçük fakat şuurlu bir kavmi olan GAGAĞUZ Türkleri uzun yıllar çıkardıkları gazetenin adına 'ANA SÖZÜ" derken, yine "dil"in önemini vurguluyorlardı.
Dillerini kaybeden pek çok kavim tarih sahnesinden silinip gitmişlerdir: Hititler (Etiler), Asurlular, Akatlar, Sümerler, Elâmlılar, îyonyalılar, Truvalılar ve daha niceleri... Kendi öz dillerinin yanında (İngilizce gibi) öteki milletlerin dillerini de kabul ederek, resmî dil hâline getiren devletler de olmuştur: Hintliler, Pakistanlılar, Kanadalılar, Teni Zelandalılar, Avustralyalılar bunlandan bazılarıdır. Ta Afrika'daki siyah derililer: Ganalılar, Nijeryalılar, Sudanlılar... Bunlar da İnglizce, Fransızca ve Almanca konuşmuşlardır.
Dilleri zorla unutturulan "mazlum kavimler' de az değildir. Çarlık döneminden başlayarak Sovyetler Birliği "nin zulmü altında 80 yıla yakın esâretlik çeken Kazak -Kırgız -Özbek -Azeri -Tatar -Nogay-Mesket-Karacay/Malkar, Başkurt, Yakut, Çuvaş vb. Türkleri "Üst Dil" (hâkim dil) olarak Rusçayı öğrenmişler, sonraları "ana dili' olarak Rusçayı konuşmuşlardır. Sovyetlerin yıkılmasından sonra Türkiye'ye okumak için gönderilen bu ülkelerin çocukları kendi öz dillerini bilmediklerini söyledikleri zaman, bizleri üzüntüye boğmuşlardır.
Rusya boyunduruğundaki Türklerin ana dillerini unutmaları komünizmin ilk yıllarında Lenin, daha sonraları da Stalin adlı Gürcü asıllı Türk düşmanı Rus diktatörünün ilk emri olmuştur. Müteveffa Macar bilim adamı Lazslo Rasonyi'nin 'TARİHTE TÜRKLÜK' adlı eserini okuduğunuz zaman bu gerçekler görülecektir.
Türk dünyası Rus zulmünden kurtulduğu zaman Anadolu Türklüğü bayram yapmış, kan kardeşlerinin bu kurtuluşlarını uzun uzun kutlamışlardı. Sonra, ikili antlaşmalar yapıldı: TAZI (ALFABE) BİRLİĞİNİN SAĞLANMASI, ORTAK TAZI DİLİ, ORTAK TÜRKÇE SÖZLÜK, ORTAK TÜRK EDEBİTATI, ORTAK TÜRK GRAMERİ hazırlıkları yapıldı, çalışmalar hızlandırıldı ve TÜRK LEHÇELERİNİN KARŞILAŞTIRMALI SÖZLÜĞÜ' (2 cilt) adlı büyük eser ortaya konuldu. Pek çok Türk şivesinin ikili "konuşma kılavuzları" hazırlandı; Azerî, Gagağuz, Kırım, Romanya Türkleri Latin alfabesini kullanmaya ve eserler basmaya başladılar.
İran, Irak, Suriye, Yunanistan, Bulgaristan ve Romanya Türklerinin de kurtulacağı günü sabırsızlıkla beklerken, "KIRGIZ VE KAZAK TÜRKLERİ RUSÇA YA DÖNÜYOR" haberi yalnız beni değil, bütün Türk dünyasını üzmüştür, sanırım.
Başımı iki elimin arasına alıp, düşünüyorum: "Peki, ama niye?" sorusuna bir türlü cevap bulamıyorum. Kırgız ve Kazak halkları da böyle mi istiyor? Yoksa, onların seçtikleri parlamenterler mi akıllarını yitirdiler. O kadar Türk ülkesi gezdim, o kadar çok Türk bilim adamı ve siyasetçisi tanıdım ki, söylenenlere inanmıyordum. Böyle bir karara varmak için, ya deli ya da "hâin" olmak gerekir.
Ey bozkırların hür atlıları, Tanrı dağlarının karlı sularında yıkanmış TALAS'ın asil çocukları; "Altın elbiseli adam'ın, eli "komuz'lu, beli kılıçlı torunları; siz, "MANAS"ın soyundan gelenler, "Issıg Köl"de "kımız"la yunmuş pırıl pırıl Türk insanları, ne olur bir kere daha düşünün... Düşünün ve "ana dilinizi" unutup, Kırgız ve Kazaklığınızı kaybetmeyin. Ne olur, CAKIP HAN OĞLU ASİL MANAS'ı "bir kere daha öldürmeyin!"
Unutmayın ki sizlerin dili ölüp, sustuğu zaman Rusça yaşayacaktır. Sizlerin diliniz sustuğu zaman kan bahasına kazandığınız bayraklarınız yere düşecek, "istiklâl marşı "nız da Rusçalaşacaktır.


ALTMIŞ YIL ÖNCESİNDEN UŞAK-2

Temmuz 2008 48.Sayı

Bugünkü Belediye Sarayının olduğu yerde semerci-eyerci-nalbant gibi esnaf çalışır, karşısındaki sokakta da rahmetti 'Selâhattin Usta'nın arabacı dükkânı bulunurdu. 'Salâh' diye imza atan Selâhattin Usta o tarihlerde payton ve 'Tatar arabaları'nın tekerlek ve yanlarına çeşitli manzara resimleri yapardı. O sokağın ucunda 'Tuzpazarı Câmii' vardı. Bu câminin hemen yakınında küçük bir havuz ve akasya ağaçları bulunuyordu. Bizim payton pazarı dediğimiz şimdiki adıyla 'payton otoparkı'nda müşteri beklenirdi. Sonra bu câmiyi yıktılar, minaresini de halat ile çekerek yere devirdiler.

 

Paytonculuk öyle para getiren bir meslek değildi sanırım. Çünkü, o zamanlar Uşak'tan iki kez tren geçerdi. Biri Ankara/Haydarpaşa-Eskişehir-Afyon-Basmane (İzmir) yönüne sabahları, diğeri de bunun tersi olmak üzere akşamları. İstasyona gideceksek önceden paytoncu ile anlaşır, o seferi kiralardık. O zamanki istasyon bize çok uzak gelirdi. Çocukken zaman zaman payton arkasına takılırdık. Bu arada pek çok kez de paytoncunun kırbacını yerdik. Bazı paytoncular çok acımasız olur, kırbacı birkaç kez sallarlardı. Uşak'ta payton kadar kullanılan araç 'Tatar arabası' da denilen yaylı araba idi. Yayladan gelen Yörükler genellikle deve kervanı ile şehre inerlerdi. Mis gibi kokan tereyağlarını yağ pazarında sattıktan sonra çuvallarla kil ve kaya tuzu alarak geri dönerlerdi. Biz çocuklar, onların dev kervanlarını takip eder, 'Hacı deve'nin tabanının bastığı yeri öper, onun boynunun altından geçerdik.
Uşak'ta sık sık gördüğümüz bir nakil aracı da 'kağnı' idi. Kağnının geçtiğini gıcırdayan tekerlek sesinden anlardık. Kağnı demek, bizim için kavun-karpuz demekti. Hemen sesin geldiği yöne koşturur, kağnının sahibi köylüden kavun-karpuz isterdik. O da bize bir ya da iki tane verir, hemen oracıkta kırarak, ağzımızdan suları akıta akıta yerdik.

 

Pazarın kurulduğu Çarşamba günleri de bizim için eğlenceli olurdu. Tekçoraplar'ın nalbant dükkânında bekler, orada yer kalmayınca eve gönderilen eşeklere binerek, keyif çata çata, 'deh, çüş!' diyerek gider gelirdik. Çarşamba günleri Uşak'a gelen köylülerden başka, kızıl saçlı ve yüzleri çilli elekçiler de vardı. Bunların kadınları dilenir, erkekleri tersliklere kurdukları seyyar ocaklarda kap kalaylarlardı. O zamanlar plastik, melamin, naylon ve cam kap-kacak pek bulunmadığı için, evlerde genellikle bakır tencere-tava-kupa-kazan-sahan bulunur, yemekler bu kaplarda pişer ve yenirdi.
Uşak Lisesi çok iyi öğrenim veren bir okuldu. Ben 68 yaşımda olduğuma göre, sanırım bizim öğretmenlerimizden pek çoğu da vefat etmiştir. Onları rahmet ve saygı ile anıyorum; mekânları Cennet olsun. Bir müzik öğretmenimiz vardı, rahmetli Foto Fahri'nin damadı idi. Fahri Amca'nın bir kolu çolak idi. Müzik öğretmenimiz her derse elinde kemanı ile gelir, bize türkü ya da şarkı öğretirdi. Sözlü sınavda da 'Allegro nedir?', 'Porte ile portre nedir?' diye sorar, doğru cevap alamayınca 'Otur, sıfır!' derdi. Fakat yıl sonunda da kimseyi bırakmazdı. Bu hocamız bir gün biz 'Deryalarda gezer bahri/Doldur ver içeyim zehri' türküsünü öğretiyordu. Bu dizeleri tekrarlarken, sınıfın arka sıralarında oturan Sezgin, (Gaveci) Erdoğan, (Çeşit) Erol'un tarafından 'Deryalarda gezer bahri/Resim çeker foto fahri!' sesleri gelince, hiç kızmadan 'Sol taraftan acayip sesler geliyor!' diyerek devam etmişti.
 

Fotoğrafçı deyince aklıma geldi. Bizim Uşak'ın en tanınmış fotoğrafçısı rahmetli Hüznü Kâzım amca idi. Harika fotoğraflar çeker, bunları dükkânının vitrininde teşhir ederdi. ATO tarafından büyütülüp renklendirilen ve bugün Türkiye'nin pek çok yerinde görülen 'Cümhürüyeti biz böyle kurduk' pankartlı fotoğrafın 1934 yılında Hüsnü Kâzım tarafından çekildiği belgelenmiştir. Hüsnü Kâzım'ın sporla da ilgisi anlatılır. Hattâ hakemlik de yaparmış. Bir defasında Turan İdman Yurdu ile Gedizspor'un Gediz'de maçı olacakmış. O devirde radyo yok, TV yok, hattâ belediye hoparlörü yok; bir tellâl tutmuşlar, o da davulcu eşliğinde başlamış ilâna:

'Gediz'ing fotbol tâlasında maç vâmış deyolâ…
Hüsnü Kâzım da hakem durcekmiş deyolâ…
Üç kornele bi penaltı vêcekmiş deyolâ!...
Duyduk, duymadık demeng ha!’
***
 

Benim gençliğimde havuzlu ve yemyeşil ağaçlarla kaplı bir parkımız vardı. Parkın bir ucunda 'Kaymakam Evi', bir ucunda da 'Halkevi' vardı. Onun yanında PTT bulunuyordu. O zamanlar telefonla görüşmek öyle zordu ki, anlatamam. Önce kaydınızı yaptıracaksınız, sonra da saatlerce bekleyeceksiniz. Size sıra gelince, bir kabin içine girip: 'Alooo, Âmed abe!' 'Ne Âmed âbesi be gardaşım, burası Adana!', 'Amca aradan çıksana ben Angara'yı aradım!'; başka birisi 'Önküresi hankırası gardaş?' diye bağırır, şansınız varsa aradığınız kişi ile görüşebilirdiniz. Günümüzün gençlerine bunu anlatabilir misiniz?
***
 

Bundan elli sene öncesinin Uşak'lı gençleri çok efendi idi. Herkes herkesi tanır, 'Kimlerdensin?' denince mutlaka lâkap söylemek gerekirdi: Yılancılar, Oduncular, Babalıklar, Enteoğlu, Çivrilliler, Tarakçılar, Dıbırdıklar, Tomaslar, Tenekelertıngırdamasınlar, Şeyipler, Börekçiler, Tekçoraplar, Akbaşlar, Dombaylar gibi yüzlerce lâkap vardı. Sanırım bu lâkaplar derlenerek yayınlanmıştır. Çünkü, bu adlar bir şehrin tapu kayıtlarıdır.
 

Gençler kendinden büyüklere saygı, küçüklere de sevgi gösterirlerdi. Benim lise arkadaşlarımın yüzde doksan beşi üniversite bitirdi: Nirvana-Vural Özenirler askerî hâkim, Aydın Toraman (havacı askerî hâkim), Dincer Özyünlü (Askerî öğretmen/Coğrafyacı), Engin Koşar (Eczacı), Sezgin (Havacı albay), Ömür Fidan (Mühendis), Oturaklı Ali ve Tevfik kardeşler (hâkim ve ziraat mühendisi), Eşmeli Mehmet Ali ve ağabeyi R. Aydın, Eşmeli Kadir (bir dönem milletvekili oldu), rahmetli Mehmet Topaç (bir dönem milletvekili ve bakan), rahmetli İrfan Serdaroğlu, rahmetli Yaşar Mıdıklı, rahmetli Ülkü Vural, Erdoğan ve Ayhan Alaşehirli kardeşler, Akın Tezer, Hasan Terci (avukat), Aşkın Özler ve şu an adlarını hatırlayamadığım arkadaşlarım.
Yıl 2007. Benim bir ayağım yine Uşak'ta. Gözlerim hep eski Uşak'ı arıyor. Uşak öylesine kalabalık ki inanamıyorum. Çoğu da başka şehirlerden, köylerden, ilçelerden göçüp gelmişler Uşak'a. Her şey iç içe girmiş Uşak'ta. Kurtbaba mezarlığı şehre karışmış. O güzelim Kartbaba bağları köklerinden sökülmüş; bağ bozumu zamanları çocukların sesiyle çınlayan, büyüklerin sohbetleriyle hayat bulan bağ evleri yıkılmış, viran olmuş. Çocukluğumun ve geçliğimim Uşak'ı sanki bir deprem görmüş.
 

Selçuklu atalarımızdan kalan Ulu Câmi ile Burmalı Câmi yine çocukluğumdaki gibi dimdik ayakta. Yılancı Hanı, Pekmez Hanı artık birer kapalı çarşı olmuş. 'Dokuz Sele' deresinin üstü örtülü, pislikleri görünmüyor. Eskimiş pek çok bina restore edilerek koruma altına alınmış. Uşak'ın bağrından geçen İzmir yolu vızır-vızır araba dolu. 1959 yılında bir yıl vekil öğretmenlik yaptığım Karakuyu köyü Gediz-Uşak asfaltı üzerinde, asfalta 13 km. uzakta. Ben bu köyden Uşak'a yaya 14 saatte gitmiştim. Şimdi burnunum ucu. Acaba ders verdiğim öğrencilerim şimdi nerede ve ne yapıyorlar. Onlar da benim gibi gurbetlik çekiyorlar mı?
 

Uşak'ın özlediğim öteki şeyleri de var: Tarhana, 'Daş helva', köpük helva ve göveç. Neyse, bunları Uşak'a her gelişimde yiyebiliyorum ama bizim Börekçilerin Hasan amcanın göveçinin tadını unutamıyorum. Rahmetli, göveçi 'erkeç eti'nden yapardı. Eti kendi seçer alır; parçalar, önce büyük çömlekler içinde fırına sürer, sabahleyin de kendi elleriyle küçük toprak kaplara koyarak tepsi içinde fırında bekletirdi. Lisedeyken Çarşamba günleri öğleden sonra küçük lokantasında ona yardım eder, ortanca oğlu Ahmet ve şimdi emekli öğretmen Bahattin ile birlikte garsonluk ve bulaşıkçılık yapardık. Köylerden gelen pazarcı müşteriler kalmayınca, fırının bir köşesinde kendimiz için ayırdığımız nefis göveçleri, yanında iri bir soğan ve dibi kalmış pilâv ile birlikte, iştahla yerdik. Lokantanın ekmek kadayıfını da maltız üzerinde, hafif ateşle ben yapardım.
Yıllar yılları kovaladı, zaman zaman Uşak ile yolumuz ayrıldı. İstanbul, Ankara, Zonguldak, Ankara, (Amerika/Teksas), Elazığ, Kayseri, oradan Kırgızistan, Moğolistan, Azerbaycan, Özbekistan, Avrupa ülkelerinin pek çoğu, Kıbrıs, Kayseri ve emeklilik. Şimdi Ankara'dayım ama gönlüm Uşak'ta. Bu ağustos başında Uşak'ta idim. Özler kardeşler ile sohbet edip, hasret giderdik.
 

Bu dört sayfalık kısa hâtıra yazımda yıllardır duyduğum özlemlerimin ancak bir kısmını yazıya dökebildim. Hayatta olan ve görüşemediğim arkadaşlarımla sohbet etmek isterim. Sanırım onlar da benim gibi yetmişe merdiven dayamış ak saçlı dedelerdir. Onlara buradan sevgilerimi yolluyorum. 'Uçmak'a gitmiş' arkadaşlarıma da Tanrımdan rahmetler diliyorum.
 

‘ESKİ TÜFEK’ KOMÜNİSTLER 

               Adı benim yaştakiler tarafından çok iyi bilinen bir komünist eskisi için tutmuşlarbir röportaj hazırlayıp, bir gazetenin Pazar ekinde yayınlamışlar. Bu yazının bütününü biribret belgesi olarak arşivime koydum, torunlarım için saklıyorum. Niye mi? Bakın siz anlatayım: Bunların hepsi  o zamanların zengin, varlıklı çocukları ama hepsi de Türk’e, Türklüğe Türk Milletine düşman da ondan. Adam en eski tüfek komünistmiş; babası M.H. ise hukukçu; ağır ceza reisliği yapmış. Babası onu, en iyi Fransızca öğreten Yahudi Mektebine göndermiş. Robert Kolej Mezunu. 1933’te Amerika’da Arizona’da yaşamış. Eşi de onun gibi komünist, 80 yaşında. Kadının babası eski emniyet müdürlerinden ……Bey’in kızı. Rizeli  ünlü armatör ……  onun dedesi. Çocukluğu Beylerbeyi’nde ünlü …..yalısında geçmiş, tıp fakültesini bitirmiş, sonra Amerika’ya gitmiş, Paris’te yaşamış. Nâzım Hikmet’le Berlin’de tanışmış. TKP’nin kuryeliğini yapmış. Yakalanmış, emniyetin soğuk hücreleriyle tanışmış.

[Sanki Hilton’un balayı dairesinde ağırlayacaklardı!!..]

              İşte böyle anlatılıyor bu kişiler röportajda. Evleri çok mütevaziymiş, yaşamları sadeymiş.. Öyleymiş, böyleymiş. Adamlar sanki Türkiye’yi bataktan kurtarmışlar, sanki bilmem ne savaşının gâzi kahramanları. Yahu, adamlar birer komünistti. Türkiye’yi Sovyetlerin kucağına oturtmak için çalışıyorlardı. Adamlar, Stalin denen insanlık suçu işlemiş bir Gürcünün peşinden gitmekten, Türkiye’yi de o Gürcünün kucağına oturtabilmek için çalışmaktan başka bir iş yapmamışlar. Ve şimdi sıkılmadan, sırıtarak, gerine gerine poz verebiliyorlar. Âhı gitmiş, vâhı kalmış bu eski tüfekler de yine ‘yoldaş’larını karalamaktan vazgeçmiyorlar. Bakın bazıları onlar için ne imiş:

·    Aybar çok çizgi değiştiriyordu.

·    Nâzım dozu kaçırmıştı.

·     Dino’nun desenleri güzeldir ama tabloları o kadar iyi değildir.

·     Rıfkı, Nâzım (Hikmet)’ın şiirlerini okurdu. Moskova’ya kaçtıktan sonra,   Bizim Radyo onun Stalin için söylediği, ‘Gözlerimin nuru odur’, ‘Babamız Stalin’ sözlerini yayınlıyordu. …..Stalin’i putlaştırmada dozu kaçırmıştı.

·    İsmail Bilen [O da eski tüfek ama, 1983’te ölen bir komünist] kırk yalandır. Tek ayağının üstünde kırk yalan söyler.

·   Yaşar Kemal için: …eski arkadaşı Asım Akşar, ‘O Kozanlı bey hakkında söyledikleri yalandır. Yaşar’ın huyudur, böyle sebepsiz yalanlar söyler’ dedi.

              Adamların hayatı ‘yalan’ üzerine kurulmuş. Osmanlının son zamanlarında doğan bu insanlar, Cumhuriyet’in ilk yıllarında da en iyi okullarda okumuşlar, en iyi gıdalarla beslenmişler, en iyi biçimde giyinmişler,  Fransızca ve İngilizce gibi dilleri en iyi şekilde öğrenmişler, Amerika, Fransa, Almanya, Rusya vb. gibi ülkelerde cepleri ve karınları dolu, ama kafaları boş yaşamışlar.

               Ben bu tür eski tüfek komünistlerin röportajlarını okurken, onların ‘tüfek’ mi yoksa ‘patlangaç’ mı olduklarını sorgularım. Bana göre adamlar, gençliklerinde en iyi okullarda okumuş, en iyi şekilde eğitilmiş ama ‘vatan, millet, bayrak sevgisi’ ile ‘Türklük duygusu’ almamışlar. İşte öylesine, koskocaman bir ömrü boşu boşuna yaşamışlar. Arkalarına baktıklarında ‘Hababam Sınıfı’nın bayraktarı gibi yalnız kaldıklarını görmüşler. Bakınız, ‘TKP, 1960’lar, 70’ler… 100 binlerce insan yürüyor 1 Mayıs’larda. Bu kadar destekten sonra nereye gitti bu insanlar?’ sorusuna ‘Gerileme var…’ derken utanıyordur her halde. ‘Salon sosyalistleri diye siz de çok eleştirdiniz. Şimdi gerçekten bir salona toplanacak kadar soysalist kaldı…’ sorusuna ise  o cevap veremiyor. Ben söyleyeyim: Arkadaş, 1986’da sizin ababalarınızdan Gorbaçov SSCB’ni devirip kapitalist olunca ne sosyalizm ne de komünizm kaldı.

Sizin de peşinden koştuğunuz Marks, Engels, Stalin, Mao gibi eski tüfekler insanlığa ettikleri suçlardan dolayı ‘öbür tarafta’ hesap veriyorlar. Onun yoldaşları ‘öbür taraf’a inanmazlar ama, anlaşıldığına göre pek çoğunun gitme vakti de yaklaşmış. İsterseniz sizden önce oraya giden eski tüfek komünistlere bir sorun. ‘Komünistlerin cenneti nasıl?’ diye. Bir sonraki röportajda görüşmek dileğiyle. Sizleri sizlerden dinlemek bayağı iyi oluyor ‘yoldaş!’               

TÜRK MİLLETİNİ YÖNETEN KAĞAN, SULTAN VE

CUMHURBAŞKANLARI İLE BAŞBAKANLARIN ŞECERESİ

 

 'Yukarıda mavi gök, aşağıda yağız yer yaratıldıktan sonra, ikisinin arasında insan oğlu yaratılmış. İnsan oğlunun üzerine atalarım Bumın ve İstemi Kağan oturmuş; oturduktan sonra Türk milletinin ülkesini, töresini idare etmiş, düzenlemiş, dört taraf hep düşman imiş, ordu sevk edip dört taraftaki halkı itaate almış, tâbi etmiş. Başlılara baş eğdirmiş, dizlilere diz çöktürmüş. Doğuda Kadırkan-Yış'a kadar, batıda Temir-Kapı'ya kadar milletini yerleştirmiş. İkisinin arasında pek teşkilâtlı Kök Türkler böylece oturur imiş.'
M.S. VIII. Yüzyılda Asya'da TÜRK adlı devlet kuran Kök Türklerin, tarihteki ilk Türk kavmi olan HUNLARın neslinden, Köktürk hanedan soyunun AŞİNA ailesinden geldiklerini biliyoruz (bk. Sadettin Gömeç, Kök Türk Tarihi, Ankara 1997, Türksoy yay.,s. 7-8) Ak-Hunların tigin unvanını taşıyan kağanlarından birinin adı Toraman; O'nun oğlu Mihiragula (515-545) idi. [Agula, Moğolcada 'dağ' anlamıyla yaşamaktadır.]
Kök Türk kağanlığının ilk başbuğu BUMIN (Çin kaynaklarında: T'u-men) idi.
Dört oğlu oldu:
1. Kara-Kağan (K'o-lo) [553 yılında öldü]
2. Mo-kan [ veya: Bukan] (Erkin unvanını taşıyordu/553 yılında ağabeyi Kara-Kağan'ın yerine tahta çıktı.),
3. Taspar
4.Mahan-Tigin [Bugut yazıtı O'nun adına dikilmiştir./Tavşan yılında (559/560) tahta çıktı]

BUMIN'ın kardeşi İSTEMİ [Devletin Batı kanadını/On-Okları yönetti./Kızını Sasani İmparatoru Anuşirevan'a verdi (556). Ölümü üzerine oğlu Tardu
(Çincesi: Ta-t'ou) yerine geçti (576-603)]
{Bumın'ın atası T'u-wu (Büyük Yabgu),
O'nun atası A-hien Şad,
O'nun atası Na Tu-lu ve Aşina ailesidir.}
BUMIN'dan sonra Kök Türk Kağanları:
Kara-Kağan (Bumın'ın oğlu)
Mo-kan (Erkin unvanını taşıyan, Kara-Kağan'n küçük kardeşi./Oğlu:
Ta-lo-pien (ölm. 587) idi. Annesi asil, yani Türk soylu olmadığı için
Kök Türk tahtına varis gösterilmemiş, Taspar kağan olmuştur.)
Taspar (Tapar/T'a-po) Kağan (572-581/Ölm. 581)
An-lo (Taspar'ın oğlu./Kara Kağan'ın oğlu Işbara tarafından desteklenerek tahta çıkması sağlanmış, fakat daha sonra yerini Işbara'ya bıraktı.]
Işbara Kağan (Kara Kağan'ın oğlu/Karısının adı: İçen/Kardeşi:
C'u-lo-hou. Unvanı: Yabgu; adının anlamı: Çor Baga)
Tonga Turan Kağan (Işbara'nın oğlu olup 600'de öldü.)
K'i-min (Yabgu Kağan'ın oğlu)
….. sonra daha başkaları.

Görüldüğü gibi Kök Türk kağanları hep asil soydan gelenler idi. Mo-kan'dan sonra kağan olması gereken oğlu Ta-lo-pien'in annesi Türk soylu olmadığı için Kök Türk tahtına vâris gösterilmemiş, yerine Taspar kağan olmuştu.
Türkler siyasî bağları güçlendirmek için bazen kızlarını Çinlilere ya da Sasanilere vermişler; bazen de onlardan 'prenses' almışlardır. Her ne kadar bu kız alışverişi sürmüşse de Türk tahtına oturacak olanlar için 'Türk soylu' olması şartı aranmıştır.
Asya'da devlet kuran Karahanlılar, Hârezimliler, Gazneliler, Çağataylılar vb.

Türk devletlerinde de tahta oturacak kişinin soyunun bozulmamış olmasına dikkat edilmiştir. Selçuklulardan bir kısmının unvanı 'Keykâvus', 'Keykubat' olsa da şeceresinin Türk olması gerekiyordu. Kınık boyundan gelen Selçuklular ile onların mirasçısı Kayı boyu da 24 Oğuz boyundan idi. Fakat, ne yazık ki, Osmanoğulları zamanında Kayı kanına karışan Bizans kanını daha sonra Venedik, Rum, Sırp, Çerkez, Gürcü vb. soylu kadınların kanları takip etti. Ama, Osmanlı tahtının vârislerinin hepsi de Türk-İslâm ahlâkı ve Türk töresine göre yetiştirildiği için annenin kanı ön plâna çıkarılmamıştı.

Cumhuriyet kurulduktan sonra Ulu Önder Atatürk 'Ne Mutlu Türküm Diyene!' vecizesiyle Türk olmanın gururunu ön plâna çıkarmıştır. Dikkat edilecek olursa, Türk Kurtuluş Savaşı'nda can veren, kan akıtan, vatan kurtaran insanlarımızın yüzde doksan dokuzu Türk ırkından idi. Osmanlının himâyesinde yüzlerce yıl yaşayan Rum, Ermeni, Bulgar, Arap vb. gibi kavimler, bu savaşta istilâcıların yanında yer alarak Türk kanı akıtmışlar, vatanın bölünmesi için müstevlilerle işbirliği yapmaktan çekinmemişlerdir.

'Tarih tekerrür eder mi?' sorusunun cevabı 'evet' olduğuna göre, TÜRK ÜLKESİ demek olan Türkiye adı ve bu ülkede kurulan TÜRKİYE CUMHURİYETİ'ni yönetecek olan kişilerin de TÜRK olması gerekmez mi? Yunan Anayasasındaki 'Yunanistan Cumhurbaşkanı olacak kişinin baba ya da annesinden en az birisinin Yunan kanından olması gerekir!' kaydının Türkiye için de düşünülmesi, Türk milletinin 'ebed-müddet' yaşatılması bakımından ırkçılık olmasa gerekir. Bu kayıt şimdilik yoksa bile ilerideki bir zaman içinde mutlaka Anayasa'ya konulmalıdır. Hiç olmazsa, anne ya da babası Türk olan bir kişi, kanındaki 'zerre'den atalarını hatırlar, Türk milletine, Türk diline, Türk töresine ihânet etmez. Türk insanı artık bazı gerçekleri öğrenmeli; Türklüğün onun kanında, İslâmiyetin onun ruhunda ve vicdanında yaşadığını bilmelidir. Türk milletini Rus, Bulgar, Rum, Arap vb. soyundan bir kişinin yönetmesi ne derece doğru olur? Bugün, Arap emirliklerinde ya da komşu ülkelerdeki devlet yönetiminin hangi kademesinde Türk vardır? Bir Türk Araplara şeyh; Farslara Şah; Gürcülere, Romenlere vb. ülkelere devlet başkanı olabilir mi? AB'nin en güçlü ülkelerinden Fransa'nın mozaik taşlarından olan Kuzey Afrikalı Arapların Cumhurbaşkanlarını seçerken oy kullanamadıklarını biliyor musunuz? Onların ve Korsikalı, Katalan vb. gibi öteki unsurların üçüncü sınıf Fransız olduklarından haberiniz var mı? Öyle ise biz Türkler de bizi yönetecek en üst düzey insanlarımızın en az anne ya da babalarının Türk olmasını niye istemeyelim…

 

TÜRKÇE AD VE SOYADI  KULLANAN ANADOLU KÜRTLERİ

 

Anadolu’da yaşayan ‘Kürt’ adlı kavmin büyük bir bölümünün Kürtleşmiş Türkler olduğu gerçeği artık iyice bilinmektedir. Anadolu’ya gelen 24 Oğuz Boyunun Kayı, Kınık, Kızık, Beğdili (Beydili/Badıllı), Döğer (Düver), Salur, Peçenek (Beçene/Biçene), Alkaevli, Karaevli, Bayat, Eymür (Eymir/İmir vb.), Alayuntlu, İğdir (Iğdır) ..vb. adlı boyları Kars/Ağrı’dan itibaren Edirne’ye Anadolu’nun her köşesinde yurt tuttukları; zaman içersinde Konya-Karaman-Göller Bölgesi (Isparta, Burdur, Eğirdir) ve Kayseri yörelerinden hem yeni fethedilen Rumeli topraklarında hem de Doğu ve Güneydoğu Anadolu’nun pek çok yöresinde mecburî iskâna tâbi tutulmuşlardır.

Koç, koyun, keçi, at/yunt, tavar (> davar) gibi hayvanlarla iç içe yaşayan, onların güçlerinini yanı sıra et-süt-deri-kıl (yün/tüy) gibi organlarından da yararlanan Oğuz boyları (Türkmenler/Türkler), bu hayvanların adlarından devlet-boy-soy-oba-aşiret-cemaat adları da yapmışlar: Karakoyunlular, Akkoyunlular, Karakeçililer, Sarıkeçililer, Alayuntlular gibi adları tarihimize mâl etmişlerdir.

Türklerde aslan, kaplan, pars, kartal, sungur, şahin, atmaca, delice, porsuk, buğra (=erkek deve), kunduz (Kırgızlarda kız adı) gibi yerde ve gökte güçlü hayvan adlarını çocuklarına vermişler; ak, al, ala, kara, konur, sarı, kızıl, kök (> gök ‘mavi; yeşil; erginleşmemiş’), kır, doru (< ET. torug) gibi renkleri de adlarının önünde sıfat olarak kullanmışlardır.

Ayrıca, altun/altın, gümüş (< ET. kümüş), demir ( < ET. temür) gibi kıymetli maden adlarını; inci gibi kıymetli su ürünü adını; ay, kün (> gün), güneş (< ET. kuyaş), yıldız gibi kozmik adları da kız ve oğlan çocuklarına seve seve vermişlerdir. Bugün çok geniş bir coğrafyaya yayılmış olan Türk kavimlerinden Oğuz-Azerî-Türkmen-Kazan Tatar-Kırım Tatar-Başkurt-Karakalpak-Özbek-Kazak-Kırgız-Uygur’larda bu adlardan pek çoğu yalnız ses değişmeleri ile yaşamaktadır. Anadolu insanının pek çoğunda var olan bu adlar, son yıllarda daha da yaygınlaşmış, Umay-Börü-Bozkurt-Asena-İlteriş-Bumin Kağan-Alperen-Alpaslan-Kutalmış-İlbilge-Gökçe-Gökçen-Bengü/Mengü (= ebedî, sozsuz), Mete-Oğuzhan-Baybars-Aybars ve daha yüzlercesi Türk kız ve oğlanlarının adlarında hayat bulmuşlardır. [Tarihî Türk adları için, Faruk Sümer’in önce Türk Dünyası Araştırmaları Vakfı’ın ‘Tarih Dergisi’nde yayınlanan, daha sonra kitap olarak basılan ‘Tarihî Türk Adları’; Aydil Erol’un Türk Kültürünü Araştırma Enstitüsü (Ankara) tarafından yayımlanan ‘Adlarımız’ adlı eserlerine bakılmalıdır.]

Anadolu’da Türklerle yüzlerce yıl içiçe yaşamış olan Kürt  ya da Kürtleşmiş Türk insanı da pek çok kez bu Türkçe adları kendi çocuklarına vermişler; hattâ soylarına ad olarak da almışlardır. Meselâ, bugün Türk milletini sırtından bıçaklamaya çalışan, bu büyük milletin bölünüp parçalanması için ne idiğü belirsiz (ermeni mi, arap mı, keldâni mi ?) bir eşkıya başına uşaklık eden bir adamın soyadı TÜRK değil mi? Diyarbakır gibi Türk tarihinin en eski şehirlerinden birisi olan Diyarbakır’a hasbelkader belediye başkanı olmuş bir adamın soyadı Baydemir değil mi? Bu soyadın anlamı Türkçede ‘güçlü demir; kuvvetli demir’ demektir. Kürtçede ‘demir’ sözcüğü ‘dımır’ olarak değiştiğine göre bu başkanın soyadı Baydımır olmalıidi. Bir de Sadak soy adlı kişi var ki, onun ne yazık ki Kürtçe değil… Moğolca ‘okluk, ok kılıfı’ anlamına gelen ‘sagadag’dan bozulma. Eğer bu soyadı o kişinin gerçekten soydan gelen bir adı ise, bu kişinin soyunu da Timur’un Anadolu’dan Asya’ya geri dönerken önüne kattığı Moğol boylarından birisinde aramak gerekecek. Çünkü, bu boylardan pek çoğu Doğu ve Güneydoğu Anadolu’nun dağlık yörelerine kaçarak bugün artık Kürtleşmişlerdir. Bu da şu demektir: Anadolu’da Kürtleşmiş Türklerin yanında Kürtleşmiş Moğollar da yaşamaktadır.

 

 

 TÜRK’Ü VE TÜRKİYE’Yİ SIRTINDAN VURMAK

 

Biz ne kadar iyi niyetle davranırsak davranalım ‘siyasî kürtçülük’ Türkiye’yi bölmek için her şeyi mubah görmekte, demokrasi, insan hakları, anayasal haklar vb. gibi terminolojiyi Türkiye Cumhuriyeti karşıtı olarak kullanabilmektedir. İmralı’yı tahsis ettiğimiz ve hayatının sonuna kadar en iyi şekilde yaşatmayı garanti ettiğimiz kişinin emrindeki avukatlar bile dünyanın hiçbir ülkesinde göremeyecekleri hoşgörü ile görevlerini yerine getirmekte, içeriden dışarıya her türlü ‘talimat’ı taşıyabilmektedirler.

Osmanlının her döneminde vuku bulan taht kavgalarında sayısız şehzadenin boynuna ‘yağlı urgan’ geçirilerek boğulmuş ya da zehirlenerek öldürülmüşlerdir. Fâtih Kânunnâmesinde, ülkenin selâmeti, devletin bekası için kardeş katli vâcip gösterilmiş; halkımızın adına destanlar yazdığı, türküler düzdüğü ‘Genç Osman’ adlı veliaht prensimiz Yedikule zindanlarında boğdurularak öldürülmüştür.

Osmanlı böylece ‘Devlet-i Ebed-müddet’i koruyabilmiş veya koruyabileceğini sanmıştır. Bununla birlikte Osmanlı’yı yöneten Sultanlar Sultanları, orduyu ‘devşirme’ Yeniçeri’ye; dışişlerini Ermeni asıllı ‘millet-i sâdıka’ mensuplarına; mâliyesini Yahudi asıllı tebasına bırakarak yıkılışının sonuna kadar uyumuşlar ya da bugün adına AB denilen o zamanki ‘Frenkler’ ya da ‘Küffâr’ tarafından uyutulmuşlardır.

Bir zaman gelmiş, Sultan Abdülhamid Han, ‘akrabalarım’ dediği Karakeçili oymağına mensup doğulu aşiretlerden hassa alayları kurarak Osmanlı’yı kurtarmaya çalışmış;hânedanın korumasını da Karakeçili Türkmenlerine bırakmıştır. [Bu konu için, değerli tarihçi arkadaşımız Prof. Dr. Bayram Kodaman’ın ‘Hâmidiye Alayları’ adlı eserine bakınız.] Osmanlı, adı üzerinde bir kavim değil, bir kişi adından türemiştir: Osman+lı. Bu ad, devlet ve imparatorluk adı olarak büyüdükçe, içine aldığı kavimler de çoğalmış: Ermeni+Rum (Yunan)+Arap+Süryanî+Çerkez+Gürcü+Abaza+Laz+Boşnak+Bulgar+Romen+Sırp+

Hırvat+Arna-vut+Acem …vb. kavimler Osmanlının içinde yer alarak ‘bitleri kanlanmış’ ama Osman adının arkasındaki kavim adı olan TÜRK’ün KAYI boyu zaman içinde eriyip gitmiştir. Anadolu’nun yeniden kuruluşundan, Türk’ün yeniden doğuşundan sonra, Ulu Önder Atatürk’ün ‘NE MUTLU TÜRKÜM DİYENE!’ sözünün özünde kendini bulan Türk Milleti yine mazlum milletlere kucak açmış, milyonlarca  Kafkas kavmi, Balkan kavmi, Arap kavmi mensuplarını; hattâ Saddam’ın zulmünden kaçan gri donlu, Türk düşmanı ‘Peşmerge’leri bile yıllarca doyurup, giydirmiş, Kerküklü Türkmenlere göstermediği şefkati, yakınlığı onlara göstermiştir.

Türk milletinin aslında bulunan insan sevgisi ve acıma duygusu zaman zaman kendi aleyhine tecellî etmiş, bağrında barındırdığı (güya) mazlum kavimcikler tarafından sırtından bıçaklanmıştır. İşte Akabe’de Arapların İngilizlerle birlikte Türk ordusunu arkadan varmaları; işte Çerkez Etem’in Yunanlılarla birlikte Türk ordusuna karşı savaşması; işte Kurtuluş Savaşının en zorlu zamanlarında Doğu’da çıkarılan Kürt isyanları…

Tarih yeniden yazılıyor derlerdi de inanmazdım. Aslında, Türk tarihinin bilinen en eski yazılı belgelerinde belirtilen ‘Ey Türk Milleti! Çinlinin güler yüzüne, ipekli armağanına aldanma!’ sözlerindeki Çinli yerine başka kavim adlarını koyup bu sözü kulağımıza küpe olarak takmamız gerekir. Ey Türk Milleti, sen ne zaman uyanacaksın?!

Tanrı seni ne zamana kadar koruyacak? Artık kendine gel, özüne dön!                                

1315’Lİ ŞEVKİ BEY

 

Şevki Bey bir müzisyen ya da  ressam   değil. Şevki Bey 1315 (1899) yılında Bursa’da, Mehmet’ten olma Zehra’dan doğma bir Türk evlâdı. Hasan, Hakkı ve Nurettin adlı dört erkek kardeşin en  büyüğü. 1917 yılında (9 Nisan 1333) Osmanlı ordusuna ‘nefer’ olarak  alınmış, tarihî Selimiye Kışlası’nda askerlik yapmış. İngilizlerin kışlayı uçaktan bombaladık-ları  zaman orada imiş. Osmanlı ordusu dağıtılınca edilince, 20 Eylül 1335(/1919)’da  terhis olduktan sonra Bursa’ya,  baba  ocağına dönen Şevki Bey, Bursa’nın işgâli  üzerine çetelere katılarak onlarla birlikte savaşır.  Yunan   ordusunun Bursa’dan   kaçışını anlatırken ağlardı: ‘Atatürk olmasaydı şimdi hepimiz  köle idik. Yunan   ordusu Bursa’da işgalci olarak kaldığı sürede yerli halka çok zulüm etti. Kaçarken de kadın, erkek, çocuk demeden binlerce insanı öldürdü. Öyke ki, Yunanlının öldürdüğü insanların cesetleri Mudanya zeytinliklerinin dibine gömüldüğü için, zeytinler 4-5 yıl insan eti koktu.’

Cumhuriyet kurulduktan sonra Şevki Bey ‘İdadi’yi bitirir. Bir müddet babası Mehmet Efendinin Setbaşı’nda açtığı küçük bakkal  dükkânında  kardeşleri ile birlikte çalışır.

Bu arada, bir ‘molla’ olan babasından gizlice keman dersleri de alır. ‘Ben keman çalarken küçük kardeşim Nurettin, Şapkacı Çıkmazı’ndaki evimizin köşesinde bekler, babam göründüğü zaman koşarak bana haber verirdi.’ diye anlatırdı.

Şevki Bey, Cumhuriyet kurulduktan sonra İstanbul’da açılan ‘İstanbul Polis Okulu’nun 39. devresine 23.9. 1928’de girer ve 30.5.1929’da ‘Alîyülalâ’ (pekiyi)derece ile mezun olur; 1500 kuruş maaşla 26.9.1929 tarihinde Balıkesir’e Polis Memuru olarak atanır. 8.7.1935 tarihine kadar Balıkesir’de görev yapar, 13.6.1935 tarihinde Kütahya Üniformalı 3 ncü Komiserliği’ne atanır. 31.8.1937-9.9.1943 yılları arasında Tavşanlı ve Uşak’ta Komiser Muavini olarak görev yapar. 23.9.1943’te Emniyet Genel  Müdürlüğünde çalışmak üzere Ankara’ya atanır ve Komiserliğe terfi eder. 16.4.1948  tarihinde  89 Nolu İstanbul Komiserliğine tayin eldir, 25.5.1948’de bu göreve başlar. 5.10.1951 yılında 66 Nolu İstanbul Başkomiseri olur. Şevki Bey’in ‘T.C. Emniyet Genel Müdürlüğü Memurlarına Mahsus Sicil Cüzdanı’ndaki bilgiler bu kadar. İstanbul’da Anadoluhisarı, Beykoz ve Yeniköy Karakollarında Başkomiser olarak görev yapar. 1952 yılında Eskişehir’e tayinini ister. Burada Odunpazarı karakolunda Başkomiser ve Emniyet Müdürlüğünde ‘devriye Başkomiseri’ olarak 3 yıl çalışır, 1955’te yaş haddinden emekli olur ve Uşak’a yerleşir.

Şevki Bey, polisliğe başladığı 1929 yılından emekli olduğu 1955 yılına kadar çalıştığı her bölge ve görevde imzaladığı evrakların bir nüshasını da kendisi için titizlikle saklamıştı. Üç çuval dolusu bu belgeler, ölümünden bir yıl sonra, rahmetli eşi Lütfiye hanım tarafından yakılır. Görevinin gerektirdiği her şeyi titizlikle yapmış, boğazından en küçük bir ‘rüşvet lokması’ geçmemişti. Çocuklarına vasiyeti ‘Devletin bir toplu iğnesini bile yakanıza takıp eve getirmeyin; çünkü, o iğnede tüyü bitmemiş yetimlerin hakkı var!’ sözleridir. Emekli olduktan sonra, iki odalı evinin bir köşesine yaldızlı tahta çerçeve içinde astığı ‘takdirnâme’ler onun için bir öğünç kaynağı idi. 14.5.1933 tarihli takdirnâmede ‘Kuyudat muamelâtını temin ve hüsnü intizam ve uhdesine mevdu edilen vezaifi sairenin de ifası hususunda göstermiş olduğu faaliyetten takdirnâme ile taltif edilmiştir.’ [Kayıt işlemlerini temin ve güzel düzenleme ve üzerine verilen görev ve diğer işlerin yapılması hususunda göstermiş olduğu faaliyetten (dolayı) takdirname ile taltif edilmiştir.];  12.11.1933 tarihi takdirnâmede ‘Cumhuriyetin 10 ncu yıl bayramında gösterilen dikkat ve alakadan umum meyanında takdirnâme ile taltif edilmiştir.’; 23.5.1935 tarihli takdirnâmede ‘Kalem muamelâtındaki güzel hizmetinden takdirnâme taltif edilmiştir.’ ifadeleri O’nun görevine bağlılığının belgeleridir. Görevinin daha ilk yıllarında takdirnâme ile taltif edilen Şevki Bey, emekli olduğu zaman da üç ayrı takdirnâme ile onurlandırılmıştır.

Cumhuriyetin ilk polislerinden olan Şevki Bey görev yaptığı her yerde saygı ile anılmış ve sevilmiştir. Dürüst, çalışkan, vatan, millet ve bayrak sevgisi ile dolu bir insandı. Atatürk hayranı, Atatürk ilke ve inkılâplarına bağlı, Cumhuriyet sevdalısıydı. Dört erkek, dört kız sekiz çocuk babasıydı. Çocuklarının hepsini okuttu. En büyük oğlu Muhittin maden ve makine mühendisi idi; Çatalağzı Elektrik Santralı İşletme Müdürlüğü ile başka görevlerde bulundu. İkinci oğlu Kemal, Ziraat makineleri Mühendisi; üçüncü oğlu Tuncer Türk Dili Profesörü; dördüncü oğlu Dincer Tank Teknisyeni (Assb.) olarak Cumhuriyetin hizmetinde çalıştı. Kızları Mediha, Ülkü, Güzin ve Günay öğretmen ve ev hamımı idi.

Şevki Bey, T.C. Emniyet teşkilâtına 26 yıl hizmet vermiş; iyi bir memur ve kaliteli bir âmir olarak görevini tamamlamış ve 1985 yılında da İzmir’de ‘Uçmak’a gitmiştir. Tanrı rahmet eylesin…

Bu  kısa yazıyı  neden mi yazdım. Çünkü, artık  temiz, dürüst, güzel ve iyi insanların pek sık bulunmadığı bu dünyadan Şevki Bey gibilerin de geçmiş olduğunu belirtmek istedim. Sanırım Şevki Bey ve onun gibi dürüst insanlarımız bu vatanı bugünlere taşıdılar. Biz onların bıraktıklarını acaba omuzlayabiliyor muyuz?  

 

BİLİM ADAMI OLMAK ya da OLAMAMAK
 

 

Üniversiteye başladığım 1960 yılından emekli olduğum 30 Ocak 2006 tarihine kadar tam 46 yıl geçmiş. İstanbul ve Ankara'da öğrenciliğim; Ankara'da Doktora yaparak bilim dünyasına katılmam; sonra Doçentliğim ve daha sonra Profesörlüğüm… Binlerce öğrenciye pek çok konuda ders verdim. Sanırım Türkiye'nin hemen her yöresinde edebiyat öğretmeni öğrencim var. Onların pek çoğunun da saçı artık benimki gibi ağarmış, çoluğa çocuğa karışmışlar. Seksenden fazla yüksek lisans; 24 de Doktora öğrencisi yetiştirdim.
Bunlardan bir kısmı Profesör ve Doçent, bir kısmı da Yrd. Doç. olarak üniversitelerimizde görev yapıyorlar. Şimdi Prof. olan öğrencimin de Doktora yaptırdığı bir öğrencisi (benim torun) de Doçent. İnsan bu günleri görünce nasıl mutlu oluyor, bana sorun.

Bilim adamı olmak, bana göre, Profesör unvanını almakla olmuyor. Bilim adamı olmak, eser vermek, araştırma yapmak, makale yazmak, bildiri hazırlayıp sunmak; öğrenci yetiştirmekle oluyor. Ne yazık ki bizim Akademik sistemimizde elmalarla armutlar alt alta toplandığı için her Prof. unvanlıyı bilim adamı sanırsınız. Şimdi burada isim isim saysam pek çok dostum ve meslektaşım bana darılır ve sitem eder. Ama ne yazık ki gerçekler bunlar. Bazı bilim adamlarımız, Tanrı'nın verdiği bilgiyi kendilerine sakladıkları için ne bir asistan ne de 'araştırma görevlisi' yetiştirmediler. Bu klâsik hocalardan bazıları çok yazıp çizen asistanlarını da 'bundan sonra çok yazmayacaksın!' diye tehdit bile ettiler. Ben Türkoloji adına konuşuyorum. Beni okutan hocalarımdan pek çoğu; aynı sınıflarda dirsek çürüttüğümüz meslek arkadaşlarımdan bazıları, ne hikmetse, HİÇ asistan yetiştirmediler. Bunlardan bazılarını Avrupa'ya gönderen Devlet de onların bu tür davranışına göz yumdu. 'Arkadaş, ben sana milyarlarca döviz akıttım. 7-8 yıl Almanya, İngiltere, Amerika'da okuttum. Sen geri döndün ama neden bilgini gençlere aktarmadın, hiç asistan yetiştirmedin?' diye sormadı.
Bizde bilim adamı hem zor yetişir, hem de çok kolay harcanır. Ben kendimden biliyorum. Doktoradan itibaren başıma gelmedik kalmadı. DTCF'ye asistan olarak gireceğim zaman, solcu bir öğrencisini alabilmek için beni harcamaya çalışan 'dış Türk'lerden bir hocamın yaptıklarını hiç unutamıyorum. Onun almak istediği o asistan, gün geldi yurt dışına kaçtı ama ben nice sıkıntılarla sevgili yurdumda yoluma devam ettim.

Benim öğrenci olduğum yıllarda bazı hocalarımız birbirleriyle kavgalı idiler. Halâ da anlayabilmiş değilim. Neyin kavgasını yapıyorlardı, neyi paylaşamıyorlardı, bilemiyorum!

Halbuki bilim ( ya da ilim) Tanrı'nın isteyene bahşettiği bir lütuftur. Sen bilim istersen, çalışmak için sağlık ve sabır istersen Tanrı sana verir. Bilim adamı bilim ile kumar oynamaz. Çalışırsa, yazarsa kazanır. Çalışmayana Tanrı ne yapsın?! Bizde öyleleri var ki bütün hayatı boyunca, biri doktora tezi, diğeri doçentlik tezi olmak üzere, 1-2 kitap bastırmıştır. Makale, araştırma, bildiri hak getire; asıl görevlerinden birisi olan halkı eğitmek faslından konferans vermek de neymiş. Adlarının önündeki (hasbelkader aldıkları) Prof. unvanı onlar için yeter de artar bile. Bakarsınız, her yıl yayın vermeyen, kitap yazmayan Prof.'lar doçentlik sınavlarında baş köşeye oturtulur, 8-10 adayın jürisine raportör olarak atanırlar. Tabiî bu da yanlıştır. Aslında üretken bilim adamının bilgi ve görgüsünden yararlanmak varken, onu geri plâna atmak bu ülke için yapılan en büyük kötülüktür.

Türkolojiye yapılan olumsuzluklardan birisi de bu birimi 8-10 parçaya bölerek bilim adamı adaylarını dar bir sınır içinde sınamaktır. Meselâ, TÜRK DİLİ bir bütün olduğu halde, doçentlik sınavlarında eski, yeni ve başka sıfatlarla bölmek ne derece doğrudur. Türkoloji 'Türklük bilimi' olduğuna göre, bu bilim dalı için soyunan aday da eski, orta, yeni Türk dilinin kişi ve eserlerini; o devirlerin ses ve biçim bilgisini; cümle yapısını; karşılaştırmalı gramerini; Altayistik (Altay dillerinin karşılaştırmalı gramerini) ve Mongolistik'i öğrenecek, 'Moğolların Gizli Tarihi', 'Altan Topçi'; 'Altan Debter'; 'Köke Debter';'Defter-i Çingiz'; 'Cengiznâme' vb. gibi Moğolca ya da Moğol tarihi ile ilgili eserleri çok iyi bilecek;Türkçe ve Moğolcanın dil hazinesini karşılaştırabilecektir. Bunlar da yetmiyor… Türk mitolojisi, Türk destanları, Türk masalları, Türk etnografyası, halk bilimi (folkloru), halk edebiyatı gibi Türkolojinin yan bilim dalları da bilinecektir. Türkolog unvanını vereceğimiz kişilerin bilgisi yüzeysel ise, onların yetiştireceği kişiler de çok basit olur. Bizde bir bilim adamının değeri, yanında yetiştiği Hocasının değeri ile ölçülür. Adı, sanı belli olmayan, esersiz ve kitapsız kişilerin yanında yetişenlerin şöhreti de o kadar olur.

Hocalık yıllarımda şimdi Prof. unvanlı pek çok Türkoloğun doçentlik sınavında bulundum. Bazıları alanında çok iyi idiler. Bu grupta olanların hepsi şimdi birinci sınıf Türkolog olup, eser veriyorlar ve öğrenci yetiştiriyorlar. Bazıları da Türkolojinin temeli olan Arap harfli metinleri okuyamadıkları; Köktürk, Uygur, Kiril harfli metinleri ise hiç bilmedikleri halde, nasıl profesör olduklarını unutarak, şimdi girdikleri doçentlik jürilerinde adaylara kök söktürebiliyorlar.
Türkoloji hiç kimsenin ekmek kapısı olmamalıdır. Yukarıda belirttiğim gibi hiç bir kimse zorla, arkasına jandarma süngüsü dayayarak Türkolog yapılmaz. Bu meslek bir gönül işidir. Türkolog, önce Türk milletini, devletini, dilini, yâni Tüklüğü sevecek, bunlar için hizmet edecektir. Gerçek Türkolog, Türkolojiye hizmet eden bilim adamlarına her zaman yardımcı olmalı, yetişmekte olanların ellerinden tutmalı, bilgisini yeni nesilleri aktarmalıdır.

Doçent adayı bilim adamları da kendilerini her bakımdan yetiştirdikten sonra, bilim arenasında kispet giymelidir. Adaylara kızmak, onların hocalarıyla kavgalı olduğu için adaya zorluk çıkarmak bir bilim adamına yakışmayacak tutumdur. Son günlerde, Eski Türkçe (Kök-Türkçe) alanında sınava giren genç bir bilim adamımıza yapılan haksızlığa da değinmek istiyorum. Bugün Dünyada Köktürkçeyi anıtlardaki yazı üzerinden parmakla okuyabilen 2-3 kişi vardır. Bunlardan ikisi Moğolistan'da yaşayan Kerey kazaklarından Bazılhan ile Harcavbay; diğeri de Atatürk Üniversitesinde görevli Cengiz Alyılmaz'dır.
Dünyanın sayılı Köktürkçe uzmanlarından Rus meslektaşım Sergey Klyaştorniy bile kendi okuyamadığı sözcükleri Alyılmaz'a okutmuş, yine Köktürkçe uzmanlarından Rus Dimitri Dimitrioviç Vasilyev de Moskova'da 2004 yılında yapılan bir toplantıda 'Cengiz Alyılmaz Köktürkçeyi en iyi bilen Türkologdur' diyerek onu onurlandırmıştır. Bugün dünyada Köktürkçe konuşabilen ve taşa kazılmış metinleri parmak uçları ile okuyabilen tek Türkolog Alyılmaz'dır. Ama, bu konuda uzman olmayan bazı bilim adamlarımız, kura ile çıktıkları doçentlik jürisinde, Alyılmaz'ın önünü keserek Türkolojiye hizmet veren genç bir bilim adamını küstürmüşlerdir. Üniversitelerarası Kurul'un, jüri kurarken, o bilim dalında uzmanlaşmış ve o bilim dalının en iyileri olarak tanınan bilim adamlarını jüriye almaları doğru olur sanıyorum.

Bilim adamı her şeyden önce 'bilim adamı'dır. Hiçbir siyasî kuruluşun, hiçbir ideolojinin emir kulu değildir. Bilim adamı, aklı ve vicdanı ile hareket eder, gönlü ile karar vermez. Yetiştirdiği öğrencilerini de kendi çocukları gibi görür, onlar arasında ayırım yapmadığı gibi, yerine göre analık ve babalık da yapar, maddî ve manevî sorunları ile de ilgilenir.

Ben gönlümdeki 'bilim adamı'nı böyle görüyorum. Benim rahle-i tedrisimden geçen gençlerden de böyle olmalarını istedim, istiyorum. Türkiye böyle bilim adamları ile çağdaşlık hedefine ulaşabilir. İnşallah yanılmıyorumdur. Yanılıyorsam lütfen beni ikaz ediniz.
 

 

AB'NE GİREBİLMENİZ İÇİN BU SORULARI CEVAPLAYINIZ

 

 Dünyanın yarısından fazlasını gördüm, bazılarında uzun süre yaşadım. Teksas'ın Lubbock [Oku: Labak] adlı Üniversite şehrinde uzun süre bulundum. Almanya, Danimarka, Hollanda, Belçika, Finlandiya, Norveç, Çek Cumhuriyeti, eski Yogoslavya, Bulgaristan, Romanya, Rusya, Moldavya, Gagavuz yurdu, Kırım gibi ülkeleri gördüm, insanlarını tanıdım. Ne Amerika ne de Avrupa ülkeleri bizim güzel yurdumuz gibi değil. Oralarda bir lokmaya muhtaç olsanız, başınız darda olsa 'Tanrı misafiri' kavramı olmadığı için kimse size yardım etmez. Onların gelenek, görenek ve yaşam tarzları Türk ve Müslümanlardan çok farklı olduğu için uyum sağlamanız mümkün değildir. Hani, sarı saçlı, mavi gözlü, 'ak topuklu', 'artiz gibi' bir kızla evlenme hayalleri kuran saf ve temiz Anadolu delikanlıları, eğer böyle bir hataya düşerlerse hayatları boyunca pişmanlık duyacaklardır. Medeniyetlerin çatışması 'cicim ayları' bittikten sonra mutlaka kendini gösterecektir.

Avrupa öyle yurt tutup uzun süre yaşayabileceğiniz bir ülke değildir. Hele Fran-sa ile Almanya; Belçika ile Danimarka, Hollanda; Finlandiya ile Norveç ve İsveç birbirlerinden çok farklı ülkelerdir. Bunların ataları olan Ostrogotlar, Vizigotlar, Vandallar, Vikingler, Saksonlar, Anglo Saksonlar, Latinler, Germenler, Britanlar, İskoçlar vb. kavimler tarih boyunca birbirleri ile savaşmışlardır. Katolik, Ortodoks, Protestan gibi Hıristiyanlık mezhepleri-
nin kavgaları yüzyıllarca sürmüştür. Bu ülkelerin hemen hepsi de birer emperyalist olup, Asya ya da Afrika'da sömürgeleri bulunmaktadır. Zavallı sarı ya da siyah ırk mensuplarını sömürmekte, yeraltı ve yer üstü zenginliklerini ülkelerine taşımaktadırlar. XIX. Yüzyılda kıt'a Çin'ini 'afyon' ile uyutup, ipeğini, baharatını Amerika'ya kaçıranlar; Kara Afrika'nın insanlarını kadın, erkek, çocuk demeden tahta teknelere üst üste doldurup Amerika'ya kaçı ran ve onları yıllarca köle olarak kullananlar bugünkü ABD'nin atalarıdır. Siz bakmayın onların 'demokrasi', 'insan hakları' masallarına. ABD'nin herhangi bir şehrinde 'şerif'in ya da kasaba polisinin eline herhangi bir suçtan veya dolayısıyla düşün, ananızdan emdiğiniz burnunuzdan gelir. Onların insan hakları, gücü olanlaradır. Amerika'daki şehirlerin köprü altları, harabeleri, metroları evsiz, sahipsiz siyah ya da beyaz insanlarla doludur. Newyork'taki 'sokak fahişeleri'nin milyonları bulması onların yüzkarasıdır. Bütün dünya TV'lerinde gösterdikleri 'Sex and the City', 'Family Movie' ve daha yüzlerce film, insanlık için utanç verici belgelerdir. Serbest seksi savunan, her önüne gelen erkekle en âdi biçimde sevişen, eşine ihanet etmekten zevk alan bir toplumun Türk-İslâm gelenek ve görenekleriyle yetiştirilmiş insanımıza yönelttiği bu tacize göğüs germemiz, gençlerimizi uyarmamız gerekmektedir. Evet, Batı, ne yazık ki, böyledir. Şimdi size birkaç soru yönelterek bu toplum ile birlikte yaşayıp yaşayamayacağınızı öğrenmenizi sağlamak istiyorum. Sorulara vereceğiniz cevaplar için yorum yapmayacağım, siz kendiniz ne yapmanız gerektiğini bulun.

İşte sorular:

1.Eşiniz siz evde yokken yabancı bir erkekle buluşsa, siz de bu durumu döndüğünüzde görseniz ne yaparsınız?
2.Oğlunuzun eşcinsel olduğunuzu öğrendiğiniz zaman ne yaparsınız?(Buradaki eşcinsel sözcüğü, eskilerin deyimiyle 'ibnelik' yani, pasif homoseksüelliktir. Şimdilerde bu tür ahlâksızlığa başka sıfatlar da veriliyor.)
3.Eşinizin bir erkek arkadaşı daha olduğunu öğrendiğinizde nasıl bir tavır takınırsınız?
4.Eşinizin 'lezbiyen' olduğunu ve bir kadın arkadaşı bulunduğunu öğrendiğiniz zaman ne yaparsınız?[Bu konuyu işleyen bir Holywood filminde, biri kız diğeri erkek iki çocuk annesinin seviştiği kadın arkadaşı ile ilişkisi çok normal bir ilişki gibi işleniyor; hattâ özendiriliyordu.]
5.Kızınızın 'boy friend'i (yani erkek arkadaşı) var mı? Varsa nasıl karşılıyorsunuz?
6.Kızınız boy friend'inden hâmile kalırsa ne yaparsınız?
7.Kız ya da erkek çocuğunuzun eroin, esrar gibi uyuşturucu kullandığını öğrendiğiniz zaman ne yaparsınız?

Bu soruları daha uzatabiliriz. Fakat, bu kadar soruya bile tahammül edebileceğinizi sanmıyorum. Amerika'da ya da Avrupa'nın herhangi bir ülkesinde yaşayan insanlar ile Türk insanının gelenek, görenek ve töresi birbirine hiç uymuyor. Eğer bu sorulardan birisine 'olumlu' cevap verebiliyorsanız, siz AB'nin içine girmeyi hak etmişsiniz demektir.

Yok, bu sorulara 'Avrupalının kafasının basmayacağı' biçimde ters cevaplar verirseniz, sizi o kapıdan içeri sokmazlar. Daha çok eğitilmeniz, yontulmanız, geniş karınlı ve uzun boynuzlu olmanız gerekecektir. İşte o zaman AB'ye girer, huzuru, parayı ve 'babayı' bulursunuz.

 

“KÜRT KONFERANSI”

 

Son günlerde moda oldu. Türkiye'de yaşayan bazı kavimlerin uzantıları kendilerine bir mekân bulunca 'konferans' adı altında toplantılar düzenleyip, Türklere, Türkiye Cumhuriyetine, Osmanlı'ya ver yansın ediyorlar. Meselâ, Osmanlının 'millet-i sâdıka'sı Ermeniler 'yeri yerinden oynatma'dılar mı? Biz, atalarımızın onlara yaptıklarını o konferanstan öğrenmedik mi? O konferansa konuşmacı olarak katılanların suratlarını hatırlamaya çalışıyorum. Hep bu tür Türk'e düşman, Türklüğe düşman, Türkiye'ye düşman insancıkların düzenledikleri toplantılarda boy gösteriyorlar. 'Abdest yeri bardağı' gibi dizilip, sıraları gelince içlerindeki kinleri boşaltıyorlar. Suratlarında 'meymenet' olmayan bu 'Türkiyeliler', yine bir konferans uydurup Türk'e, Türklüğe ve Türkiye'ye saldırmak, 'Türkler tu kaka!' diyebilmek için yine sıraya dizildiler.
Geçtiğimiz günlerde Türkiye'ye 'bilgi' dağıtmak için özel sektör tarafından kurulmuş olan paralı 'Bilgi Üniversitesi'nin salonlarında yeni bir konferans düzenlendi: KÜRT KONFERANSI. Bu konferansın sahnesinde rol alanlara baktığımda yine aynı suratları görünce, Ermeni'den arta kalanların burada ortaya döküleceğini anladım. Ermeni konferansında konuşanların büyük kısmı, içlerindeki kini kusmak için bu konferansta da 'abdest yeri bardağı' gibi dizilmişler, kimilerinin peluş sakallarından suratları görünmüyor. Bazılarını da ben yıllar ötesinden hatırlıyorum: eski tüfek sıfatı ile anılmaktan hoşlanan birkaç eski komünist; öğrencisine cinsel tacizden dolayı üniversiteden atılmış sözde bilim adamı, solcu (!); kendilerini gazeteci sanan kadınlı-erkekli 'mimli' medya mensupları…Ve, dışarıdakiler…

Yalnız burada bazı yeni suratlar görüyorsunuz. Sanırım bunlar cepheye yeni sürülen ve kendilerine 'uzman' sıfatı verilenler. Bunlardan birisi de Atatürk'ü eleştirmeye kalktı. Böyle câhil ve Türkçeyi konuşamayan bir 'Atatürk uzmanı' görmedim. Sanırım, ne Atatürk'ün 'Büyük Nutuk'unu okumuş, ne de onun döneminde yazılan tarih kitaplarını. Bırakın bunları, yabancılar tarafından yazılmış Türkiye Cumhuriyeti Tarihi ile ilgili kitapları…
Ama sıkılmadan 'Atatürk Kürtlere verdiği sözleri tutmadı. Atatürk hiç kimseye verdiği sözleri tutmadı' diyebiliyor. Düşünün, böylesine câhil, böylesine kin dolu insanlar o konferansta konuşabiliyor da meselâ Mim Kemal Öke, Bayram Kodaman, Abdülhalûk Çay, Ergün Aybars, Reşat Genç, Kâzım Yaşar Kopraman, Yusuf Halaçoğlu, Enver Konukçu vb. Gibi uluslar arası üne sahip tarihçilerimiz dinleyici bile değiller. Kürtçenin dünyada ilk 'etimolojik sözlüğü'nü ben yazdım. Bu konferansa 'şeref misafiri' olarak davet edilmeyi beklerdim.
Yâni bu konferansta kendileri söyleyip, kendileri dinlemişler. Hani bizde bir deyim vardır: 'Çingene çalar, Kürt oynar!' diye, aynen öyle olmuş.
Bunlar öylesine rehâvet ve bilgisizlik çamuru içine dalmışlar ki, biz ne dersek AB ülkeleri ve 'ababaları' ABD onları doğru kabul eder. Açın bakın Kurtuluş savaşı tarihini: Kurtuluş savaşı sırasında Kürtler neler yapmış… Koçgiri İsyanları; 1937-38 Dersim İsyanı…

Hani bölücü ve İngiliz uşaklarının Türkleri arkadan vurdukları isyanlar. Neden bunları anlatmıyorlar. Bilmiyorlarsa, rahmetli Barbaros Baykara'nın 'Nefret Köprüsü' ve '1937-38 Dersim İsyanı' adlı eserlerini okuyup öğrensinler. Yüce Türk Milletinin gözleri önünde oynadıkları bu oyunun tarihe nasıl yansıyacağını, biraz düşünsünler. Bilmedikleri konuları da önce Yüce Atatürk'ün 'Büyük Nutuk'unu okuyup öğrensinler. Atatürk, söz verdiği Türk milletine bir Cumhuriyet, hür bir Türkiye kazandırdı. O savaşırken, Türk'ü sırtından vuranlar için elbette güzel şeyler düşünemezdi. O yüzden 'İstiklâl Mahkemeleri'ni kurdurup, hâinlere cezalarını verdirdi. Dün Atatürk bu vatanı kurtardı… Yarın 'bu vatan tehlikeye düşünce' kurtaracak nice Atatürk genci sırada beklemektedir. Ama, AB ve ABD'nin güdümündeki işbirlikçilerin sonları ne olabilir ki…

 

 

LAV LAV OSMAN!

 

Bir zamanlar, hür bir ülkede yaşayan Osman ile diktatör bir adamın ülkesinde yaşayan Osman varmış. Hür ülkede yaşayan Osman ile diktatörün ülkesinde yaşayan Osman da Kürtmüş. Hür ülkede yaşayan Kürt Osman, Türk okullarında okuyarak Türkçe öğrenmiş, Türk ordusunda askerlik yapıp, bu vatanı koruyacağına, bayrağına sahip çıkacağına, silâhı üzerine yemin etmiş. Günler günleri kovalamış, Kürt Osman 'belediye başkanı' olmuş ama 'adam' olamamış. Ekmeğini yediği, suyunu içtiği bu vatanın bölünmesi için eşkıya ile, terörist ile kol kola, koyun koyuna dolaşmış; onlarla birlik olmuş, onları korumuş, kollamış.
Öbür Kürt Osman doğduğu güne lânet okumuş, daha üç yaşında iken Halepçe'nin bir kenar mahallesinde zehirli gaz ile öldürülmüş. Annesi, babası, kardeşleri de aynı zaman da öldükleri için ardından ağlayacak kimsesi de kalmamış.
Ben öbür Kürt Osman'a her zaman ağlamışımdır. Onun bir köşe başında çekilmiş küçük vücudunun fotoğrafını görünce, boğazıma takılan hıçkırığın düğümlenişini hâlâ hatırlarım. Zavallı Osman'ın tek suçu o hür ülkede doğmamış olması idi. Fakat, eğer ölmese idi şimdi bir Peşmerge donu ile yine Türklere düşman olacak, belki de PKK içinde eli kanlı bir ölüm makinesine dönüşecekti. Belki… Ama, beni duygulandıran o Osman'ın ölüm hâli idi.

Hür ülkede yaşayan Osman hâlâ hayatta. Anneannesinin, babaannesinin, bacısının, karısının, kızının canı ve nâmusu, o hür ülke insanlarının askeri ve polisi tarafından korunmuştu; bundan sonra da korunacaktı. Ama o Osman, bu vatanın bölünmesi için bir 'paçavra' etrafında toplanmış çapulcularla birlikte olmaktan çekinmiyor, onlara 'aferin!' Diyerek ekmeğini yediği ülkeye ihânet edebiliyor. O Osman bir de 'belediye başkanı' olduğu ülkenin parasını yiyerek semiriyor, o ülke halkının ödediği vergilerle alınmış makam arabasının camından sırıtarak, yasa ile, töre ile alay edebiliyor. Bu da yetmiyor, bu ülkeye silâh çekip, polisini, askerini, öğretmenini vuran eşkıyanın leşini Devletin arabası ile taşımak cüretini gösterebiliyor.

O Osman Türk tarihinden habersiz. O Osman Türk'ün gücünü, Türk'ün sabrını ya bilmiyor, ya da 'Sam Amca'sına güvendiği için bilmezlikten geliyor. O Sam Amca ki önceleri arka çıktığı Korelileri, Vietnamlıları kaderleriyle baş başa bırakıp kaçmadı mı?

O Sam Amca ki önce eline silâh verdiği, sonra da düşman olduğu 'Bin Lâdin'leri yetiştirip bu dünyanın başına musallat etmedi mi? Şimdi sıra sende 'Osman'. Sam Amca şimdi senin sırtını sıvazlayıp Türk'ün üzerine sürüyor. Sen de yarının Kürdistan Başkanı (!) olma sevdası ile o kalleş amcaya inanıyor, ekmeğini yediğin Türk insanına, Türk vatanına, Türk bayrağına ihânet edebiliyorsun.

Yazıklar olsun sana ve senin gibilere. Ama, sana bir çift sözüm var:

' Lav lav Osman! Aklını başına devşir!'

 

 

BİR ZAMANLAR SSCB VE BEYAZ GECELER

 

Gençlik yıllarımda koyu bir 'komünist' düşmanı idim. Dünyanın en güçlü ordusu sandığımız SSSR Kızıl Ordusunun Macaristan'ı işgâlini, Çekoslovakya'yı yutuşunu, kendi halkı ile işgal ettiği Türk Yurtlarındaki soydaşlarımıza yaptıklarını günü gününe duyar ya da okur, bu ülkeye hıncım daha da artardı. Peki Rusya'yı seven, Lenin'e, Stalin'e tapan ve övgüler düzen yazar, şâir, sanatçı yok mu idi? Pek tabiî vardı… Stalin'e 'Beni sen yarattın!' diyenler; Rusya'ya kaçıp Moskova'da bir eli yağda, bir eli balda yaşayanlar; kanlı Rus 'ruble'leleriyle İskoç viskisi içenler de vardı. Kendilerine 1968 kuşağı diyen bir takım ne idiğü belirsiz kişiler, aynen bugünküler gibi her fırsatta yürür, ortalığı yakıp yıkarak Türk insanına, bu güzel vatana, ay yıldızlı bayrağımıza, kutsal saydığımız neyimiz varsa saldırırlardı. Pek çoğu zengin çocuğu olup kolejlerde okuyan, birkaç yabancı dil bilen, ABD, Avrupa'nın Paris, Berlin vb.gibi büyük şehirlerine kaçarak oralarda Dolar ve Mark ile semiren bu Sovyet artıklarını bugün 'eski tüfek' adı ile yeniden piyasaya sürüyorlar. Ahları gitmiş, vahları kalmış bu kişilerin hâlâ gözleri komünizmde ama eski yoldaşlarının yanlışlarını da anlatmaktan geri kalmıyorlar.
Yıllarca komünizm aleyhine yazdım. Komünizmin ne olduğunu, ne olmadığını gençlerimize anlatmaya çalıştım. Gönlümüz hep Rusya'nın boyunduruğu altında ezilen Türk Yurtlarında idi. Japonların çektiği 'İpek Yolu' belgeselini seyrederken 'esir Türk ülkeleri'ndeki kardeşlerimize sevgi ve hasret dolu gözlerle bakardım. Tanrım nasip etti, 1986 yılında Özbekistan, 1987'de Moğolistan, 1988'de Azerbaycan, 1990'da Kırım…derken Romanya, Gagavuzistan, Nahçivan. Daha sonra iki kez daha Moğolistan, sonra iki yıllığına Kırgızistan, oradan Kazakistan. Henüz 'SSSR' çatırdarken gitmeye başladığım Rusya'nın pek çok yerini gezip gördüm. Moskova'dan belki otuz defa geçtim, meşhur metrosuna binip, pek çok otelinde konakladım. O koca ülke hâlâ komünizmin hantallığını, insanları robot gibi kullanma hastalığını üzerinden atamamış. İnanmayanlar 'transit yolcu' olarak Şeramedova Havaalanındaki 'Nova Hotel'de konakladıkları zaman bu gerçeği yaşayacaklardır.

***

Geçtiğimiz 25 Mart'ta bir TV kanalında 'Beyaz Geceler' adlı harika bir film seyrettim. 1985 yılında çekilmiş olan bu Holywood filminin mekânları sanki Rusya, Sibirya ve Moskova. Konusu: Sovyetlerden kaçan dünyaca ünlü bir baletin, sekiz sene sonra içinde bulunduğu İngiliz uçağında yangın çıkar ve uçak Sibirya'da gizli bir askerî üsse mecburî iniş yapar. Ruslar baleti yaralı olarak ele geçirirler ve Moskova'da kalması için her türlü imkânı verirler. Para, kadın, ev, araba, çalışma ortamı, yani her şey. Balet Sibirya'da iken, ABD'den Rusya'ya kaçmış olan bir zenci Amerikalı da yanındaki Rus karısı ile küçük bir tiyatroda hem oyun hem de step dansı gösterisi yapmaktadır. Balet ile Amerikalı 'komünist' zenciyi bir araya getiren KGB, baletin Rusya'da kalması için zenciden baskı yapmasını ister. Olaylar öylesine heyecan vericidir ki, geri plândaki Rus insanlarının mutsuzlukları, yoksullukları ve çaresizlikleri açıkça görülür. Hele o zamanın Rusya'sını tanıyan benim gibiler bunu açıkça görebilirler.

KGB'nin bütün uğraşlarına ve her türlü imkânı hazırlamasına rağmen, balet kaçmayı plânlar ve hazırlıklarını yapar. Karısı hâmile olan zenci de bu kaçışa katılmak ister ama sonradan karısı ile baletin kaçışını kolaylaştırmak için geri döner. Balet ile zencinin karısı çok zor ve uzun kaçıştan sonra ABD elçiliğinin çok yakınında KGB'nin adamlarına yakalanırlar. Elçilikte verilen bir kokteyl parti dolayısıyla bahçede bulunan üçüncü dünya mensubu devletlerin elçileri ve üst düzey mensupları bu kovalama ve yakalanış anını uzaktan görürler.

TV kameraları da sahneleri görüntülemektedir. KGB'nin başındaki kişi sonunda balet ile zencinin karısı olan Rus'u bırakmak zorunda kalır. Filmin finalinde de Rusların elinde tutsak kalan ABD'li komünist zenci ile ABD'nin elinde tutsak olan bir KGB ajanının takası yapılır.
Eski 'soğuk savaş' döneminin klâsik hikâyesi olan bu film yine de bir devrin tarihî gerçeklerini anlatması bakımından belge niteliğindedir. Benim son gördüğüm Rusya ve Rus insanında da pek değişme yok. Binalar çoğalmış, Moskova Şeramedova hava alanı daha modernleşmiş, pek çok Türk firması bu ülkede iş yapıyor, ama komünizm kırıntıları henüz süpürülüp çöpe atılamamış. Ha unutuyordum… Bu arada 65 bin Rus+Türk evliliği gerçekleşmiş. Doğu ile Batı arasında yol geçen hanına dönen Anadolu'nun mozaik insanları da 'Türk' adını kullanarak 'sovyetikoglobal' olmuşlar. Bunlardan oluşacak melezlerin adını da siz koyun.

 

HIRİSTİYAN VE MUSEVÎ TÜRKLER

 

Türkler tarih sahnesinde görüldükleri zaman 'Köktengri'ye inanıyorlardı. Hun, Peçenek, Kuman-Kıpçak, Saka, Avar gibi tarihî Türk kavimlerinin 'putperest' olduklarına ilişkin belge yoktur. Türkler tarih boyunca ya tek tanrılı dinlerden birisine inanmış ya da Manihaizm, Brahmanizm, Budizm gibi öğretiye dayanan dinlere inanmışlardır.
Tarihî bilgilerimizi Türkçe sözlerle destekleyecek olursak, KÖK sözcüğünün birkaç anlama geldiğini görürüz: 1) gök, gökyüzü; 2) mavi; 3) yeşil. Ön ses k-'nin Türkiye Türkçesine g-'ye dönüşmesiyle GÖK biçimine giren sözcüğün anlamları da yine aynıdır.

Anadolu ağızlarında GÖVER-[mek] 'yeşermek, yeşillenmek' demektir. Orhun yazıtlarında gördüğümüz 'Üze KÖK TENGRİ, asra yağız yer' [=Yukarıda Kök Tengri, aşağıda yağız yer] cümlesinden Türklerin Tanrı'yı 'gökte' bulduğunu; gece ile gündüzün, güneş-ay-yıldızlar-şimşek-yıldırım-yağmur-fırtına-kar vb gibi olağanüstü güçlerin gökten yere doğru indiğini gördüklerini ve bu gücün de 'Tengri/Tanrı' tarafından kullanıldığını düşündüklerini göstermektedir. Bu felsefe ile ortaya çıkan 'kam'lar [yanlış olarak şamanlar], Tanrı ile insanoğlu arasındaki ilişkiyi kuruyorlar; hastalıkları sağaltıp, 'yada taşı/yağmur taşı' ile yağmur yağdıracak güce sahip olabiliyorlardı. Eski Türk tıp tarihinde görülen 'atasagun'lar da bugünkü doktorlar gibi teşhis koyup, tedavi ediyorlardı.

Çok uzun bir tarihî yolculuk içinde Türkler önceleri Manihaizm, Brahmanizm ve Budizm gibi semavî olmayan öğretilere inanmışlar, bu inançlar doğrultusunda pek çok telif eser vermişler ya da Çince, Tibetçe, Moğolca, Sanskritçe, Soğutça, Toharca gibi dillerden
yüzlerce eser çevirmişlerdir. Bugün Berlin başta olmak üzere pek çok Avrupa ve Asya kütüphanesinde bulunan Eski Uygur Yazmaları (Türkisch Turfan Texte) bu inanışların ürünleridir.

Türklerden bir grup halk Doğu Avrupa'da, Karadeniz'in kuzeyindeki ovalarda devlet kurup yaşamışlardır. En eski Türk kavimlerinden olan KARAY'ların büyük bir nüfusu Hz. Musa'nın 'Ahd-i Atik'ine inanmışlardır. Bu Karayların bir bölümü bugün hâlâ Polonya, Kırım ve Ukrayna'da yaşamaktadır. Karay Türklerinin büyük bir bölümü, ne yazık ki, Türkçeyi unutmuşlardır. Gençler ise 'milliyet'lerini de bilmemektedir. Bu Türk kavmi Yahudi olmayıp 'Havra'da tapınmazlar. 'Kenesa' adını verdikleri ibadethâneleri vardır ve 'Biz cufut değiliz!' derler. Karayim (=Karay)lerden bir bölük çok eskiden İstanbul'a gelerek bugünkü Karaköy'e yerleşmişlerdir. Karaköy adındaki 'kara' sıfatının 'Karay' adından geldiği tarihî kaynaklarda da belirtilir.

Hıristiyanlığın Ortodoks ve Gregoryan mezhebine mensup Türkler de bulunmaktadır. İslâmiyetin ulaşamadığı ya da Hıristiyanlığın baskın olduğu coğrafyada yaşayan Türk kavimlerinden Çuvaşlar, Gagauzlar ve Yakut (Saha)ların bir bölümü hâla Hıristiyandır. Fakat, özellikle Yakutlar ve Çuvaşlar hem kiliseye giderek ibadet etmekte, hem de ormanlık bir alanda güneşe dönerek eski şaman gelenekleriyle 'Köktengri'ye inançlarını göstermektedirler.

Türklerin İslâmiyetle tanışmaları Bumin Kağan zamanında, VIII. Yüzyılda olmuş, fakat Mâverâünnehir'de karşılaşan Köktürk ve Arap ordularının savaşı çok kanlı olmuştur. Araplar Köktürklerin büyük bir bölümünü öldürmüş Seyhun ve Cuyhun nehirleri günlerce kan akmıştır. Bu yüzden Asya'nın derinliklerine çekilen Türkler, Araplarla temas etmekten çekinmişler, ancak X. Yüzyılda ( 921) Satuk Buğra Han zamanında, 300 bin çadırlık büyük bir toplulukla İslâmiyeti kabul etmişlerdir. Bu konuda geniş bilgi için Köktürk tarihi üzerine çalışan genç meslektaşlarımızdan Prof. Dr. Sadettin Gömeç'in eserleri ile Türk-İslâm tarihi uzmanı Prof. Dr. Zekeriye Kitapçı'nın eserlerini okumak gerekir.
 

Türk dünyası çok büyük, uçsuz bucaksız bir okyanustur. Dört kıtada izlerini sürebildiğimiz bu büyük milletin kültür-sanat-felsefe tarihleri de çok geniştir. Kendilerine bir soy arayan, 'kart-kırt'tan başka tutunacak dalları bulunmayan sözde halklar, Türk'ün at uşaklığından başka bir şey yapmamışlardır. Türk insanı o tür halkların can yoldaşı, koruması olmuş, ama her seferinde de onlardan kalleşlik görmüş, darbe yemiştir. Osmanlı Arabistan çöllerinde İngilizlerle savaşırken, 600 yıl himayesinde tuttuğu Araplardan düşmanlık görmüş, Sina çöllerinde, Filistin vadilerinde, Akabe körfezinde İngilizlerle birlikte Türk ordusunu arkadan vurmuşlardır. İstiklâl harbinde de Anadolu'da Türk himayesinde yaşayabilen bazı 'kart-kırt' kavimleri Tunceli dağlarında, Dersim yaylalarında Türk askerini sırtından vurmuş, İngiliz ve Arap uşaklığı yapmaktan geri durmamışlardır. Tıpkı bugünlerde olduğu gibi. Onun için Türk genci kendi siyasî, kültür ve medeniyet tarihlerini de çok iyi bilmeli; Atatürk'ün 'NUTUK' ve 'Gençliğe Hitabe'sini de ezberlemelidir.

 

Yitirdiğimiz Bir Kırgız Türkoloğu: Prof. Dr. SALİCAN CİGİTOV

 

1998 yılının 31 Ekim günü sabahın erken saatlerinde, henüz tan atmadan, uçağımız Bişkek Hava alanına indiğinde yüreğim kıpır kıpırdı. Eşimle geldiğim ve iki yıl hizmet vereceğim bu ata yurdunda bizleri nelerin beklediğini bilemiyordum. Kimlerle tanışacaktım, hangi Kırgız gençlerine 'hocalık' yapacaktım, hep sorularla dolu idim.

Alanın gelen yolcu tarafına geçtiğim zaman Türkiye Büyük Elçiliği mensupla-rından bir grubun Türkiye'ye dönen arkadaşlarını uğurladıktan sonra, gelenleri gözlediklerini görünce çok sevinmiştik. Eşim ve bana hemen sahip çıkan bu kişilerle daha sonraları sıkı dostluk kuracak, ailece sık sık görüşecektik.

31 Ekim'de Türkiye genellikle ılıman olur. Bişkek hem kar yağışlı hem de soğuk idi. O günlerde Manas Üniversitesi henüz yeni binasına taşınmadığı için, iki katlı eski bir binada idi. Rektör, rektör vekili, yardımcıları, Kırgız ve Türkiyeli hocalar bu küçücük binada iç içe idiler. Yıllar önce Türkoloji kongrelerinde birlikte olduğumuz Kadıralı Konkobayev ve Salican Cigitov da Manas Üniversitesi'nde görevli imişler. O zamanki Rektör Vekili Prof. Dr. Arif Çağlar'ın odasında o eski dostlarla karşılaşmamız çok duygulu olmuştu. Üç ay kadar o eski binada kaldık. Biz de oraya yakın bir sitenin bir bloğunun beşinci katında iki oda, bir salonlu küçük bir daire kiraladık. Adresi 'Bökönbaeva-İsanova' denilen bu yerde iki yıl oturduk. Ev sahibimin adı da 'Ulan' idi. Türkiye Türkçesi argosundaki 'ulan' sözcüğünün anlamından çok farklı olarak, 'ömrün uzasın; ömrüne ömür eklensin' demek olan Ulan sözcüğü, Türkçe ula-[mak (= eklemek) fiiline -n eki getirilerek kurulmuştu.
Salican Cigitov, Türkiye Türkçesiyle Yiğitoğlu, 1936 Kuzey Kırgızistan doğumlu, orta boylu, zayıf yapılı, gülünce gözleri kapanan, açık yürekli, dost canlısı tipik bir Kırgız idi.

Eşinin adı 'Kimya' olan bu Kırgız Türkoloğu ile iki yıl boyunca candan iki arkadaştık. Hemen her gün eşim Hatice hanımla birlikte oturduğumuz Üniversitedeki odama gelir, bazen saatlerce sohbet ederdik. Kırgız tarihini, dilini, folklorunu, edebiyatını çok iyi bilen; Kazak, Özbek, Türkmen, Uygur ve Türkiye Türkçeleri ile Rusçayı çok iyi konuşabilen, üç yüzden fazla makale ve kitabı olan çalışkan bir bilim adamı idi. Cigitov, Kırgız Cumhuriyeti'nin kuruluşunda da yer almış, önceleri Cumhurbaşkanı Akayef'in baş danışmanlığını yapmış daha sonra Özbekistan Büyükelçisi olarak yurt dışına gönderilmiş. Bir ara Cumhurbaşkanı ile devlet görevlilerini söz ve yazı ile tenkit için görevinden alınmış. Türkiye-Kırgızistan Manas Üniversitesi kurulduktan sonra da burada rektör yardımcısı olarak görevlendirilmiş. Cigitov, gösterişi, tantanayı sevmeyen alçak gönüllü bir kişiliğe sahipti. Kırgız türkolojisini bütünüyle bildiği gibi, öteki Türk şiveleri ile de karşılaştırmasını yapabiliyordu. Sohbetlerimiz sırasında hemen her sözünü not etmeye çalışırdım. Benim için bulunmaz bir sözlü kaynak idi.

İyi bir 'stilist' olduğu kadar, iyi bir edebiyat tarihçisi idi. Sovyet Kızılordu'sunda Almanlara karşı savaşmış ama 'komünizm' denilen sömürü düzenine de inanmamıştı. Bugün Bişkek'te bir ziyaret yeri olarak kullanılan, Cengiz Aytmatof'un babasının da aralarında bulunduğu114 kişinin canlı canlı yakıldığı yer ve olayın da canlı şahitlerindendi. Aynı Üniversitede görevli Kadıralı Konkobayev ve öteki Kırgız öğretim üyeleri Cigitov'un yakın dostları idiler. Cigitov için açık sözlü demiştim. Manas Üniversitesindeki Bir bilimsel toplantıda Kırgız hükümeti ve uygulamaları üzerine yaptığı konuşmadan bizler ürkmüştük ama Cigitov'da en ufak bir tedirginlik yoktu. Her söylediğini bilerek ve isteyerek söylerdi. Kırgız halkını çok sever, bu fakir milletin zenginleşmesi ve medenileşmesini arzu ettiğini her zaman söylerdi. 'Bizim çok zeki gençlerimiz var. Türkiye bunları alıp götürse ve okutup geri gönderse, 15-20 sene sonra, Türkçe konuşan, Türkiye dostu genç bir yönetimle çalışır.' Derdi.

Kırgızistan'da yaşadığım iki yıl boyunca pek çok Türkologla tanışmak fırsatını buldum. Evinde ziyaret ettiğim büyük Kırgız dilcisi K. Diykanov ile uzun sohbetlerimiz olmuştu. Kütüphanesindeki Türk Kültürü dergisi koleksiyonundaki yazılarımı gördükten sonra ahbaplığımız daha da pekleşmişti. Ama ne yazık ki yaşlı olduğu için bu dostluğumuz çok uzun sürmemişti. Salican Cigitov'la olan iki yıllık dostluğumuz da 11 Şubat 2006 Cumartesi günü onun vefatıyla son buldu. Hasta olduğunu biliyordum. 11 Şubat saat 14.26'da cep telefonuma düşen 'Salican Cigitov'u kaybettik. Başımız sağ olsun' mesajı ile bir yıldızın daha kaydığını öğrendim. Türkolojinin ve Türk dünyasının başı sağ olsun. O iyi ve güzel kişilerle ‘Uçmak'ta buluşabilmek dileğiyle.

 

ANADOLU'DA OĞUZ BOYLARI VE FARSLAŞAN-ARAPLAŞAN-