|







 |
Ayın Makalesi
“Sınırlar Arasında” Programı Hakkında Bazı Düşünceler
KADİR ABBAS
Bilindiği gibi Çin Halk
Cumhuriyeti işgal altında tuttuğu Doğu Türkistan’da yürütmekte olduğu,
insanlık dışı siyasetin dünya kamu oyunda meydana getirdiği rahatsızlık ve
eleştirileri ortadan kaldırabilmek için, uzun zamandır yeni bir politika
sahneye koymaya başlamıştır. Ana hatlarıyla bu politikanın iki ana boyutu
olduğunu söyleyebiliriz: Birincisi, 11 Eylül’ün dünyada meydana getirdiği
atmosferden yararlanarak Doğu Türkistan’la ilgili faaliyet gösteren her
kuruluş ve faaliyeti terörizmle ilişkilendirmek; ikincisi de bunun tam tersi
bir propaganda ile diasporada yürütülmekte olan faaliyetleri, dünyada
gitgide artan ABD aleyhtarlığı ve antipatisinden istifade etmek için
“Amerikanperverlik” ve “Batı güdümlü” olarak lanse etmek. Bu zekice planın
arkasında yatan gerçek açıktır: Doğu Türkistan’ı sömürme ve Türklere karşı
yürütülmekte olan asimilasyon ve zulüm politikalarını dünya kamu oyunun
dikkatinden uzaklaştırmak. Bilindiği gibi Çin, kadim Türk yurdu Doğu
Türkistan’ı işgali altında bulundurmakta ve orada ciddi bir asimilasyon
politikası yürütmektedir. Bölgede yaşayan Türkler, tarih boyunca insanlık
için bir fedakarlık örneği göstererek Çin’in Batı’ya doğru genişlemesinin
önünde bir set olmuştur. Düşünebiliyor musunuz, şayet böyle olmasaydı
insanlık bugün ne halde olurdu? Buna verilebilecek cevap kısaca, bugünkü
Rusya ve Avrupa topraklarının yoğun bir Çinli akınına uğrayacağı ve
beşeriyetin “sarı tehlike” karşısında mefluç bir hale geleceğidir.
Türklerin bu konumlarından ve
mücadelelerinden dolayı Çin, uzun tarihi boyunca Türkleri yok etmeyi kendine
hedef edinmiştir ve bugün de milli politikası budur. Bu husus, yüzlerce
yıl önce Orhun Yazıtlarında çok açık bir şekilde ortaya konulmuştur. Tüm
tarihin şahitlik edebileceği gerçek, kısacası, Çin’in kendi varlığını,
Türklerin yokluğu üzerine inşa etmiş olduğudur. Beni bunları ifadeye ,29
Haziran günü TRT-1’de ve sonraki günlerde de diğer kanallarda tekraren
yayınlanan “Sınırlar Arasında” adlı program sevketti. Programı seyrederken,
bir Türk olarak, büyük bir üzüntüye kapıldım. Öncelikle program, Doğu
Türkistan’da çekilmesine rağmen, röportajlar dışında Çinlilerin temin
ettiğini zannettiğim görüntü materyallerinden yararlanılarak hazırlanmıştı.
Verdiği ilk mesaj da, “Sürgünde Kurulan Doğu Türkistan Hükümeti”nden yola
çıkarak, Doğu Türkistanlı diasporanın faaliyetlerini, “Amerikan
politikası”na bağlamak oldu ve hariçte yürütülen faaliyetleri
“Amerikanperverlik”le itham etmek oldu. Program hazırlayıcısının iddiasına
göre, 1864’te kurulan Yakup Han liderliğindeki devlet bile “Batı
politikaları”nın bir ürünüydü. Çin’i, tarih boyunca zayıflatmak ve
parçalamak isteyen Batılılar, sonraki devirlerde de türlü oyunlar devreye
koymuşlar ve bu olaydan sonra, iki kez daha Çin’i parçalamayı başarmışlardı.
Ancak, “ne iyi ki, bu durum kısa sürede ortadan kalkmıştı”.
Burada, öncelikle söylenmesi
gereken, bu dönemin tarihiyle ilgili verilerin yanlışlarla ve kulaktan dolma
olduğudur. Öncelikle bu itham, Doğu Türkistan’ın bağımsızlığı ve milletinin
yok edilmek istenen değerleri için canlarını veren yüz binlerce insanın
maneviyatına sürülen bir lekeydi. İkinci olarak, o mücadelelere önderlik
eden ve içi Türkiye ve Türk sevgisiyle dolu, amaçları yalnızca Türk’ün bu
kadim yurdunu işgalden ve insanlık karşıtı zulümlerden kurtarmak olan
insanlara bir bühtandır. Ve nihayet, unutmamak gerekir ki, örneğin 1933’te
kurulan devlet Atatürk’ün de dikkatle takip ettiği ve bir anlamda tasvip
ettiği bir hareketti. Bugün “Doğu Türkistan” bayrağı olan bayrağın ortaya
çıkış öyküsüne kısa bir bakış bile bunu açıkça anlamaya yeter. Diğer
taraftan, Çin’in batıya açılma politikası ve bunun geleneksel Çin
politikasındaki yerinden habersiz, Türk insanını, meseleye soğuk bakmaya
yöneltebilecek “kötü batılı” argümanının sıklıkla kullanılması ve her taşın
altında bunun aranması, dezenformasyona mahkum olunduğu hissi
uyandırmaktadır. Evet, program yapımcısı satır aralarında, bazı olumlu
kavramları kullanmaya, satır altı mesajlar vermeye çalışmış ama kaş yaparken
ne yazık ki göz çıkarılmış.
Çekimler için Urumçi, Turfan ve
Kaşgar’da bulunulduğu belirtilmiştir. Ancak, yapımcı bayanın hiç etrafa
bakma imkanı olmamış herhalde. Öyle ki, ortaya konan sahnelerden, eğer oraya
gidip gelen insanlar olmasa, Çin’in politikalarının ruhunu bilmesek, biz
bile ümide kapılabilirdik... Çekim yapılan okulun propaganda amaçlı olduğu,
caminin de aynı maksada uygun olarak dizayn edildiği, komünist mantalitenin
temel propaganda malzemelerinden birinin bu tür sunumlar olduğu, bu konuda
en ufak araştırması olan birinin hemen anlaması gereken bir husustur.
Ayrıca, Doğu Türkistan’da çok
çocukluluğa izin verildiği şeklindeki sunum büyük bir aldatmaca teslim
olmaktır. Yapımcı, kendi tanımlamasıyla, “Batı’nın ileri karakolu olan İnsan
Hakları Örgütü”nün raporlarına inanmıyor olsa da, İstanbul’da yaşayan ve
yakın zamanda D. Türkistan’dan gelen sıradan insanlara hakikati sorabilir ve
öğrenebilirdi.
Programda, Uygur Türkçesi’nin
okullarda okutulduğu da söylendi. Halbuki Uygurca, bugün, yüksek öğrenimden
tamamen kaldırılmış, ilk öğretimde ise, -o da başlangıç yıllarında-,
sembolik olarak öğretilmektedir. Daha da önemlisi, acaba hiç araştırılma
imkanı olmuş mudur, Çince öğretim görmeyenler ne durumdadır.
Programda, Çin’den temin edildiği
açık olan, Urumçi’nin havadan çekilmiş ve modern yüzünü gösteren bölümler de
tam anlamıyla, Körfez Savaşı’nda petrole bulanmış karabataklar olayını
hatırlatmaktadır. Öncelikle, şu sorunun cevabı yoktur: Urumçi’de nüfus oranı
nedir? Şehrin kaçta kaçı Türk, kaçta kaçı göçmen olarak getirilmiş Çinlidir?
İşgücünün % kaçı Çinli, kaçı yerli ahalidir? Ve buradan yola çıkarak, son 50
yıl içerisinde tüm ülkenin nüfus dengesi nereden nereye gelmiştir? Doğu
Türkistan Türklerinin milli geliri ne düzeydedir? Ülkede istihsal edilen
zengin yer altı kaynaklarının gelirinin % kaçı bu ülkeye sarf edilmektedir?
Sanırım bu sorulara alınacak cevap, program akışından çıkarabilecek
mantaliteyle, “Çin’in kendi toprağıdır, kendi bileceği iştir” cevabı
olacaktır.
Tabii, nükleer denemeler,
“bölücü” ve “terörist” damgasıyla yok edilen binlerce masum insan,
gerektiğinde ülkenin açık bir ceza evine çevrilmesi, gündeme getirilmesi
beklenmeyen sorulardı.
Fakat, programın en dehşet verici
ve insanın kanını dondurucu yönü sonunda sarf edilen cümlelerdi. Burada
sunucu, Türk tarihine, esefle ve altı kara satırlarla çizilerek geçecek şu
kıyaslamayı yaptı: “Çin evet, art niyetli Batılılar tarafından insan hakları
ihlalleriyle, yargısız infazlarla suçlanıyordu; ama, onun yaptığı
Türkiye’nin Güneydoğu’da yapmak zorunda kaldıklarından farksızdı aslında.
Çin Türkiye’yle aynı mantaliteden hareket ediyordu.” Bu bakış açısına
söylenecek söz yok. Bırakalım, Doğu Türkistan’ın, Türklerin ana vatanı
olduğu, Çinlilerce haksız yere ve şiddet yoluyla işgal edildiği hususunu,
Güneydoğu’da bununla kıyaslanabilecek hiçbir tarihi arka planın olmadığı
gerçeğinin verdiği yürek ağrısını ve insan ruhunda meydana getirdiği
infiali; Doğu Türkistanlılar’ın PKK ile aynı kefeye konmasına mı,
Türkiye’nin insan haklarını çiğnediği imasına mı üzülmek gerekir doğrusu
bilemiyorum.
Sonuç olarak, programda yer alan
bilgilerin, bir çok yerde, Çin’in resmi politikası ve propagandası ile
neredeyse bire bir örtüştüğü söylenebilir. Bunun için birkaç yıl önce Çin’in
Ankara Büyükelçiliği’nin bastırdığı broşüre bakmak bile yeterli olacaktır.
Evet, Çin bizim için ve dünya için önemli ve göz ardı edilemez bir
devlettir. Bununla çeşitli düzeylerde ilişki kurmak, kapıları aralamak
politikaları gerekir. Kamu yayıncılığı yapan bir kuruluş olarak da TRT’nin
devletimizin belirlenmiş milli politikalarına ve uluslar arası çıkarlarına
uygun hareket etmesi normaldir.
Fakat bu, Çinlilerce 19. yüzyıl
sonralarında adı değiştirilerek “Sinkiang” yapılan Doğu Türkistan
realitesinin yok farz edilmesini, ora için yürütülen barışçıl faaliyetlerin
yok sayılmasını gerektirmez. Ayrıca, orada yaşayanlar bizim kardeşlerimizdir
ve Türkiye, onlar için her zaman bir ümit kapısı olmuştur. Fakat programda,
yapımcının şahsi tercihleri büyük rol oynamış, bu suretle Doğu Türkistan
hakkında şimdiye kadar üçüncü taraflarca söylenebilecek en bahtsız ifadeler
ekranlara gelebilmiştir.
Şunu da unutmamak gerekir ki,
bunu kendi öz soydaşlarımızın yok edilmesine rağmen yaparsak, bir gün Kars,
Ardahan sınırlarında Çinlilerle komşu olarak “mutlu bir şekilde” yaşamak
zorunda kalabiliriz. Ayrıca unutmamak gerekir ki, Türk milleti tarihin ilk
devirlerinden beri, Çinlilerle komşudur ve onunla dostlukta nelere dikkat
edilmesi gerektiğini en iyi bilebilecek konumdadır. Bu “ejderha”nın hemen
ağzının dibinde bulunmanın gerektirdiği tarihi bir tecrübedir. Ve yüzyıllar
öncesinden Orhun Abidelerinde Bilge Kağan, Türk milletinin sıklıkla düştüğü
bir yanılgıyı ve unutkanlığın sonucunu şu edebi ifadeyle çok güzel ifade
etmiştir: “Çinlinin ipeğine, gümüşüne, tatlı sözüne kandın ey ulusum! Yok
oldun”. Çinlilerin aynı tarihi yöntemi tekrarlamakta olduklarını unutmamak
gerekir diye düşünüyorum.
Ancak, yukarıda sayılanlar kadar
ve hatta onlardan daha “elim ve vahim” olan bir başka gelişme de, Türkiye’de
Doğu Türkistanlılar adına hareket etme iddiasında olan bazı kuruluşların
sergilediği tavırdır. Aldığım bazı duyumlara göre, bu kuruluşlar program
yapımcısına teşekkür etmişler ve minnettarlıklarını belirtmişler. Temel
argümanları ise, programda zaman zaman “Doğu Türkistan” kavramının
kullanılması, yanlış da olsa bazı tarihi gerçeklere atıfta bulunması ve Doğu
Türkistan’ın zengin yer altı kaynaklarına kısa da olsa değinilmesiymiş.
Burada tuhaf bir tablo ortaya
çıkıyor. Öncelikle bütün yukarıda söz edilen kavramların hangi bağlamda
gündeme geldiği ve bu anlamda teşekkürü hak edip etmediğine değinmek
gerekir. Evet, “Doğu Türkistan” dendi ama, Batı yanlısı bir hareket, bölücü
ve ayrılıkçı bir hareket olarak. Bu şekilde Çinlilerin de “Doğu Türkistan”
kavramını sık sık dile getirdiklerini unutmamak gerekir. Yine yer altı
zenginlikleri de, Batı’nın bölgeye olan ilgisinin bir gerekçesi olarak ifade
edildi. Yani burada, Doğu Türkistan’ı yüceltmek değil, Çin’e gelen baskıları
başka yöne kanalize etmek gayreti hakimdi. Bazı “Doğu Türkistan”
teşkilatları bu halde bile olsa “Doğu Türkistan” denmesine, oranın kimi
zenginliklerinden söz edilmesine teşekkür hissi duyabilecek bir hale
geldilerse, durum vehamet kesbetmiş, bu teşkilatlar acınası bir hale
gelmişler demektir. Yok eğer, bunun idrakinde olmayarak bu tavrı
gösterdilerse, bunlara niçin Doğu Türkistan adını taşıdıklarını sormak
gerekir. Daha da vahimi, bilerek ve bütün bunların farkında olarak bu tavrı
gösterdilerse, bu bütün Türkistanlıların hatta Türklerin fevkalade
hassasiyet göstermeleri gereken bir davranıştır. Çünkü, artık durum vahim
ötesi bir görünüm almıştır. Ve Doğu Türkistan adına faaliyet gösteren bu
teşkilatların tavırları iyiden iyiye sorgulanmalıdır ve arkasında başka
niyetlerin varlığı göz ardı edilmemelidir. |
|