Yukarı
12.Sayı
D.T Temmuz Ayı
UYGURCA
Tarih
Aile
İstiklal 12 Tam Sayfa
Ayın Makalesi

Ayın Makalesi

“Sınırlar Arasında” Programı Hakkında Bazı Düşünceler

 KADİR ABBAS  

Bilindiği gibi Çin Halk Cumhuriyeti işgal altında tuttuğu Doğu Türkistan’da yürütmekte olduğu, insanlık dışı siyasetin dünya kamu oyunda meydana getirdiği rahatsızlık ve eleştirileri ortadan kaldırabilmek için, uzun zamandır yeni bir politika sahneye koymaya başlamıştır. Ana hatlarıyla bu politikanın iki ana boyutu olduğunu söyleyebiliriz: Birincisi, 11 Eylül’ün dünyada meydana getirdiği atmosferden yararlanarak Doğu Türkistan’la ilgili faaliyet gösteren her kuruluş ve faaliyeti terörizmle ilişkilendirmek; ikincisi de bunun tam tersi bir propaganda ile diasporada yürütülmekte olan faaliyetleri, dünyada gitgide artan ABD aleyhtarlığı ve antipatisinden istifade etmek için “Amerikanperverlik” ve “Batı güdümlü” olarak lanse etmek. Bu zekice planın arkasında yatan gerçek açıktır: Doğu Türkistan’ı sömürme ve Türklere karşı yürütülmekte olan asimilasyon ve zulüm politikalarını dünya kamu oyunun dikkatinden uzaklaştırmak. Bilindiği gibi Çin, kadim Türk yurdu Doğu Türkistan’ı işgali altında bulundurmakta ve orada ciddi bir asimilasyon politikası yürütmektedir. Bölgede yaşayan Türkler, tarih boyunca insanlık için bir fedakarlık örneği göstererek Çin’in  Batı’ya doğru genişlemesinin önünde bir set olmuştur. Düşünebiliyor musunuz, şayet böyle olmasaydı insanlık bugün ne halde olurdu? Buna verilebilecek cevap kısaca, bugünkü Rusya ve Avrupa topraklarının yoğun bir Çinli akınına uğrayacağı ve beşeriyetin “sarı tehlike” karşısında mefluç bir hale geleceğidir.

Türklerin bu konumlarından ve mücadelelerinden dolayı Çin, uzun tarihi boyunca Türkleri yok etmeyi kendine hedef edinmiştir ve  bugün de milli  politikası budur. Bu husus, yüzlerce yıl önce Orhun Yazıtlarında çok açık bir şekilde ortaya konulmuştur. Tüm tarihin şahitlik edebileceği gerçek, kısacası, Çin’in kendi varlığını, Türklerin yokluğu üzerine inşa etmiş olduğudur. Beni bunları ifadeye ,29 Haziran günü TRT-1’de ve sonraki günlerde de diğer kanallarda tekraren yayınlanan “Sınırlar Arasında” adlı program sevketti. Programı seyrederken, bir Türk olarak, büyük bir üzüntüye kapıldım. Öncelikle program, Doğu Türkistan’da çekilmesine rağmen, röportajlar dışında Çinlilerin temin ettiğini zannettiğim görüntü materyallerinden yararlanılarak hazırlanmıştı. Verdiği ilk mesaj da, “Sürgünde Kurulan Doğu Türkistan Hükümeti”nden yola çıkarak, Doğu Türkistanlı diasporanın faaliyetlerini, “Amerikan politikası”na bağlamak oldu ve hariçte yürütülen faaliyetleri “Amerikanperverlik”le itham etmek oldu. Program hazırlayıcısının iddiasına göre, 1864’te kurulan Yakup Han liderliğindeki devlet bile “Batı politikaları”nın bir ürünüydü. Çin’i, tarih boyunca zayıflatmak ve parçalamak isteyen Batılılar, sonraki devirlerde de türlü oyunlar devreye koymuşlar ve bu olaydan sonra, iki kez daha Çin’i parçalamayı başarmışlardı. Ancak, “ne iyi ki, bu durum kısa sürede ortadan kalkmıştı”.

Burada, öncelikle söylenmesi gereken, bu dönemin tarihiyle ilgili verilerin yanlışlarla ve kulaktan dolma olduğudur. Öncelikle bu itham, Doğu Türkistan’ın bağımsızlığı ve milletinin yok edilmek istenen değerleri için canlarını veren yüz binlerce insanın maneviyatına sürülen bir lekeydi. İkinci olarak, o mücadelelere önderlik eden ve içi Türkiye ve Türk sevgisiyle dolu, amaçları yalnızca Türk’ün bu kadim yurdunu işgalden ve insanlık karşıtı zulümlerden kurtarmak olan insanlara bir bühtandır. Ve nihayet, unutmamak gerekir ki, örneğin 1933’te kurulan devlet Atatürk’ün de dikkatle takip ettiği ve bir anlamda tasvip ettiği  bir hareketti. Bugün “Doğu Türkistan” bayrağı olan bayrağın ortaya çıkış öyküsüne kısa bir bakış bile bunu açıkça anlamaya yeter. Diğer taraftan, Çin’in batıya açılma politikası ve bunun geleneksel Çin politikasındaki yerinden habersiz, Türk insanını, meseleye soğuk bakmaya yöneltebilecek “kötü batılı” argümanının sıklıkla kullanılması ve her taşın altında bunun aranması, dezenformasyona mahkum olunduğu hissi uyandırmaktadır. Evet, program yapımcısı satır aralarında, bazı olumlu kavramları kullanmaya, satır altı mesajlar vermeye çalışmış ama kaş yaparken ne yazık ki göz çıkarılmış.

Çekimler için Urumçi, Turfan ve Kaşgar’da bulunulduğu belirtilmiştir. Ancak, yapımcı bayanın hiç etrafa bakma imkanı olmamış herhalde. Öyle ki, ortaya konan sahnelerden, eğer oraya gidip gelen insanlar olmasa, Çin’in politikalarının ruhunu bilmesek, biz bile ümide kapılabilirdik... Çekim yapılan okulun propaganda amaçlı olduğu, caminin de aynı maksada uygun olarak dizayn edildiği, komünist mantalitenin temel propaganda malzemelerinden birinin bu tür sunumlar olduğu, bu konuda en ufak araştırması olan birinin hemen anlaması gereken bir husustur.

Ayrıca, Doğu Türkistan’da çok  çocukluluğa  izin verildiği şeklindeki sunum büyük bir aldatmaca teslim olmaktır. Yapımcı, kendi tanımlamasıyla, “Batı’nın ileri karakolu olan İnsan Hakları Örgütü”nün raporlarına inanmıyor olsa da, İstanbul’da yaşayan ve yakın zamanda D. Türkistan’dan gelen sıradan insanlara hakikati sorabilir ve öğrenebilirdi.

Programda, Uygur Türkçesi’nin  okullarda okutulduğu da söylendi. Halbuki Uygurca, bugün, yüksek öğrenimden tamamen kaldırılmış, ilk öğretimde ise, -o da  başlangıç yıllarında-, sembolik olarak öğretilmektedir. Daha da önemlisi, acaba hiç araştırılma imkanı olmuş mudur, Çince öğretim görmeyenler ne durumdadır.

Programda, Çin’den temin edildiği açık olan, Urumçi’nin havadan çekilmiş ve modern yüzünü gösteren bölümler de tam anlamıyla, Körfez Savaşı’nda petrole bulanmış karabataklar olayını hatırlatmaktadır. Öncelikle, şu sorunun cevabı yoktur: Urumçi’de nüfus oranı nedir? Şehrin kaçta kaçı Türk, kaçta kaçı göçmen olarak getirilmiş Çinlidir? İşgücünün % kaçı Çinli, kaçı yerli ahalidir? Ve buradan yola çıkarak, son 50 yıl içerisinde tüm ülkenin nüfus dengesi nereden nereye gelmiştir? Doğu Türkistan Türklerinin milli geliri ne düzeydedir? Ülkede istihsal edilen zengin yer altı kaynaklarının gelirinin % kaçı bu ülkeye sarf edilmektedir? Sanırım bu sorulara alınacak cevap, program akışından çıkarabilecek mantaliteyle, “Çin’in kendi toprağıdır, kendi bileceği iştir” cevabı olacaktır.

Tabii, nükleer denemeler, “bölücü” ve “terörist” damgasıyla yok edilen binlerce masum insan, gerektiğinde ülkenin açık bir ceza evine çevrilmesi, gündeme getirilmesi beklenmeyen sorulardı.

Fakat, programın en dehşet verici ve insanın kanını dondurucu yönü sonunda sarf edilen cümlelerdi. Burada sunucu, Türk tarihine, esefle ve altı kara satırlarla çizilerek geçecek şu kıyaslamayı yaptı: “Çin evet, art niyetli Batılılar tarafından insan hakları ihlalleriyle, yargısız infazlarla suçlanıyordu; ama, onun yaptığı Türkiye’nin Güneydoğu’da yapmak zorunda kaldıklarından farksızdı aslında. Çin Türkiye’yle aynı mantaliteden hareket ediyordu.” Bu bakış açısına söylenecek söz yok. Bırakalım, Doğu Türkistan’ın, Türklerin ana vatanı olduğu, Çinlilerce haksız yere ve şiddet yoluyla işgal edildiği hususunu, Güneydoğu’da  bununla kıyaslanabilecek hiçbir tarihi arka planın olmadığı gerçeğinin verdiği yürek ağrısını ve insan ruhunda meydana getirdiği infiali; Doğu Türkistanlılar’ın PKK ile aynı kefeye konmasına mı, Türkiye’nin insan haklarını çiğnediği imasına mı üzülmek gerekir doğrusu bilemiyorum.

Sonuç olarak, programda yer alan bilgilerin, bir çok yerde, Çin’in resmi politikası ve propagandası ile neredeyse bire bir örtüştüğü söylenebilir. Bunun için birkaç yıl önce Çin’in Ankara Büyükelçiliği’nin bastırdığı broşüre  bakmak bile yeterli olacaktır. Evet, Çin bizim için ve dünya için önemli ve göz ardı edilemez bir devlettir. Bununla çeşitli düzeylerde ilişki kurmak, kapıları aralamak politikaları gerekir. Kamu yayıncılığı yapan bir kuruluş olarak da TRT’nin devletimizin belirlenmiş milli politikalarına ve uluslar arası çıkarlarına uygun hareket etmesi normaldir.

Fakat bu, Çinlilerce 19. yüzyıl sonralarında adı değiştirilerek “Sinkiang” yapılan Doğu Türkistan realitesinin yok farz edilmesini, ora için yürütülen barışçıl faaliyetlerin yok sayılmasını gerektirmez. Ayrıca, orada yaşayanlar bizim kardeşlerimizdir ve Türkiye, onlar için her zaman bir ümit kapısı olmuştur. Fakat programda, yapımcının şahsi tercihleri büyük rol oynamış, bu suretle Doğu Türkistan hakkında şimdiye kadar üçüncü taraflarca söylenebilecek en bahtsız ifadeler  ekranlara gelebilmiştir.

Şunu da unutmamak gerekir ki, bunu kendi öz soydaşlarımızın yok edilmesine rağmen yaparsak, bir gün Kars, Ardahan sınırlarında Çinlilerle komşu olarak “mutlu bir şekilde” yaşamak zorunda kalabiliriz. Ayrıca unutmamak gerekir ki, Türk milleti tarihin ilk devirlerinden beri, Çinlilerle komşudur ve onunla dostlukta nelere dikkat edilmesi gerektiğini en iyi bilebilecek konumdadır. Bu  “ejderha”nın hemen ağzının dibinde bulunmanın gerektirdiği tarihi bir tecrübedir. Ve yüzyıllar öncesinden Orhun Abidelerinde Bilge Kağan, Türk milletinin sıklıkla düştüğü bir yanılgıyı ve unutkanlığın sonucunu şu edebi ifadeyle çok güzel ifade etmiştir: “Çinlinin ipeğine, gümüşüne, tatlı sözüne kandın ey ulusum! Yok oldun”. Çinlilerin aynı tarihi yöntemi tekrarlamakta olduklarını unutmamak gerekir diye düşünüyorum.

Ancak, yukarıda sayılanlar kadar ve hatta onlardan daha “elim ve vahim” olan bir başka gelişme de, Türkiye’de Doğu Türkistanlılar adına hareket etme iddiasında olan bazı kuruluşların sergilediği tavırdır. Aldığım bazı duyumlara göre, bu kuruluşlar program yapımcısına teşekkür etmişler ve minnettarlıklarını belirtmişler. Temel argümanları ise, programda zaman zaman “Doğu Türkistan” kavramının kullanılması, yanlış da olsa bazı tarihi gerçeklere atıfta bulunması ve Doğu Türkistan’ın zengin yer altı kaynaklarına kısa da olsa değinilmesiymiş.

Burada tuhaf bir tablo ortaya çıkıyor. Öncelikle bütün yukarıda söz edilen kavramların hangi bağlamda gündeme geldiği ve bu anlamda teşekkürü hak edip etmediğine değinmek gerekir. Evet, “Doğu Türkistan” dendi ama, Batı yanlısı bir hareket, bölücü ve ayrılıkçı bir hareket olarak. Bu şekilde Çinlilerin de “Doğu Türkistan” kavramını sık sık dile getirdiklerini unutmamak gerekir. Yine yer altı zenginlikleri de, Batı’nın bölgeye olan ilgisinin bir gerekçesi olarak ifade edildi. Yani burada, Doğu Türkistan’ı yüceltmek değil, Çin’e gelen baskıları başka yöne kanalize etmek gayreti hakimdi. Bazı “Doğu Türkistan” teşkilatları bu halde bile olsa “Doğu Türkistan” denmesine, oranın kimi zenginliklerinden söz edilmesine teşekkür hissi duyabilecek bir hale geldilerse, durum vehamet kesbetmiş, bu teşkilatlar acınası bir hale gelmişler demektir. Yok eğer, bunun idrakinde olmayarak bu tavrı gösterdilerse, bunlara niçin Doğu Türkistan adını taşıdıklarını sormak gerekir. Daha da vahimi, bilerek ve bütün bunların farkında olarak bu tavrı gösterdilerse, bu bütün Türkistanlıların hatta Türklerin fevkalade hassasiyet göstermeleri gereken bir davranıştır. Çünkü, artık durum vahim ötesi bir görünüm almıştır. Ve Doğu Türkistan adına faaliyet gösteren bu teşkilatların tavırları iyiden iyiye sorgulanmalıdır ve arkasında başka niyetlerin varlığı göz ardı edilmemelidir. 

     

ZİYARETÇİ  DEFTERİ    MUNAZİRE MUNBİRİ    GUESTBOOK

Giriş Yukarı Ağustos-2004 1.Sayı Eylül-2004 2.Sayı Ekim-2004 3.Sayı Kasım-2004 4.Sayı Aralık-2004 5.Sayı Ocak-2005 6.Sayı Şubat-2005 7.Sayı Mart-2005 8.Sayı Nisan-2005 9.Sayı Mayıs-2005 10.Sayı Haziran-2005 11.Sayı Ağustos-2005 13.Sayı Eylül-2005 14.Sayı Ekim-2005 15.Sayı Kasım-2005 16.Sayı Aralık-2005 17.Sayı Ocak-2006 18.Sayı Şubat-2006 19.Sayı Mart-2006 20.Sayı Nisan-2006  21.Sayı Haziran-2006  23.Sayı Temmuz-2006  24.Sayı Ağustos-2006  25.Sayı Eylül-2006  26.Sayı Ekim-2006  27.Sayı Kasım-2006  28.Sayı Aralık-2006  29.Sayı Ocak-2007  30.Sayı Şubat-2007 31.Sayı Mart-2007 32.Sayı Nisan-2007 33.Sayı Mayıs-2007 34.Sayı Haziran-2007 35.Sayı Temmuz-2007 36.Sayı Ağustos-2007 37.Sayı Eylül-2007 38.Sayı Ekim-2007 39.Sayı Kasım-2007 40.Sayı Aralık-2007 41 Sayı Ocak-2008 42.Sayı Şubat-2008 43.Sayı Mart-2008 44.Sayı Nisan-2008 45.Sayı Mayıs-2008 46.Sayı Haziran-2008 47.Sayı Temmuz-2008 48.Sayı Ağustos-2008 49.Sayı Eylül-2008 50.Sayı Abone İşlemleri TEBRİK MESAJLARI Gazete Bayilerinde YAZARLAR Künye