|
KADIN ERKEĞİN ARAKASINDA DEĞİL, YANINDA OLMALI VE SAĞINDA
YÜRÜMELİDİR!-1
Kadının Türk töresinde ve İslam dininde yerine ve bu konuda Ülkücü hareketin
düşünce ve görüşüne geçmeden önce sizlere Batıda ve bizde kadın haklarının
tarihi gelişimi konusunu satırbaşlarıyla paylaşmak istiyorum.
Kadın Batıda uzun yıllar boyunca Hıristiyanlık ve Yahudiliğin etkisiyle
cinsel özellikleri itibarıyla suçlanarak toplum dışına itilen, eksik,
kusurlu ve hatta insanlığı bile tartışılan bir yaratık olarak
değerlenmiştir.
Eski Hint hukukuna göre kadın; evlenme, miras ve diğer bütün işlemlerde hiç
bir hakka sahip değildir. Kadının aşağılık duygulara, zayıf bir karaktere ve
kötü ahlaka sahip olduğu kabul ediliyordu. Budizm'in koruyucusu Buda,
başlangıçta kadını bu yüzden dinine bile kabul etmiyordu. Hindililer
arasında, dul kalan kadınları yakmak adeti, çok eskiden beri vardı. Ölen
kocasının cesedi üzerinde yakılan kadın, sadık ve saygıdeğer bir eş olarak
kabul edilirdi.
Eski Yunan'da, tamamen bir eşya olarak kabul edilen kadın, çarşıda alınıp
satılan bir varlıktı. Kadın, hürriyeti olmayan, seks ve fuhuş aracı bir
varlık sayılırdı. Eflatun'a göre kadın, elden ele dolaşmalıdır. Aristo'ya
göre de kadın, yaratılışta yarım kalmış bir erkektir.
Roma toplumunda, cinsel arzuları tatmin etmekten başka bir görevi olmayan
kadın, evinin kapısına gündüz bayrak, gece kırmızı fener asarak, Romalıları
eğelendiriyordu.
Eski Isparta'da, cinsel bakımdan kuvvetli kadın, başka kimselerle de
ilişkide bulunmaya zorlanırdı.
Eski Çinlilerde kadın, insan sayılmaz, ona ad bile takılmazdı. Kadın; bir,
iki, üç... diye sayı ile çağrılırdı.
Eski İngiltere'de M.S. beşinci yüzyıldan on birinci yüzyıla kadar kocalar,
karılarını serbestçe satabilirlerdi. İlk günahın işlenmesine sebep olan ve
böylece insanlığın felaketini hazırlayan bir kadın olduğuna inanan
Hıristiyan milletler, kadına şeytan diye bakmışlardır.
Hatta daha yakın bir geçmişte, İngiliz piskoposlarından Dour, 1888 yılında
Vertminister kilisesinde hutbe verirken şöyle diyordu: "BUNDAN YÜZ SENE
ÖNCESİNE GELİNCEYE KADAR KADIN, ERKEĞİN SOFRASINA OTURMAK HAKKINA SAHİP
OLMADIĞI GİBİ, KENDİSİNE SORULMADAN SÖZE BAŞLAMASI DA CAİZ DEĞİLDİR....
KOCASI DA BAŞININ UCUNA KOCAMAN BİR SOPA ASARDI Kİ, KARISI NE ZAMAN BİR
EMRİNİ TUTMAZSA KULLANIRDI...."
Altıncı yüzyılda Fransızlar da kadının insan sayılıp sayılmayacağını
araştırmışlar ve nihayet erkeğin hizmetçisi olduğu sonuncuna varmışlardı.
İslam'ın gelişinden önce Arap müşrikler de kız çocuklarını, beş altı yaşına
varınca, bayramlık elbiseler giydirerek süsleyip, akraba ziyaretine götürme
bahanesiyle çölde kazdıkları çukura atarlar ve üzerini acımasızca örtüp
dönerlerdi. Hatta bazen hamile olan bir kadın, doğumunu önceden hazırlanan
bir çukurda yapar, eğer doğan çocuk kız olursa, çukurdan alınmaz, üzeri
kapatılarak öldürülürdü. İşte bu cehalet çağı, kız çocuklarının diri diri
toprağa gömüldüğü çağ olarak bilinir.
Yahudilere göre kadın, Hz. Adem'i yoldan çıkardığı(!) için lânetlenmiştir
her sabahki dualarında meselâ şu cümle geçmektedir: “Ezeli ilahımız,
kâinatın kralı beni kadın yaratmadığın için sana ham dolsun.(1)
Hıristiyanlık döneminde de kadın, uzak durulması gereken bir varlıktır. Din
adamları bekar kalarak, ruhbanlıkla ALLAH katındaki derecelerinin artacağına
inanıyorlardı.
Komünist teoride kadın, zaten burjuva sınıfının elinde orta malıdır. Bu
uygulamayı yasal hale getirmekten öte yapılacak bir şey yoktur.(2)
Cinsel Özgürlük, Kadının felaketi olmuştur.
1960'larda Batı toplumunda “Cinsel özgürlük” diye başlatılan cinsel
serbestlik; gazetelerin, dergilerin, filmlerin, video kasetlerin en birinci
konusu olup çıktı. Birçok ülkelerde seks fuarları bile açıldı. Hiçbir sınır
tanımayan cinsellik hareketi sanki hayatın tek amacıymış gibi gösterildi. O
yıllarda bu çılgınlığı savunanlar, şimdi sonuçta kendileri ürkmeye başladı.
Çünkü Batı'da cinsel yasakların kalması işe yaramadı. Aksine gençlere yeni
bir problem getirdi. O da cinsel arzuların yok olmaya başlaması. Ahlâkçı
anlayışların parçalanmasında açılan savaş başarıya ulaştı. Fakat bugünkü
manzara toplumu çok kötü bir noktaya getirdi. Her gece bir başkasıyla yatağa
giren kadın ve erkekler, aile mutluluğunu kaybettiler ve hepten mutsuz
oldular. Bu işten en çok zararlar çıkanlar da şüphesiz ki genç kızlar ve
kadınlar oldu. Kozmopolit Batı'lı, özlediği seks serbestliğine ulaşmış,
fakat yine de mutlu olmamıştır. Olamazdı da... Batı Almanya, İsveç, Fransa,
İngiltere gibi gelişmiş Avrupa ülkelerinde binlerce kadın üzerinde geniş bir
araştırma yapan sosyologlar, cinsel serbestliğin başarılı olamadığını,
istediği kişiyle seks yapan kadınların mutsuz oldukları tespit edildi.
Böylece 1960'lı yıllarda başlayan sözde kadının özgürlüğü hareketi,
başarısızlıkla sonuçlandı. Özellikle İsveç, 1930 yıllarına döndü. Gençler
erken evleniyor, çok çocuk yapıyordu ve birbirlerine ölene kadar sadık
kalıyorlar.
Geleneklerine bağlı, modern ama dürüst ve namuslu kadınlar, daha mutlu
olduklarını açıkladılar. Her ece başka bir erkekle gezen, kocasından
istediği zaman izin alabilen, ekonomik ve cinsel serbestliğe özenen binlerce
kadın, çok mutsuz ve yalnız olduklarını anlattılar. “Keşke beni çok seven,
hata yaptığım zaman dövebilen bir kocam olsaydı” diye itiraflarda
bulundular.
20 yıl önce serbest seksi savunan Almanya'da durum facia. Çünkü böylesine
serbest kadınların yüzde 47'si boşanmak için uğraşıyor.”Serbest kaldık ama
daha mutsuz olduk” diyorlar.
Bunlar bir gerçeğin ifadesi. Fakat bu ifadeler henüz kadın varlığının
kurtuluşu için umut verici değil. Hele Müslüman Türk ailesinin temel taşı
olan genç kadınları ve genç kızları aynı iğrenç bataklığın içine atma
hevesi, tek kelimeyle dehşet verici... Millet hayatının en aziz varlığı olan
kadın, fuhuş tüccarlarının elinde oyuncak haline getirilmiştir. . Kadın, çok
hazindir ki, sokağın sahipsizliğine ve acımasızlığına terk edilmiştir.
Devleti ve milleti için en asil duyguların taşıyıcısı kadın, ailesinden ve
çocuklarından koparılarak adi zevklerin tatmin aracı olarak görülmek
istenmektedir.
Çağdaş Kölelik
Kadın, sinema afişlerinde, dansöz sahnelerinde, çıplak basın sayfalarında,
çorap ve sakız reklâmlarında bir et yığını olarak takdim edilmekte, kadın
vücudu cinsel isteklerin tahrik ve tatmin aracı olarak kullanılmaktadır. Her
şeyden önce “ana” olan kadın, bütün dünyada olduğu gibi ülkemizde de
onurundan çok şey kaybetmektedir.
KADIN ERKEĞİN ARAKASINDA DEĞİL, YANINDA OLMALI VE SAĞINDA YÜRÜMELİDİR!-2
Kadın, bugün reklâmcılığın vazgeçilmez bir aracı haline getirilmiştir.
Reklâmların büyük bir çoğunluğunda görülen odur ki, asıl reklâmı yapılan
maldan çok kadın eti sergilenmekte ve pazara çıkarılan mal gibi ortaya
atılmaktadır. Bu da doğal olarak kadını yıpratmakta ve onu; ar, namus,
şeref, haysiyet gibi yüce duygulardan uzaklaştırmaktadır.
Diğer taraftan, Türk kadının şerefinden, namusundan, asalet ve onurundan
zerre kadar bir duygu taşımayan sokak kadınlarının, fahişelerin, hayat
kadınlarının, bar ve pavyon kadınlarının yaşadıkları çirkef hayat,
sinemalarda,, video bantlarında, Internet sitelerinde, televizyon
dizilerinde, gazete ve dergi sayfalarında genç kızlarımıza ve kadınlarımıza
övülerek ve özendirilerek anlatılıyor. Bu iğfallere kapılan genç kızlar,
lüks hayat özlemiyle, sinema ve ses sanatçısı olma hevesiyle, yuvasından
ayrılıyor ve dönüşü olmayan yolda, kadın ticareti yapan hain ellerde ve seks
zindanlarında ömür bitiriyor.
Gazete sütunlarında yer alan(affedersiniz)kızını ve karısını satanlar,
evinden kaçıp giden kızlar, randevu evlerine ve pavyonlara düşen genç aile
kızlarının ve sonuçta genelevlere toslamakla karşı karşıya kalan kadınların
tüyler ürpertici haberleri, Türk ailesinin nasıl bir uçurumun başında
olduğunu göstermektedir. Her türlü hayasızlığın özendirildiği bir ülkede,
ahlak değerlerinin, hala ayakta kalmasını(buna “ayakta kalmak” denilirse
tabii!!)beklemek, diken ekip gül toplamak isteyen insanın haline benzer(.3)
Yetkililerin açıklamasına göre, hayatını fuhuşla kazanma yoluna giden
fişli-fişsiz kadın sayısı, İstanbul gibi tek bir ilimizde 100 binden
fazladır. İlgililer, son zamanlarda evinden kaçıp, kötü yollara sürüklenen
18 yaşından küçük kızların sayısında hızlı bir artış olduğunu ve hafta da en
az 80-100 kadının ahlak zabıtası tarafından fişlendiğini ifade
etmektedirler.
Kötü Bir Yarış...Hem de Nasıl....
Yazılı ve görsel medya devamlı teşvik ediyor... Türk insanı, ister-istemez
kötü bir yarışın içine sokuluyor.
İnsanımız, "Sende var da niçin bende yok?" mantığı içinde hareket ediyor.
Biranda her şeyi değiştirmek istiyor. Dün giydiğini bugün giymiyor; dün
yediğini bugün yemiyor; dün bindiği arabaya bugün binmiyor...Hatta dün
oturduğu evi dahi bugün beğenmiyor...İşte ne olursa bundan sonra oluyor..
Gelen gideni karşılamayınca sıkıntılar baş gösteriyor...
Aile içinde her şey altüst oluyor. İcra memurlarından biri geliyor, biri
gidiyor... İşte bu noktada kadın erkek boşanmaları ortaya çıkıyor.
Kocasından ayrılan kadının eğer geçinebileceği kadar geliri yoksa; anne ve
babasının yanına da sığınma imkanı bulamıyorsa veya sığınıp da onların
yanında rahat edemiyorsa, felaketin zalim çanları işte bu noktada devreye
giriyor... Artık satılacak herhangi bir şey de yoktur. Geride sadece tek bir
şey(.......)kalmıştır.
Bütün bunlara sebep olan ve aşırı savurganlığı tetikleyen görüldüğü gibi
medyadır.
Ne yapıp yapı şu medya denilen şey mutlaka ıslah edilmelidir.
Reklâmların ortaya koyduğu bu rezalete ve bunca kepazeliğe artık dur
denilmelidir.
Eskiden kapalı bir toplum halinde yaşıyorduk. Kimsenin kimseden haberi
yoktu. Herkes halinden razıydı. İnsanımız, içinde bulunduğu halin dışında
başka bir dünya bilmiyor, tanımıyordu. "Demek hayat denilen şey bu" deyip;
kaderine razı olup, devam edip gidiyordu.
Ya şimdi öyle mi?...
Görsel medya, uzayı yere indiriyor, yerleri de uzaylara taşıyor.. Kuşun
uçmadığı kervanın geçmediği en ücra köylere canlı yayın yapıyor. Bütün
dünyayı ve dünyada olup bitenleri getirip önümüze seriyor.
Şunu demek istiyorum: Görmeyen, bilmeyen, anlamayan kalmadı...Olumlu-olumsuz
artık insanlar her şeyi biliyor ve görüyor..".Demek ki benim kaderim de
böyleymiş" deyip; mutlu olana ve hayatını bu çizgide sürdürene neredeyse
rastlamak imkansız.
Türk insanın içi içine sığmıyor....
"Neden onlar öyle de biz böyleyiz" diye soranlardan ve- şimdilik- kinlerini
içine atanlardan geçilmiyor.
Evet...Çaresizlik....
İfade etmeye çalıştığım şeylerin ve benzeri problemlerin sebeplerinin
başında "ÇARESİZLİK" gelmektedir. Bize göre çaresizlik: Bilgisizlik,
sevgisizlik, ilgisizlik... Parasızlık kısaca beyin, kalp ve mide açlığıdır.
"Çaresiz insan "denilince, hemen akla para gelmemelidir. Nice parası olan
zengin insanlar tanıdık. Biz Onların birçoğunu dünyanın en çaresiz insanları
olarak gördük.
Cepleri doludur... Kasalarının ve keselerinin nefes alacak hali kalmamıştır.
Bütün bankalar bu insanların tesir sahasındadır.
Her bankada hesabı vardır.
Biliyor musunuz, hani şu sokaklımızı temizleyen, ormanlarımızı koruyan,
çöplerimizi alan insanlar var ya; bunlar bu dürüst ve namuslu insanlar; alın
teri istismarcısı, el emeği-göz nuru hırsızı birtakım zenginden çok daha
huzurludurlar.
Beyin, yürek ve fizik zenginliği olmadan; para zenginliğinin hiç bir kıymeti
yok!
Böyle bir zenginlik sadece para zenginliği, başta sahibi olmak üzere,
herkese, her şeye düşmandır.Türk insanına musallat olan ve geri kalmamızı
hazırlayan felaketlerimizin başta gelenlerinden biri de paranın şımarttığı
cahil zenginler ve haramzadelerdir..
Bu millet bu "ÇAĞDAŞ KARUN”lardan da çok çekti ve halen de çekiyor.
Devletin malı deniz, yemeyen d......muz mantığı ile hareket eden domuzlar!
Her iki dünyada on parmağımız yakanızdan inmeyecektir; bunu bilin ve
unutmayın e mi?!
Doğru ve dürüst olan, vergisini ve zekatını veren alın teri ve elemeğini
kutsal bilen zenginlere kimsenin bir şey dediği tabii ki olamaz!
Bilmiyorum var mı?...
Mutlaka vardır....
Niçin olmasın?...
Söz buraya gelmişken, lütfen ne olur; bir defa daha tekrar etmeme izin
veriniz:
İNSANI İNSAN YAPAN YANİ "İNSANLAŞTIRAN" İNSAN GİBİ İNSAN EDEN; MÜSLÜMAN'I
"MÜSLÜMANLAŞTIRAN" MÜSLÜMAN GİBİ MÜSLÜMAN KILAN; TÜRK'Ü DE "TÜRKLEŞTİREN"
YANİ TÜRK GİBİ TÜRK YAPAN; O İNSANIN BEYİNDİR, KALPİDİR VE DE MİDESİDİR.
BU ÜÇ MEKANI O'NUN İSTEDİĞİ ŞEKİLDE; O'NUN GÖSTERDİĞİ. YOLDA VE O'NUN
ÖĞRETTİĞİ BİÇİMDE DOYURMADAN-BESLEMEDEN- NE İNSAN OLUNABİLİR VE NE DE
MÜSLÜMAN...İYİ BİR İNSAN; AHLAKLI VE DÜRÜST BİR MÜSLÜMAN OLMADAN KAHRAMAN
RUHLU BİR TÜRK OLMAK İSE; EŞYANIN TABİATINA AYKIRIDIR.LÜTFEN! "TÜRK"
KELİMESİNİN ANLAMINI BİR KEZ DAHA GÖZDEN VE GÖNÜLDEN GEÇİRİNİZ!
Yoksa Konudan Çok mu Uzaklaştık.....
Hayır, bu millet için bir felaket olarak nitelendirdiğimiz bu noktaya nasıl
geldiğimizi, ve kimler tarafından getirildiğimizi ;Asil ve aziz Türk
kadınının maruz kaldığı, bu denli bela ve musibetlere kimlerin sebep olduğu
hususu üzerinde durmaya çalıştık.
Konu ile ilgili, paylaşmak istediğimiz başka şeyler de var.
Sefil Olursa Kadın, Alçalır Elbet Beşer
Dostlar, "günümüzde bütün cemiyetler manen çeşitli "huzursuzluk ve buhran"
dalgalanmaları içindedir.
Hangi cemiyeti tahlil etmek istiyorsanız, önce o cemiyetteki "KADIN"ın
durumuna bir bakınız. Bu bakış sizi, bütün sebeplerin ve izahların sırrını
sezdirebilen bazı ön tespitlere götürebilir. Şair'in feryadını
hatırlayınız:SEFİL OLURSA KADIN, ALÇALIR ELBET BEŞER"
Aslında kadının sefilleşmesi bir neticedir; cemiyetin alçalması ise, ona
sımsıkı bağlı bulunan bir diğer neticedir. Sebebi görmek için bir adım daha
atmak lazımdır.
"Kadına kıymet kazandırmak, onu manevi zenginliklerle mücehhez kılmak, hem
ferdi, hem içtimai, hem dünyevi, hem ebedi saadetlere kavuşmanın en mühim
teminat şartlarından biridir."
Bunu da en iyi şekilde ancak ve yalnız İslam gerçekleştirebilir. Tarih
şahittir, kainat şahittir; hakikatler bütün vuzuhuyla ve ihtişamıyla gözler
önündedir."(4)
Türk Töresinde Kadının Yeri
Bir defa erkeğin arkası değildir asla!
Kadın arkada, erkek önde...
Hacı efendinin eli arkasında Frankfurt metrosunda Paris'in Şanzelizesinde
gerine gerine...sallana sallana yürüyor...Kadını, çocuklarının annesi ise
arkada hem de yedi adım geride süklüm-püklüm düşe-kalka efendisine yetişmeye
çalışıyor.
Yabancılar da bu hale kimi zaman gülerek ve kimi zaman da kızarak bakıyor...
Kendi aralarında da” İşte Türkler....Ne olacak Müslüman bunlar...” diye
konuşuyorlar.
Bir değil; bir çok defa şahit oldum bu ve benzeri olaylara.
Tabii...utandık, sıkıldık... İçimiz yandı, yüzümüz kızardı.....
Sesimizin çıktığı kadar haykırmak istedik, fakat yapamadık:EY İNSANLAR!
TÜRK'ÜN ŞANLI TARİHİNİN HİÇ BİR DÖNEMİNDE BÖYLE BİR REZALETE RASTLAMAK
MÜMKÜN DEĞİL!
HAYIR. ALLAH'IN İNDİRDİĞİ DİNDE DE BÖYLE BİR HAKSIZLIĞA ASLA
RASTLAYAMAZSINIIZ!!
BU, VE BENZERİ DAVRANIŞLAR- İNSAN AKLINA VE İNSAN VİCDANINA AYKIRI OLAN HER
TÜRLÜ HAREKET “İNDİRİLEN DİNDE” YOK!! OLSA OLSA “UYDURULAN DİNDE” HURAFE
DİNİNDE VARDIR BUNLAR....
BİR BAŞKA SÖYLEYİŞLE, ARAP MİLLETİNDEN TÜRK MİLLETİNE GEÇMİŞ OLAN BİRER
MANAVİ HASTALIKTIR BUNLAR.
NE VAR Kİ BİZ BU VE BENZERİ ŞEYLERİ DİN DİYE ALMIŞ VE DİN ADINA
UYGULAMIŞIZ...
KİMİNE SÜNNET, KİMİNE MÜSTEHAP DEMİŞİZ..
BUNLARDAN.BİR ÇOĞUNU DA” TÜRK TÖRESİ” OLARAK TELAKKİ ETMİŞİZ!
KADIN ERKEĞİN ARAKASINDA DEĞİL, YANINDA OLMALI VE SAĞINDA YÜRÜMELİDİR!-3
Ne
var ki bağıramadım-çağıramadım.....haykıramadım...
İçime attım.....
Fırsat buldukça bu ve benzeri ahlak ve edep dışı hareketlerin yanlış
olduğunu yazmaya ve söylemeye çalıştık.
Kolay değil....
Yüz yılların tortusunu , biranda beyin ve yüreklerden söküp atmak çok zor,
çok..!
Anlaşılan O ki; Şimdiye Kadar Olduğu Gibi, Bundan Böyle de İşimiz Zor Bizim!
Üzgünüm, sizin anlayacağınız, biz, gece ile gündüzü, yaz ile kışı, beyaz ile
siyahı, kısaca şap ile şekeri birbirine karıştırdık.
Bunların hiç biri, dini değil, vicdanî değil , medenî değil...tek kelime
ile; İNSANİ değil!
İslam Akıl Dinidir
İslam akıl ve gönül dinidir. Akla ve kalbe uymayan hiçbir şeyi, İslam
dininde bulamazsınız!
Biraz önce verdiğimiz örneğin neresinde akıl, mantık-vicdan var?..
Bu davranış baştan sona kadar insana( hem de insanların en azizi, en kutsalı
olan kadına-“ANAYA”)saygısızlık değil de ya nedir??
Sen önde kadın arkada....
Sen evin baş köşesinde, kadın arkada duvar diplerinde...
Sen elin cebinde orası senin burası benim gez-toz kadın evde, kadın tarlada,
kadın mutfakta...
Adalet-eşitlik- bunun neresinde ....
Kadın ve erkek bir bütünün iki parçasıdır.
Bu parçalardan biri ne öndedir ve ne de arkadadır. Yan yanadır..Bitişiktir.
İslam dininde ve Türk töresinde erkek gibi kadın da birinci sınıftır. Çünkü
O; bir İNSANDIR!!
Hem de nasıl bir insan....
Şarkın en büyük mütefekkirleri Muhammet İkbal O'nun için “kadın ana” için;
aynen şöyle demektedir:
“EY KADIN! SEN HİLKAT- YARATILIŞ- EVİSİN. BEŞERİN MAYASI SENDE TUTULUR.
SENDE “RUH DENİLEN İLAHİ EMİR “ TECELLİ EDER.
BU İTİBARLA SEN SAYGI VE SEVGİYE LAYIKSIN. SENİ EZENLER SENİ ÜZENLER VE SENİ
HORLAYANLAR İNSANLIKTAN YETERİ KADAR NASİBİNİ ALAMAMIŞ OLAN BİRTAKIM ZAVALLI
İNSANLARDIR.”(mealen)
ZATEN İNSANCA, MÜSLÜMANCA VE TÜRKÇE YAŞAMAK KIRMADAN-KIRILMADAN; İNCİNMEDEN
VE İNCİTMEDEN. YAŞAMAK DEĞİL MİDİR??
Bunun için biz her sabah evimizden çıkarken ve evimize girerken şu duayı
yapmıyor muyuz?
YARABBİ! BUGÜN BENİ SEN KIRMAKTAN VE KIRILMAKTAN; İNCİNİP- İNCİTMEKTEN
KORU!”
Yaşamak....
Tabii ki insanca....
Elbette ki Müslüman'ca....
Mutlaka Türkçe....
Olmalıdır...olmalıdır....olmalıdır....
Çok affedersiniz;ancak, insan dışındaki kalan canlılardır, h.....ca yaşamayı
seven ve benimseyenler.....
Gençler, Can Kardeşlerim!!
BİR AN OLSUN, AKLINIZDAN VE KALBİNİZDEN ÇIKARMAYIN!!
“İNSANA, SAYGI VE SEVGİSİ OLMAYAN BİR KİMSENİN, ALLAH'A İMANI OLMAZ!!
YANİ, ALLAH BÖYLE BİR KİMSENİN YANİ İNSANA SAYGI VE SEVGİSİ DUYMAYANIN,
KENDİSİNE OLAN İMANINI KABUL ETMEZ-ETMİYOR!!”
O halde.....
Türk töresi olarak bildiğimiz ve uyguladığımız birtakım şeyleri, tekrar
gözden ve gönülden geçirmek zorundayız.
Akla, vicdana ve hayata uygun düşenler kalmalı ve diğerleri ise çöpe
atılmalıdır!
Dışarıda Yabancılara İyi Örnek Olamadığımız İçin Müteessirim!
Özellikle AB Ülkelerinde, Dinimizi ve Türklüğümüzü ne yazık ki İstenilen
Şekilde Temsil Edemedik!
Bu ülkelerde bizimle -Avrupalı Türklerle ilgili- maalesef güzel şeyler
görmedim ve Türk'ün yüzünü ağartacak iyi şeyler duymadım...Üzgünüm...
Üzgünüm...
.................
Tabii ki Kadının Yeri, Erkeğin Yanıdır . Hayır...
Arkası Değil!
"Her başarılı erkeğin arkasında mutlaka bir kadın vardır" sözü, bizce
yanlıştır. Doğru olanı:"HER BAŞARILI ERKEĞİN YANIDA MUTLAKA BİR KADIN
VARDIR" demek olmalıdır.
Türk kültüründe kadının yeri, erkeğinin yanı olmuştur. Kurultaylarda söz
hakkına sahip, gerektiğinde silâha sarılıp mücadele veren, iffet ve namus
timsali olan kadınlar, Türk kadınlarıdır. Öyleyse biz bu sözü Türk milleti
için özlü bir söz haline getirmek istersek:"HER BAŞARILI ERKEĞİN YANINDA,
BAŞARILI BİR KADIN VARDIR."demeliyiz.
Günümüzde Türklük üzerine oynana oyunlardan biri de TÜRK KADININ YERİ
MESELESİDİR. Milletimize bile bile dayatılan güya modernlik, çağdaşlık adı
altındaki estetik meta haline getirilen kadın tipi ancak şarlatanlık
olabilir."
Tarihin hiç bir devrinde, Türk kadını bu kadar hırpalanmamıştır.
Oysa, Türk erkeği ile Türk kadını bir bütünün iki mukaddes parçasıdır. Bir
elmanın yarısı erkek ise, diğer yarısı da kadındır.
Gerek dini inançlarımızda ve gerekse Türk kültüründe kadın, erkekten daha
ileridedir.
Kadın Ananın izni olmadan ve onun imzası alınmadan Türkler savaşa bile
gitmezlerdi. Kadın ana da askerin önünde giderdi.
Bilindiği gibi can okuyucu, "Ana rahminde" ceninin üzerinden altı ay
geçtikten sonra, cenab-ı HAK ruhundan ruh üfürüyor. Bu duruma, biz; "çocuk
canlandı" diyoruz.Malum, ruhun diğer bir adı da candır.
İşte bu muhteşem olay, büyük inkılap kadının mukaddes vücudunda olmaktadır.
Unutmayın:"Rahim" sözcüğü, yüce ALLAH'ın sıfatlarından biridir. Ceninin
bulunduğu mekana ad olarak verilmiştir.
Üzerinde durmaya, derinliğine ve genişliğine düşünmeye değer değil mi??
O halde neden düşünmüyoruz?!..
.....................
Türk Kadını Cephede
Tekalif-i Milliye emirlerinde Türk Milletini, İstiklal Savaşı'nın
kazanılabilmesi için kadın, erkek, çocuk, yaşlı ve genç demeden top yekun
yürütülecek bir çalışmaya davet ediyor ve bu konuda milletimizden
fedakarlıklar istiyordu.
İstiklal savaşımızın en sıkıntılı günlerimizde kadınlarımızın, yaptığı
fedakarlık erkeklerimizden geri kalmamıştır kadınlarımızın fedakarlığı.
Kadınlarımız asli görevleri olan analığın yanında gerek cephe gerisinde ve
gerekse cephede elindeki silahla dövüşerek üzerlerine düşen görevi
fazlasıyla yerine getirmişlerdir.
Cephe gerisindeki bütün cephane, yaralı ve hasta ile ikmal maddelerinin
taşınması Türk kadının sırtına ve kağnısına yüklenmiştir.
Bu geri hizmetlerin dışında elinde silahı ile cephelerde savaşan Türk
kadınları vardır. Yunanlıların 1919 yılında Aydın'a girmesi sırasında
tüfeğini kapıp ileri atılan bir Türk anasının bu davranışı pek çok erkek ve
kadına örnek olmuştur. Ayşe, Emine Seher isimli kadın savaşçılar Türk
tarihine geçmiş gerçek kahramanlardır.
Güney cephesinde bir müfrezede dövüşen Tayyar Rahmiye, Fransızlara karşı
savaşırken şehit düşmüştü. Gördesli Makbule 1921 yılında evlendiğinin ertesi
günü kocası ile beraber bir çete kurup, dağa çıkmış, Yunanlılarla yaptığı
bir çatışmada şehit düşmüştür. Aynı şekilde İzmit Cephesinde takım
kumandanlığı yapan Erzurumlu Fatma vardır. Hele BMM tutanaklarında ve
kendisine İstiklal Madalyası ve Tuğgeneral rütbesi verilmesi teklif edilen
Nezahat adındaki bir Türk kızı vardı ki, bu kızımız gerçek bir kahramanlık
timsalidir.Sekiz yaşında annesini kaybeden bu kızımız, babasından da başka
bir kimsesi olmadığı için 70. Alay kumandanı olan babası Hafız Halit Bey'le
birlikte Gördes ve İnönü Meydan Muharebelerinde çarpışmış ve cephelerde
büyümüştür. Yüzden fazla düşman askeri öldürdüğü bilinen bu Türk kızı
savaşmak konusunda babasında bir çekinme görse,
"AMAN BABA HİÇ ÜZÜLME, ANNEM ÖLDÜ, AMA SENİ DE VURURLARSA BEN YETİM KALMAM,
BU MİLLET BANA BAKAR" diyecek kadar şuurlu bir savaşçıydı.
Milli Mücadele tarihinde kadınlarımızın canla başla nasıl savaştıklarına,
kan döktüklerine, nasıl gazi ve şehit olduklarına dair verdiğimiz bir kaç
örnek kadınlarımızın bu mücadeledeki yerlerini izah etmeye kafi gelemez.
Dünya askeri tarihi incelenirse bu biçimde ve ölçüde cephelerde erkeği ile
beraber dövüşen kadın savaşçılara ilk defa bizim tarihimizde rastlanır.
Gazi Mustafa Kemal Paşa Türk kadınına Türk ordusu saflarında resmen ve
üniformalı olarak yer veren ilk generaldir; ve bu konuda da ilk önderdir.
Bilindiği gibi İstiklal Savaşında kendisiyle fikir arkadaşlığı yapan Halide
Edip(Adıvar)'e askerliğin ilk basamaktaki rütbesini Onbaşılığı vermiştir.
Böylece , Türk kadınının askerliği ve ordu bünyesinde hizmeti bir Atatürk
direktifi olarak tarihimizde yer almıştır."(5)
Değerli okuyucum, “günümüzün uzay ve bilgisayar çağında kadının köleliğini
devam ettirmek isteyen güçler var. Eğer bu güçlerin direnci kırılmazsa,
kadın içine düştüğü bataklıktan kurtarılmazsa, seks ticareti yapan basın,
medya, bilgisayar.... hukukun sunduğu birtakım imkânlarla susturulmazsa, bu
milletin genç çocuklarına dini ve milli bir iman, temiz bir ahlâk, gerçekçi
bir eğitim verilmezse, bu çöküşü durdurmak hiçbir zaman mümkün olmayacaktır.
Çünkü; mikrop vücuttan atılmadan hastanın sıhhate kavuşması "FITRAT KANUNUNA
AYKIRIDIR!!
Vesselam!!...
Kaynakça:
1-M.Tayyip Okiç, İslamiyet'te Kadın Öğretimi
2-Marx Karl-Engels Friedrich, Komünist Manifesto
3-Nevzat Yüksel, T.Gençlik Sorunları
4-Zeki Önal, Din, Dil Tarih Şuuru
5-Dr. Halit Eken ve Arkadaşları, Atatürk İlke ve İnkılaplar Tarihi
BOŞ BEYİNLER, FAKİR GÖNÜLLER ŞEYTAN VE NEFSİN
HARMAN YERİDİR-1
İnsan Neden Günah İşler?
Saygıdeğer dostlar, İnsan,fikren,ruhen ve bedenen
sağlam ve sağlıklı olmadığı için yanlış yapar, kendine ve başkasına
zarar verir-günah işler.İlahi kültürümüzde:”Boş beyinler,fakir
gönüller…şeytanın harman yeridir” denilmiş.Demek oluyor ki insan beynini
ilimle irfanla; gönlünü-ruhunu.. milli ve manevi değerler ile
beslemediği müddetçe günahlardan-ALLAH'ın emir ve yasaklarına uyarak
yaşaması yaratılışa aykırıdır.Evet aziz okuyucu,.nefis ve şeytanla adam
gibi mücadele etmek için; dolayısıyla kırmızı çizgileri aşmamak-
ALLAH'ın koyduğu haram-helal sınırlarını yıkmamak için insanı insan
yapan beyni,kalbi ve fiziki ALLAH'ın istediği şekilde,O'nun gösterdiği
yolda ve O'nun rızasına uygun biçimde doyurmak şart!Hayır hayır bunu
yapmadan şeytanla savaşmanın ve nefse galip gelmenin; HAKK'ın gösterdiği
çizgide yürümenin başka hiç bir yolu-yordamı yok!İzninizle bir kez daha
tekrar etmek istiyorum:AÇ BEYİNLER,SEVGİSİZ,İLGİSİZ GÖNÜLLER;DENGESİZ
BESLENMİŞ;ABUR-CUBURLA DOYURULMUŞ MİDELER- FİZİKLER ŞEYTAN VE NEFSİN
HARAMAN YERİDİR!...
Sevap Nedir?
Efendim,kısaca ihlasla yapılan ( içine Allah
rızası katılan her şey ) ibadettir ve dolayısıyla sevaptır.Bu durumda
“Mubah” işlenmesinde sevap ve günah olmayan şey ( yemek, içmek, uyumak
gibi..)diye izah edilen bir kavramı kabul etmemiz mümkün değildir .Çünkü
iki Cihan Nebisi.”Müminin uykusu bile sevaptır” demektedir.”Biz,
samimiyetle işlenen, ilahi kıstaslara uygun olarak yapılan küçük büyük-
maddi-manevi… her bir şeyin” amel-i salih” (Allah rızasına uyan hayırlı
iş) olduğunu bilir ve böyle inanırız. Bu itibarla fıkıh kitaplarımızda
yer alan “Mubah” kavramı bizi oldum olası rahatsız etmiştir.”Bunları da
nerden çıkarıyorsunuz? Eski köye yeni bir adet mi..?” demeyiniz..Daha
önce paylaştığımızı zannediyorum. Yeri gelmişken bir defa daha
paylaşalım. Beyler ve bayanlar! Şunu lütfen kabul
ediniz!(etmeyebilirsiniz de!...) Dini bilgilerimiz yok denecek kadar az.
Bildiğimizi zannettiklerimizin de büyük bir kısmı yanlış. Eğer böyle
olmasaydı Müslümanlar(?!) emperyalist devletlerin ayakları altında
sürünürler miydi?!.. Onların kapılarında bekler miydik?!Düşünebiliyor
musunuz, yirmi iki İslam ülkesinin milli gelirlerinin tamamı,bir
İspanya'nın milli geliri kadar değil.Unutmayın,yeryüzü petrollerinin
yüzde altmış beşi Müslüman ülkelerinden çıkıyor.O halde nedir bu
rezalet! Nedendir bu felaket?!...ALLAH'ın indirdiği ve Cihan
Peygamberinin yaşadığı dini bilmemek,anlamamak..yanlış uygulamak.Canlar,
bilindiği gibi inanmış insan mecbur kalmadıkça bir yeşil yaprağı
koparmaz-koparmamalıdır!.Ölüp de dirilmeye inanan kişi,çok mecbur
kalmadıkça bir karıncayı ezmez-ezemez! Bu hal böyle iken İslam
memleketlerinde(özellikle de Irak'ta)olup-bitenlere bir bakar
mısınız?!.ALLAH aşkına söyleyin bunun neresinde Müslümanlık!...Bırakın
Müslümanlığı insanlıktan eser var mı
gördüklerimizde-bildiklerimizde…Yapılan ve edilen şeylerde....
Müslümanların-ikinci hayata inandıklarını söyleyenlerin uydurulan dinden
yüce HALIKK'ın indirdiği gerçek dine dönmedikleri, hakiki dini
öğrenmedikleri-yaşamadıkları; hayatlarına hakim kılmadıkları sürece iki
yakalarının bir araya gelmesinin eşyanın tabiatına aykırı olduğuna
inanmaktayım. Evet derin bir konu…Özet olarak bu böyledir..
ALLAH rızası için yapılan her şeyin ibadet
olduğunu söyledik. İşte ilahi ferman:
“ARTIK KİM ZERRE KADAR BİR İYİLİK YAPMIŞSA ONU
GÖRECEK; KİM DE ZERRE KADAR BİR KÖTÜLÜK İŞLEMİŞSE ONU GÖRECEK.”(Kr.Zilzal;7-8)
Tövbe Nasıl Olmalı
Ragıb-ı Isfahani, Müfredat adındaki muhalled eserinde şöyle buyurur:
“Tövbe, günahını terk etmenin en güzel yoludur. Çünkü tövbe, özür beyan
etmenin en müessir şeklidir.
Özür dilemek ise üç şekilde olur:
1- Özür dileyen suçu işlemediğini söyler.
2- Suçu filan sebep yüzünden işlediğini beyan eder.
3- “Suçluyum, kötülük yaptım. Fakat vazgeçiyorum” der. İşte bu son şekil
tövbedir.
“Kur'an-ı Kerim'in yedi yerinde günahkârların Hakk'a yönelip tövbe
etmeleri emrediliyor. Bilindiği gibi “emir vücubu gerektirir”. O halde
günahkâr kulun pişmanlık duyup Allah'a yönelerek tövbe ve istiğfarda
bulunması vaciptir. Bunun terkinden dolayı da kul günahkâr olur.
Emir mahiyetinde inen ayetlerden ikisini buraya alıyoruz:
“Hepiniz birden Allah'a tövbe edin ey mü'minler!
Ola ki, korktuklarınızdan kurtulup umduklarınıza erişirsiniz.” (Nur, 31)
“Ey iman edenler! Tam bir pişmanlık, duyarlılık ve
gönül huzuru içinde gösterişten uzak ölçüde Allah'a tövbe edin. Umulur
ki Rabbiniz kötülüklerin izini örtüp temizler ve sizi altından ırmaklar
akan cennetlere yerleştirir. O günde ki, Allah, peygamberi ve O'nunla
beraber bulunup iman edenleri rüsva etmez. “Ey Rabbimiz” derler. “Bize
nurumuzu tamamla, bizi bağışla. Şüphesiz ki senin kudretin her şeye
yeter.” (66/8)
Cenab-ı Mevla Kutsi hadislerinden birinde ise
şöyle buyuruyor: “Ey Âdemoğlu, sen bana dua edip benden ricada
bulununca, içlerinde bulunduğun günahını bağışlarım ve bu benim için
hiçbir şey değildir.
Ey Ademoğlu, günahın gök dolusu olsa da sen benden
affını dilesen, yine seni bağışlarım ve bu bence hiç de mesel değildir.
Ey Ademoğlu, dünya dolusu hatan olsa da, bana şirk koşmamış olarak benim
huzuruma gelsen, şüphen olmasın ki, seni dünya dolusu mağfiretle
karşılarım.” (Tirmizi, 5/548)
Hak dostlarından biri olan Beyazıd-ı Bestami, bir gün öğrencileriyle
birlikte bir akıl hastanesinin önünden geçerken, hastalarını tedavi eden
bir hekime hitaben “günah illetiyle hasta olanları da tedavi ediyor
musunuz? Böylelerine verebileceğiniz ilaç var mıdır?” diye sorar.
Bu sorunun cevabını vermek için doktorun
düşündüğünü gören zincire bağlı hastalardan biri “Erenler izin verirse
bu soruyu ben cevaplandırayım” der. Daha sonra günah hastalığından
kurtulmanın ilacını şu şekilde izah eder: “Tövbe kökünü istiğfar
yaprağıyla karıştırıp, tevekkül havanına koyarak tevhit tokmağıyla iyice
dövmeli, sonra insaf eleğinden eleyip gözyaşı ile hamur etmeli. Aşk
ateşinde pişirip muhabbet balından katarak kanaat kaşığı ile gece gündüz
yemelidir.” der.
Gördünüz mü aziz dostlar. Ne cevherler var “harabat”( yıkık-dökük)olarak
gördüklerimizin içinde...
“Ehli irfanum deyu hiç kimseye ta'n etme sen,
Defteri divaneye sığmaz söz gelir divaneden.”
Rabbim, her iki cihanda dost ve yardımcımız olsun.
HAKK'ın birliğine emanet olunuz!..
Kaynaklar:
Celal Yıldırım, İlahi Hikmetler Büyük Sevapla- İlahi Yasaklar Büyük
Günahlar(iki cilt)1985 Konya
Yaşar Nuri Öztürk,Kuran-ı Kerim ve Sünnete Göre Tasavvuf 1978 İst..
M.Sefer Uygun, Arifler Bahçesi 1973 İst.
BOŞ BEYİNLER, FAKİR GÖNÜLLER ŞEYTAN VE
NEFSİN HARMAN YERİDİR-2
Kadının Türk töresinde ve İslam dininde yerine ve
bu konuda Ülkücü hareketin düşünce ve görüşüne geçmeden önce sizlere
Batıda ve bizde kadın haklarının tarihi gelişimi konusunu
satırbaşlarıyla paylaşmak istiyorum.
Kadın Batıda uzun yıllar boyunca Hıristiyanlık ve Yahudiliğin etkisiyle
cinsel özellikleri itibarıyla suçlanarak toplum dışına itilen, eksik,
kusurlu ve hatta insanlığı bile tartışılan bir yaratık olarak
değerlenmiştir.
Eski Hint hukukuna göre kadın; evlenme, miras ve diğer bütün işlemlerde
hiç bir hakka sahip değildir. Kadının aşağılık duygulara, zayıf bir
karaktere ve kötü ahlaka sahip olduğu kabul ediliyordu. Budizm'in
koruyucusu Buda, başlangıçta kadını bu yüzden dinine bile kabul
etmiyordu. Hindililer arasında, dul kalan kadınları yakmak adeti, çok
eskiden beri vardı. Ölen kocasının cesedi üzerinde yakılan kadın, sadık
ve saygıdeğer bir eş olarak kabul edilirdi.
Eski Yunan'da, tamamen bir eşya olarak kabul edilen kadın, çarşıda
alınıp satılan bir varlıktı. Kadın, hürriyeti olmayan, seks ve fuhuş
aracı bir varlık sayılırdı. Eflatun'a göre kadın, elden ele
dolaşmalıdır. Aristo'ya göre de kadın, yaratılışta yarım kalmış bir
erkektir.
Roma toplumunda, cinsel arzuları tatmin etmekten başka bir görevi
olmayan kadın, evinin kapısına gündüz bayrak, gece kırmızı fener asarak,
Romalıları eğelendiriyordu.
Eski Isparta'da, cinsel bakımdan kuvvetli kadın, başka kimselerle de
ilişkide bulunmaya zorlanırdı.
Eski Çinlilerde kadın, insan sayılmaz, ona ad bile takılmazdı. Kadın;
bir, iki, üç... diye sayı ile çağrılırdı.
Eski İngiltere'de M.S. beşinci yüzyıldan on birinci yüzyıla kadar
kocalar, karılarını serbestçe satabilirlerdi. İlk günahın işlenmesine
sebep olan ve böylece insanlığın felaketini hazırlayan bir kadın
olduğuna inanan Hıristiyan milletler, kadına şeytan diye bakmışlardır.
Hatta daha yakın bir geçmişte, İngiliz piskoposlarından Dour, 1888
yılında Vertminister kilisesinde hutbe verirken şöyle diyordu: "BUNDAN
YÜZ SENE ÖNCESİNE GELİNCEYE KADAR KADIN, ERKEĞİN SOFRASINA OTURMAK
HAKKINA SAHİP OLMADIĞI GİBİ, KENDİSİNE SORULMADAN SÖZE BAŞLAMASI DA CAİZ
DEĞİLDİR.... KOCASI DA BAŞININ UCUNA KOCAMAN BİR SOPA ASARDI Kİ, KARISI
NE ZAMAN BİR EMRİNİ TUTMAZSA KULLANIRDI...."
Altıncı yüzyılda Fransızlar da kadının insan sayılıp sayılmayacağını
araştırmışlar ve nihayet erkeğin hizmetçisi olduğu sonuncuna
varmışlardı.
İslam'ın gelişinden önce Arap müşrikler de kız çocuklarını, beş altı
yaşına varınca, bayramlık elbiseler giydirerek süsleyip, akraba
ziyaretine götürme bahanesiyle çölde kazdıkları çukura atarlar ve
üzerini acımasızca örtüp dönerlerdi. Hatta bazen hamile olan bir kadın,
doğumunu önceden hazırlanan bir çukurda yapar, eğer doğan çocuk kız
olursa, çukurdan alınmaz, üzeri kapatılarak öldürülürdü. İşte bu cehalet
çağı, kız çocuklarının diri diri toprağa gömüldüğü çağ olarak bilinir.
Yahudilere göre kadın, Hz. Adem'i yoldan çıkardığı(!) için
lânetlenmiştir her sabahki dualarında meselâ şu cümle geçmektedir:
“Ezeli ilahımız, kâinatın kralı beni kadın yaratmadığın için sana ham
dolsun.(1)
Hıristiyanlık döneminde de kadın, uzak durulması gereken bir varlıktır.
Din adamları bekar kalarak, ruhbanlıkla ALLAH katındaki derecelerinin
artacağına inanıyorlardı.
Komünist teoride kadın, zaten burjuva sınıfının elinde orta malıdır. Bu
uygulamayı yasal hale getirmekten öte yapılacak bir şey yoktur.(2)
Cinsel Özgürlük, Kadının felaketi olmuştur.
1960'larda Batı toplumunda “Cinsel özgürlük” diye başlatılan cinsel
serbestlik; gazetelerin, dergilerin, filmlerin, video kasetlerin en
birinci konusu olup çıktı. Birçok ülkelerde seks fuarları bile açıldı.
Hiçbir sınır tanımayan cinsellik hareketi sanki hayatın tek amacıymış
gibi gösterildi. O yıllarda bu çılgınlığı savunanlar, şimdi sonuçta
kendileri ürkmeye başladı. Çünkü Batı'da cinsel yasakların kalması işe
yaramadı. Aksine gençlere yeni bir problem getirdi. O da cinsel
arzuların yok olmaya başlaması. Ahlâkçı anlayışların parçalanmasında
açılan savaş başarıya ulaştı. Fakat bugünkü manzara toplumu çok kötü bir
noktaya getirdi. Her gece bir başkasıyla yatağa giren kadın ve erkekler,
aile mutluluğunu kaybettiler ve hepten mutsuz oldular. Bu işten en çok
zararlar çıkanlar da şüphesiz ki genç kızlar ve kadınlar oldu.
Kozmopolit Batı'lı, özlediği seks serbestliğine ulaşmış, fakat yine de
mutlu olmamıştır. Olamazdı da... Batı Almanya, İsveç, Fransa, İngiltere
gibi gelişmiş Avrupa ülkelerinde binlerce kadın üzerinde geniş bir
araştırma yapan sosyologlar, cinsel serbestliğin başarılı olamadığını,
istediği kişiyle seks yapan kadınların mutsuz oldukları tespit edildi.
Böylece 1960'lı yıllarda başlayan sözde kadının özgürlüğü hareketi,
başarısızlıkla sonuçlandı. Özellikle İsveç, 1930 yıllarına döndü.
Gençler erken evleniyor, çok çocuk yapıyordu ve birbirlerine ölene kadar
sadık kalıyorlar.
Geleneklerine bağlı, modern ama dürüst ve namuslu kadınlar, daha mutlu
olduklarını açıkladılar. Her ece başka bir erkekle gezen, kocasından
istediği zaman izin alabilen, ekonomik ve cinsel serbestliğe özenen
binlerce kadın, çok mutsuz ve yalnız olduklarını anlattılar. “Keşke beni
çok seven, hata yaptığım zaman dövebilen bir kocam olsaydı” diye
itiraflarda bulundular.
20 yıl önce serbest seksi savunan Almanya'da durum facia. Çünkü
böylesine serbest kadınların yüzde 47'si boşanmak için
uğraşıyor.”Serbest kaldık ama daha mutsuz olduk” diyorlar.
Bunlar bir gerçeğin ifadesi. Fakat bu ifadeler henüz kadın varlığının
kurtuluşu için umut verici değil. Hele Müslüman Türk ailesinin temel
taşı olan genç kadınları ve genç kızları aynı iğrenç bataklığın içine
atma hevesi, tek kelimeyle dehşet verici... Millet hayatının en aziz
varlığı olan kadın, fuhuş tüccarlarının elinde oyuncak haline
getirilmiştir. . Kadın, çok hazindir ki, sokağın sahipsizliğine ve
acımasızlığına terk edilmiştir. Devleti ve milleti için en asil
duyguların taşıyıcısı kadın, ailesinden ve çocuklarından koparılarak adi
zevklerin tatmin aracı olarak görülmek istenmektedir.
Çağdaş Kölelik
Kadın, sinema afişlerinde, dansöz sahnelerinde, çıplak basın
sayfalarında, çorap ve sakız reklâmlarında bir et yığını olarak takdim
edilmekte, kadın vücudu cinsel isteklerin tahrik ve tatmin aracı olarak
kullanılmaktadır. Her şeyden önce “ana” olan kadın, bütün dünyada olduğu
gibi ülkemizde de onurundan çok şey kaybetmektedir.
Kaynakça:
1-M.Tayyip Okiç, İslamiyet'te Kadın Öğretimi
2-Marx Karl-Engels Friedrich, Komünist Manifesto
KADIN ERKEĞİN ARAKASINDA
DEĞİL, YANINDA OLMALI VE
SAĞINDA YÜRÜMELİDİR!
İSLÂMİYET,
TÜRK MİLLETİ'NİN CAN DAMARI VE BEL KEMİĞİDİR-1
Alemde canlı cansız her varlığın bir terkibi bulunduğu gibi; milletlerin de
bir terkibi vardır. Milletlerin terkibinde; din, dil, hukuk ve sanat gibi
unsurlar birinci derecede yer alır.
Milletler bu terkibi muhafaza ettikleri müddetçe yaşarlar, terkibi bozulan
milletler ise, zamanla tarihten silinip giderler. Bu husus, ALLAH'ın kelamı
ile sabittir ki, başka hiçbir delile ihtiyacımız yoktur. (Kr. Enfal Suresi,
ayet 53; Ra'd, ayet 2)
Kitleleri yoğurup bir millet haline getirmekte din birinci sırayı,
milletlerin bekasını temin hususunda da dil ikinci sırayı işgal eder. Din
olmazsa millet olmaz ve dil olmazsa veya zamanla kaybolursa, o millet
tarihten silinir ve inkıraza mahkûm olur. (İncil, Bab 13, ayet 8,9,10)
...............................................
"Ku'an'ı Kerim'de "MİLLET" kelimesinin din manasında da kullanılmış olması,
din olmadan bir milletin var olmayacağını beyan eder. Zira din, bir milletin
ruhu gibidir. Ona hayat verir, millîyetini mayalar. Ayrıca, muayyen bir iman
ve itikadı telkin eder. ahlâkı ve seciyeyi birleştirir. İnsanları birbirine
yaklaştırır. Fertler arasında sevgi meydana getirir. Artık o cemiyet bir
sürü değildir, yekpare bir kitledir, bir millettir... Evet, din, milleti
millet yapan unsurdur. Onları yoğuran, mayalayan ve hamur haline getiren
varlıktır. Nitekim "bir Fransız" denildiği zaman akla bir Hıristiyan, "bir
Hintli" denildiği zaman bir Budist, "bir Türk" denildiği zaman akla bir
Müslüman gelir. Zira, Hıristiyanlık dini Fransız'ın, Budizm dini Hintlinin
ve İslâm dini de Türk'ün terkibinde olanıdır."
İslâmiyet, Türklük Şuurunda Millîyet Mayasıdır
Meşhur Alman müsteşriki Franz Taeschner, aynen şöyle der:
"Buyurduğunuz gibi, tek tanrı akidesinde, pratiklikte, içtimai meselelerde
ve pek çok mevzuda İslâm dini, üstün ve mükemmel bir dindir. Ama sadece bir
iman meselesi değildir ki... Bir sistem, bir kültür, bir tarih, bir menşe,
bir politika, bir dava meselesidir... Ben bir Alman'ım ve Hıristiyan'ım.
Hıristiyanlığı bıraktığım an Almanlıkla ilgim kesilir. Kültür ve millîyet
bakımından başka bir cemiyete geçerim..." (Büyük Türkiye Tarihi, c 10, s
173)
Görüldüğü gibi, "Din, cemiyetler için bu kadar ehemmiyet arz eder.
Cemiyetlerin hem kanı, hem ruhu mesabesindedir ve cemiyette, damgasını
vurmadığı hiçbir müessese yoktur. ahlâk onun eseridir, seciye ve şahsiyet
onun eseridir, sanatın her dalında onun damgası, tuğrası vardır. Dile en
geniş manada tesir eder. Dilleri koruyan faktördür, terkipte olandır. Ve
milleti millet yapan ilk unsurdur..."
Müslümanlık ile Türklük, Et İle Tırnak Gibidir
Merhum Başbuğ Alpaslan Türkeş Bey bu konuda şunları söylüyor: "Pek az
olmakla birlikte, bazı kimselerin millîyetçilikle İslâmiyet'i çatıştırmaya
çalıştıklarını görmekteyiz. Böyle bir tutum yanlıştır, abestir, cahilliktir.
Şuurlu bir şekilde yapılıyorsa ihanettir, nifaktır. Mücadele
farklı, hatta birbirine düşman mefkûreler arasında olur. Hâlbuki Türklükle
İslâmiyet, bin yıldan beri aynı mukaddes potada kaynaşmış, etle tırnak
misali ayrılması imkânsız bir hale gelmiştir. Türk milleti Müslüman olmakla
içtimai nizamın ve dini hayatın en yüce değerlerini kazanmış ve Müslümanlık
da Türk milleti ile, emsalsiz yiğitlik ve iman aşkına sahip bir mücahit
bulmuştur. Milyonlarca Türk evladı, Bir gül bahçesine girercesine kara
toprağa girmiş ve şahadet şerbetini içmiştir. Türk müsün, Müslüman mısın?
Gibi sorular cehaletten ileri geliyorsa aptalcadır, aksi takdirde
haincedir.(Türkiye'nin Meseleleri, sh:32.)
Her şeyden önce millîyetçiliğin manevîyata dayandığının altını çizelim,
sonra devletin nasıl olması gerektiğini görelim:
Millî kültüre ve dini ahlâka dayanmayan bir devlet sadece ahlâksız değil,
gayri insanîdir. (Bilindiği gibi, Devlet kavramı, iki kısma ayrılır. Biri
"mücerret" devlet ve diğeri müşahhas devlet. Burada kastedilen "müşahhas"
devlettir. Yani devleti idare eden kişiler, şahıslar.)Çünkü şu bir hakikat
ki, ahlâk kurallarına riayet etmeyen bir insan topluluğu düşünülemez.
Millîyetçiliğin şartı ve esası ahlâk ve manevîyat olduğuna göre, millîyetçi
devlet de böyle olacaktır.
Manevîyat ve ahlâk, millîyetçiliğin dayandığı temel ve şart olduğuna göre,
manevîyat ve ahlâk olmayınca millîyetçilik de olmayacaktır. İslâm manevîyat
ve ahlâkı, Türk Milleti'nin maddi-manevî bütün varlığına o kadar nüfus etmiş
ve Türk Milleti'nin ahlâk inancı, İslâm ahlâk ve faziletiyle o kadar
kaynaşıp yoğrulmuştur ki, sinesinden Allah inancı çekildiği zaman; Türk
milleti İslâm'dan ayrıldığı zaman ne Türklük kalır, ne millet, ne devlet
kalır; hepsi yıkılır, yok olur.
Bir çocuk romanında Allah inancı hakkında yakışıksız, çirkin ifadeler
kullanılması üzerine, Türk millîyetçilerinin ileri gelenlerinden merhum
Nihal Adsız Bey, Türk toplumunun temel dayanaklarından birinin de Allah
fikri olduğu, o yıkıldığı zaman Türklüğün de yıkılacağı gerçeğini ne güzel
ifade ediyor:
"Ey bu toprak için Allah diye bağırarak can verenlerin soyundan gelenler:
Ey, dokuz asırdır Allah uğrunda gaza(savaş) edenlerin nesilleri! Yeni yeni
uyanan yavrularımıza, bu kızıl düzenler ve dolanlarla, Tanrı'nın ne yolda
tahayyül ettirildiğini görüyorsunuz. Aldanmayın. Maksat Türk cemiyetinin
temel dayanaklarından biri olan(Türk Milletinin bel kemiği ve can damarını
teşkil eden S.T.) Allah fikrini yıkmaktır. Allah düşüncesi, yurt ve millet
sevgisi, ahlâk duygusu ve aile bağları yıkıldıktan sonra geriye ne kalır?
Her yabancı istilayı kabule hazır, hayvanlaşmış bir yığın!(Nihal Adsız, Türk
Ülküsü, sh:112)
Biliyor musunuz, değerli okuyucu, din adına din dışı düşünen ve
yazanlar,yıllar boyu, dergilerinde, gazete ve kitaplarında merhum hocamız
Adsız Beyi,dinsizlikle itham etmişlerdir. Allah için sorarım: Bu kadar güzel
sözlerin sahibi olan bir insanın(haşa!) dinsiz olması mümkün mü?.. Yüce
dinimiz İslâm'ın mukaddes sarayına, bahçe kapısının anahtar deliğinden
bakanlar, gördüklerini kabul, göremediklerini ret edenler için elbette ki
mümkündü.... Allah'ın dinini, gerektiği şekilde bilmeyen ve manevî
sorumluluk hissetmeyen insanlar için"Din adına dinsizlik" yapmak kadar kolay
ne olabilirdi?!Öteden beri, bu gibi kimseler, işlerine geldiklerini cennete;
gelmeyenleri de cehenneme göndermişlerdir. Bir çok konuda olduğu
gibi,doğrusu bu hususta da haddinden fazla cesur hareket etmişlerdir...Biz,
bu gibi insanların, cesaretlerinin kaynağında, cehalet olduğunu çok iyi
biliyoruz. İşte dere-tepe dümdüz gitmelerin sebebi budur. . Çünkü.
Cesaretlerinin kaynağında hep o vardır...Cehalet...Beyin ve kalp fakirliği,
niyet sakatlığı.. Cahil insan,.aklına geleni yazar ve konuşur. İlim sahibi
insan ise, bin düşünür; bir konuşur. O bilir ki, "Konuşmak, ses çıkarmak
demek değildir. Konuşmak; bilmektir, sevmektir, acımak ve paylaşmaktır...
Beyniyle, kalbiyle, niyetiyle İNSAN(gibi) olanlar, ağızlarından çıkan her
bir sözün ve içlerinden geçirdikleri her güzel şeyin; "KİRAMEN
KATİBİN"(Yazıcı melekler) tarafından deftere geçirildiğini de bir an olsun
akıllarından çıkarmazlar. Bunun için o insanlar, her yerde her zaman ve
herkese karşı daima dikkatli, rikkatli, terbiyeli ve edepli hareket ederler.
Eski Hayatından Dönmüş, Fakat Her ne Hikmetse İslâm'a Dönememiş
"İslâm'ı sadece ibadet çerçevesinde tanıyan "32 FARZ MÜSLÜMANLARI " her
nasılsa bir gün bir kürsü aslanına rast geliyor. O güne kadar duymadığı
şeyleri duyuyor. "Adam doğrudan doğruya Kuran'ı Kerim'den söylüyor(?!)"
inanmamak mümkün mü? (Haşa) Kuran'a mı karşı gelsin? "Vay be! Biz şimdiye
kadar uyumuşuz; bizi uyutmuşlar" diye düşünüyor ve biranda afsunlanıveriyor.
Karnı da artık biraz doydu ya, ahreti düşünebilir artık! Gayri sokaklar,
meclisler, mescitler onundur. Bir başka çeşit daha var, İslâm'ı hiç
tanımadan yaşarken (hatta karşı iken) bir gün bir cihat ehli (!) ile
karşılaşıyor. Tutunduğu dallar elinde kalmıştır. Hayatından pek memnun
değildir. Kahramanımızdan da o ana kadar duymadığı değişik şeyler
dinlemiştir. Birden gerçekleri kavrayıveriyor ve hayretler içinde kalıyor.
"Demek ki ben dünyadan habersiz yaşamışım. Bu güne kadar bilmem kimler için,
neler için bağırdım da elime ne geçti? İşte yol budur!" deyip kervana
katılıyor. Artık onu tut tutabilirsen! Sanki o hızı ile geçmişini de
affettirecek!.. Eski hayatından dönmüş, fakat İslâm'a dönememiş olduğunun
farkına bile varamayacak kadar hızlı bir mücahit (!) oluvermiştir. Aslında
düne kadar bu adam meyhaneye kimseyi sokmazdı, artık camiye kimseyi kabul
etmiyor.
İSLÂMİYET,
TÜRK MİLLETİ'NİN CAN DAMARI VE BEL KEMİĞİDİR-2
Bir de İslâm aşkı ile harekete katılanlar var.
Gayeleri için her vasıtayı mubah sayan efendileri sayesinde kısa zamanda,
farkına bile varamadan gaye ile vasıtayı değiştiriveriyorlar.
Bundan sonraki mücadeleleri artık partisi, derneği, ağabeyi, büyüğü içindir.
Zamanı, zemini, şartları, imkânları, ihtimalleri hiç hesaba katmadan,
katılması gerektiğini bile düşünmeden hareket eden güruhun ruh halleri bir
tahlile tâbi tutulacak olsa karşımıza kimler çıkar! Yani, güruh bünyesine
kimleri toplar?
1) Gayrımemnunları
2) Şahsiyetinden kaçanları
3) Şahsiyet arayanları
4) Topluma uymayanları
5) Bir baltaya sap olamayanları
6) Cahilleri
7) Sabit fikirlileri
8) Bedenen veya aklen sakatları
9) Bencilleri
10) Bunalımı olanları
11) Suçluları
12) Ailevi geçimsizliği olanları
13) Hayal kırıklığına uğrayanları
14) Kendisinde büyüklük vehmedenleri
15) Destek arayanları
16) Maddi sıkıntı çekenleri
17) Gafilleri
Bilgili, kültürlü, ihlaslı, imanlı, samimi, sevdalı... olanları istisna
ederek diyorum ki; işte mukaddes değerlerimizi kullanarak mukadderatımıza
hükmetmek isteyenler bunlardır. (H. Eravşar, Tercüman Gazetesi, Avrupa
Baskısı, 25 Şubat 1993)
Eğer Malzemen Doğru Olsaydı, Eşyan Böyle Eğri -Büğrü Olmazdı
Geçen gün bir mobilyacı imalathanesinde, müşteri ile usta tartışıyordu.Belli
ki müşteri, yapılan eşyayı beğenmemişti. İleri-geri konuşuyordu...
Mobilyacı, muhatabına, sözlerin bitti mi diye sordu. Evet, bitti ne olacak
cevabını alınca: Hiçbir şey olmayacak, sadece bir çift sözüm var. Eğer bana
getirdiğin malzeme eğri-büğrü olmasaydı, beğenmediğin şu eşya böyle
çarpık-çurpuk olmayacaktı. Eğri ağaçtan doğru ve düzgün bir eşya çıkmıyor
ki.
Şunu Demek İstiyorum,
İçinde bulunduğumuz bu sistem ne yazık ki fikren, ruhen ve beden sağlam
insan yetiştirmedi. Dindarlar, dini hayat yaşadıklarını zanneden insanlar
öyle de, peki, ya başkaları..... Din adamları eksik de, avukatlar,
doktorlar, hakimler, hekimler, öğretmenler. siyasetçiler, ticaretçiler.-
ALLAH aşkına söyleyin- Onlar çok mu farklı?!.. Bize göre, yalnız dindarları
ve din adamlarını yargılamak ve gözleri yalnız Din Görevlileri üzerinde
odaklandırmak en hafif bir ifadeyle insafsızlıktır.
Ne Yapalım Elimizde Bundan Başka Bir Malzeme Yok ki!!...
Böyle bir sistemde insan mı yetişebilirdi....İçinde bulunduğumuz bu sistem,
dört ayaklı canlıları bile mutlu edememiştir. Eşref-i mahlukat olan ve
yeryüzünde Cenab-ı HAKK'ı temsilen bulunan insanı, nasıl mesut edebilecekti.
Hayır, edemedi ve edemeyecek de..
Olmadı...Başaramadık.
(Burada Kastettiğimiz sistemdir. Rejim değil! Lütfen, siyah ile beyaz kadar
birbirinden farklı olan bu iki kavramı birbirine karıştırmayınız!.! Bu
milletin Türk milletinin rejimle - DEVLETLE VE DEVLETİ MEYDANA GETİREN MİLLİ
VE MANEVİ UNSURLARLA ne dün sıkıntısı vardı ve ne de bugün... Yarınlarda da
olmayacaktır. Bakın elin adamı, bizde hakim olan bu rejimle, (Cumhuriyet,
demokrasi ve laiklik) ülkelerini baştan sona kadar (insan ve insan dışındaki
canlı ve cansızlarıyla) cennetleştirmişlerdir. İşte bunlardan biri olan
Hıristiyan ülkesi Almanya.. Biz nasıl oldu da dünya cenneti diyebileceğimiz
vatanımızı cehennemleştirdik! Söyler misiniz bana, Tanzimat sonrasında,
beyniyle, kalbiyle ve niyetiyle insan gibi İNSAN yetiştirebildik mi?.. İyi
İnsan, samimi Müslüman ve dürüst ve namuslu
vatandaş,tabii ki var.. Ama çok az....Bilindiği gibi, sosyal kavramlarda
örnekler genelden verilir. İstisnalar bahis mevzu edilmez. Meselelerin
meselesi olan insan meselesinde biz, bir türlü sınıfımızı geçemedik.
Aramızda, İyi insanların, kaliteli ve seviyeli Müslümanların; vatanına,
milletine, devletine karasevda ile bağlı vatandaşlarımızın sayısı
sanıldığından çok azdır. Eğer böyle olmasaydı, KUTSAL VATAN TOPRAKLARINDA
"HAİN" KİRACILAR GİBİ DAVRANAN VE YAŞAYAN İNSANLARIN SAYISI, YÜZDE ELLİLERDE
SEYREDEBİLİR MİYDİ?!!
Yutkunmayın, konuşun, cevap verin: SEYREDEBİLİR MİYDİ!??
Ne dersiniz?!....
İsterseniz bu hususu, bir başka vakit derinliğine ve genişliğine konuşalım.
O halde, şimdilik izninizle geçiyorum....
Evet, "Tanzimat, kavuğu, sarığı atmış, yerine fesi getirmişti. Amma,
kafaların içine, bir millî hamleyi gerçekleştirecek aşkı ve himmeti
getirememiş, o tarihi ve manevî ateşi uyandıramamıştı. Dini unutan dünya,
hali ile insanı da unuttu. Başıboş kalan insan da,
kendisine sahip çıkan sakat ve sapık ideolojilerin kucağına atılır oldu.
Dinsiz dünya için, insanoğlunun yalnız maddesi vardı. Hamurunun mayası olan
imandan mahrumiyeti, yarı varlığını kaybetmesi demekti. İşte yarısı zinde
yarısı felçli olan, dengesiz dünyanın ayak sürüyerek yürüyen Türk münevveri
de, ne yazık ki artık bu sarsak adımlarla bir şuurlu
gayeye koşmaktan uzak bulunuyor. Onun için de işte, tek ayakla kalmış Türk
aydınının kolduk değneği, o menfi ideolojilerdir"
Bu İnsanların Bir Çoğunun Yaptıkları İbadet Kibirlerini Eriteceği Yerde
Taassuplarını Artırmıştır.
Bekir Topaloğlu Bey, üzerinde durduğumuz ve çok çok müşteki olduğumuz konu
hakkında çok önemli tespitlerde bulunuyor ve şunları söylüyor: "Türkiye'de
İslâm'ın nurundan mahrum olanlar bir yana, geride kalan ve Müslüman olan
büyük bir çoğunluğu ikiye ayırabiliriz: Bunlardan bir kısmının Müslümanlığı
isimden ibaret kalmış, ibadetle, dini hayatla ilgileri hemen hemen
kesilmiştir. Belki yılda bir iki bayram namazı kılarlar. Böylelerinin sayısı
maalesef pek de az değildir.
Bu gurubun dışında kalanlar derece derece ibadetlerine devam eden
kimselerdir. Bugünkü teşkilatıyla din adamlarının hitap sahasına girenler
bunlardı. Fakat içlerinde öyleleri var ki, yaptıkları ibadet kibirlerini
eriteceği yerde taassuplarını arttırmıştır. Bunlar kendilerinin hiç şüphesiz
cennete gideceğini, onlar gibi olmayanların yerinin de cehennem olduğunu
sanırlar. Bu kanaate varmalarında dinledikleri vaiz ve hatiplerin büyük
tesiri olsa gerek. Tıpkı bazı "esnaf" mevlithanlar gibi bazı vaiz ve
hatipler de konuşmalarında daima hislere hitap etmekte ve cemaati uyuşukluğa
sevk etmektedirler. Bunların bir elinde cennet, bir elinde cehennem varmış
gibi, umumiyetle camiye gelip kendilerini dinleyen ve maddeten, manen taktir
edip mükâfatlandıranları cennete gönderirler, geri kalanların yeri ise hiç
şüphesiz cehennemdir.
İşte bu telkin, cemaatte mesuliyet hissini kaldırmış, onları diğer insanlara
karşı kötü niyet sahibi ve mutaassıp yapmıştır. Halbuki gerçek şu: İnsan
olarak olgunlaşmak, Allah'a yaklaşmak için mutlaka son peygamberin Allah'tan
alarak tebliğ ettiği yoldan yürümek şarttır. Yani kulluk etmeden, dini
hayata girmeden olgunlaşmak mümkün değildir, çünkü başka yol yoktur.Fakat
şüphe etmeyelim ki alışkanlık, görenek, gösteriş ve benzeri sebeplerle namaz
kılıp, oruç tutmakla yüksek mertebeye çıkılmaz, kurtuluşa erişilemez.
Kuran'ı Kerim'de:
MUHAKKAK Kİ NAMAZ, İNSANI ÇİRKİN ŞEYLERDEN VE KÖTÜLÜKLERDEN ALIKOYAR.
(el-Ankebut, 45) buyurulmuştur. Şu halde düşünmek lazım, kıldığımız namazlar
bizde aynı tesiri yapıyor mu? Kötülüklerimizi eksiltip içimizdeki
karanlıkları dağıtıyor mu? Eğer cevap menfi ise, demek ki dini hayata
girememişiz."
Bu dinde bilgili, ilgili, samimî olmak lâzım vesselâm! Bu FEVKALADE önemli
meziyetlerle, öncelikle din adamlarını teçhiz etmek mecburiyetindeyiz. Çünkü
onlar bu dini bizlere öğretecek, anlatacak, sevdirecek kapasiteye maalesef
sahip değiller. Hatıralarından başka bildikleri ve konuştukları fazla bir
şeyleri yok. Bilgili ve kültürlü olduğunu zannedenler ise, yıllar boyu
bağırıp çağırmaktan başka bir şey yapmadılar. Kendilerine saygı duyup
dinleyenlerin beyinlerini, din adına, daha iyi Müslüman olma adına kin ve
nefretle... Doldurdular. Devam Edecek
HAYIR! HAYIR!.. DİN BU DEĞİL...(1)
Yazıma bir gerçeğin altını çizerek ve büyük harflerle yazarak başlamak istiyorum.".
Efendim, BENİM VATANIM, BENİM MİLLETİM, BENİM DEVLETİM ilâh. demeden
-diyemeden- milleti millet, devleti devlet yapan mukaddes kavramları, en içten duygularla haykırmadan "BENİM DİNİM, BENİM PEYGAMBERİM .demek mümkün değil.. Çünkü Vatan, bize ait olmadan, başımızda DEVLET BABA bulunmadan "BENİM." "BİZİM.." sözcüklerini kullanmak-kullanabilmek- çok zor. Bu yüzden Müslüman'ın hayatında milli kavramların yeri ve önemi sandığımızdan çok çok büyük. Bunun için olsa gerek: İki cihan Nebisi:
"ELVATANU ELVATAN, HUBBÜLVATANI MİNELİMAN" demişlerdir. Vatan.vatan.Ahh vatan..her zaman her yerde vatan.Her şeyden önce vatan..İlla vatan.Çünkü;
VATAN SEVGİSİ İMANDANDIR.
Cenab-ı Resulün, 27 defa sefere iştirak etmelerinin sebepleri arasında vatan müdafaası da vardı. Bir başka ifadeyle, kutsal topraklara dört elle sarılıp; işte burası "BENİM VATANIM" deme ve orada sonsuza kadar nefes-alıp-verme arzusu mevcuttu.
Vatan Nedir, Ne Değildir.
İzninizle bu konu üzerinde biraz daha fazla durmak istiyoruz.
Dostlar,
İslam esaslarına göre vatanın taşıdığı mana o kadar büyük ve önemlidir ki, Kur'an-ı Kerim, VATAN EDİNME İLE İMAN EDİNMEYİ bir arada, hem de vatan sahibi olmayı öne alarak zikretmektedir. Yurdundan çıkarılan Mekkeli Müslüman Muhâcirleri sıcak aguşlarını açarak karşılayan ve onlara bir çok iyilik ve yardımlarda bulunan Medineli Müslümanlardan bahsederken Cenab-ı HAKK şöyle buyurur:
"ONLARDAN ÖNCE YURT VE İMAN EDİNMİŞ OLAN KİMSELER KANDİLERİNE HİCRET (göç) EDENLERE SEVGİ BESLERLER.(Haşr sûresi, âyet:9)
Evet yurt ve iman!....Bu iki nimetin sahibi olan insandan daha mutlu daha bahtiyar kim olabilir ki..
Yüce Rabbim, BİZİ BU DÜNYADAN VATANSIZ ÖLÜM SONRAKİ HAYATTA İMANSIZ BIRAKMASIN!...
"Vatan sadece bir toprak parçası değildir. Vatan bir milletin hem toprağı, hem maddi manevi kıymetlerinin bir hazinesidir. Mukaddesat bir ruh ise vatan onun bedenidir."
Bir başka âyeti kerimede Yüce ALLAH:" KUDRETLİ VE BASİRETLİ KULLARIMIZ İBRAHİM, İSHÂK VE YÂKÛB'U AN. ŞÜPHESİZ, BİZ, ONLARI, KATIKSIZ OLARAK YURDLARINI HATIRLAYIP; ONUN İÇİN ÇALIŞMALARI VE ONA HİZMET ETMELERİ İÇİN HÂLİS KİŞİLER KILDIK.(Sâd sûresi, âyet,45-46)
Merhum üstat Hasan Basri Çantay bu iki âyet-i naklettiğimiz gibi manalandırdıktan sonra bir de altına şöyle bir dip not koymuştur."Bu âyet-i kerimedeki (Edddâr)ı bir çok müfessir"âhiret yurdu" diye tefsir etmişlerdir. Halbuki bunda "ahiret" kelimesi ve kaydı yoktur. Lafız bizim verdiğimiz meâle daha uygundur. Burada vatan perverliğe de beliğ bir teşvik vardır. ALLAH'ü a'lem (H.Basri Çantay, C,2 S: 817)
Bu ayet-i kerimenin meâli şerifini geniş ve açık olarak şöyle ifade edebiliriz:"Ey Muhammed (sav.) ve ey Müslümanlar, kuvvet ve basiret sahibi olan İbrahim, İshâk ve Yâkûb Peygamberleri hatırlayın ve düşünün ki, biz âzimuşan onları, yurtlarını, hatırlama ve düşünme, dolayısıyla yurtlarını sevme ve onun için çalışma hâlisliği ile hâlis kıldık, siz de onlardan ibret alarak yurdunuzu hatırlayın ve düşünün, yurdunuzu sevin ve onun için çalışın Çantay'ın dediği gibi bu ayet-i kerimede "âhiret" kelimesi ve kaydı olmadığından, Hicret
âyetlerinde olduğu gibi, burada da "dâr", (yurt) kelimesi doğrudan doğruya dünyadaki "yurt" ve "vatan" manasındadır. Çünkü "âhiret yurdu" kast edildiği zaman ikinci bir ek ile birlikte izâfet halinde, meselâ "Dârr'ul-âhireti" şeklinde veya "ukba" ve "âkibet" kayıtları ile beraber zikredilmektedir. Böyle olmayan yerlerde- ki Kur'an-ı Kerim'de çoktur- "Dâr" kelimesi tamamen "yurt" ve "vatan" manasına gelmektedir. Yukarıdaki ayet-i kerimede de böyledir. "Dâr" ve bununun çoğulu da "diyar"dır.
................
Evet değerli okuyucu, mukaddes kitabımız Kur'an-ı Mibin'de, bu iki âyeti kerimenin dışında, vatan ile alakalı daha bir çok ayet bulmamız mümkün. Evet Müslüman Türk için vatan; inanç ve imanın, ırzın ve namusun, ilmin ve irfanın, faziletin şeref ve onurun, hak ve adaletin, maddi ve manevi emanetlerin korunduğu yerdir. Bu kutsal değerlerin yaşatılıp korunduğu
yerde, yer de şüphesiz kutsaldır.
Bunun için şâir: demiş ki:
"Canı, cânânı, bütün varımı alsın da hüda,
Etmesin, tek vatanımdan beni dünyada cüda."
Sevgili kardeşlerim,
Anlatmaya çalıştığımız manada vatan, bizim canımızdır, her şeyimizdir. Toprağın altında bizim için bunca şehit, üstünde koca bir neslin kurduğu yüce bir medeniyet vardır. Vatansız kalmak veya vatanı kötü ellerde görmek, Türk Milleti için balığın sudan çıkması gibidir Onun için şairin aşağıdaki mısralarına canı gönülden" Âmin!..".diyoruz.
"Ya dağıt kimsesiz sürünü,
Ya vatansız bırakma ALLAH'ım!
Bizi sen, sevgisiz, susuz, havasız,
Ve vatansız bırakma ALLAH'ım!
Müslümanlıkla yoğrulan yurdu,
Müslümansız bırakma ALLAH'ım
(Arif Nihat Asya'dan)
Din Bir Bütündür.
Evet, "İSLAM BİR BÜTÜNDÜR. VATAN, MİLLET, DEVLET, BAYRAK. BU BÜTÜNÜN BAŞTA GELEN BİRER MUKADDES UNSURLARIDIR.
İşte bunun için;
Türk Milleti'ne, özellikle de Türk çocuklarına bu dini bu ulvi nizamı bir bütün olarak tanıtmak, öğretmek zorundayız.
Hayır! Bunu şu ana kadar yapmadık, yapamadık.. bugünde yapamıyoruz. Zira biz,. İslam Dinine tek taraftan yaklaşıyor ve ona sadece tek cepheden bakıyoruz. Bunun içindir ki, ondan İslam Dini'nden öğrendiklerimiz bizi ayakta tutmaya yetmedi. Bu Sebeple TÜRK MİLLETİ'NİN BİRLİK VE DİRLİĞİNİ, VATANIN BÖLÜNMEZ BÜTÜNLÜĞÜNÜ, DEVLETİN BEKASINI SAĞLAMAK HUSUSUNDA İSLAM ECZANESİNDEN KAFİ MİKTARDA İSTİFADE EDEMEDİK! .
Camilerde Verilen Vaaz ve Nasihatler
İşte camilerimizde sunulan vaazların hali..televizyon kanallarımızda din adına yapılan sohbetlerin kalite ve seviyesi. Peygamberimizin ve O'nun sahabelerinin hayatı...Ermişlerin-erenlerin yaptıkları.Hikayeler.hikayeler.Üç beş dakika içinde ifade edilebilecek bir meseleyi dakikalarca- ballandıra ballandıra-vurguluya vurguluya altını çize çize anlatma iştiyakı. Veya hastalığı.
Biraz önce mahalle camimizde merkezden verilen vaazda Hoca Efendi, Peygamberimizin hayatından bahsederken, şu iki örneği verdi. Bunlardan biri, İmam-ı Birgüvi,. Şanlı Resulünün karpuzu keserek mi yoksa kırarak mı yediğini bilmediği için, hayatı boyunca karpuz yememiş. Diğeri de Türk Milleti'nin çoban yıldızı olarak kabul ettiği Ahmet yesevi de, 63 yaşına geldiğinde, cihan Nebisinin bu yaşta vefat ettiğini düşünerek, O'na olan saygı ve sevgisinden ötürü, yaşamaktan utanmış kendisine toprağın altında bir yer hazırlatmış ve hayatının
sonuna kadar orada toprağın altında yaşamış. Vallahi dostlarım, ne diyeceğimi ne söyleyeceğimi bilemiyorum.Ve bu anlatılanların doğru olmadığını düşünüyorum.İki cihan peygamberinin büyüklüğünü anlamak ve anlatmak için, bunlara bu verilen örneklere ihtiyaç olmadığını zannediyorum. Bir Ahmet Yesevi ki, yaşadığı devrin yıldızlarından biridir. Mensup olduğu toplumun ona su, hava, ateş kadar ihtiyacı olduğu bir zamanda elini-ayağını çekerek, kalemini kitabını terk ederek toprağın altında ne işi olabilirdi..Akıl, izan..bunun neresinde.
"Utancından" dolayı toprağın üstün yaşamak istememiş. ALLAH..ALLAH.. Yahu toprağın üzerinde adam gibi yaşamak, beyinlerden beyinlere; gönüllerden gönüllere koşmak dururken, insanın ne işi olabilir aşağıda.. Dedim ya anlamıyorum..Anlatamıyorum...
O Peygamber ki; “İNSANLARIN HAYIRLISI, İNSANLARA HİZMET EDENDİR” derken..
İşte bunları düşündüğümde, din adına yazılan ve konuşulanların bir çoğunu aklım kabul etmiyor, kalbim, gönlüm vicdanım ret ediyor..Bir şey daha dikkatimi çekiyor. Efendim,Hz. Muhammed (sav) ALLAH'ın Habibi ve elçisidir.
Bizim de örneğimiz ve önderimizdir...İki cihan peygamberimizdir. Bu itibarla biz O'nu çok çok seviyoruz; kavli ve fiili sünnetlerini mümkün-mertebe yaşamaya ve yaşatmaya çalışıyoruz. O'nu, sevgili Resulü, yerde-gökte.dünyada ve ukbada
kim sevmez ki.
HAYIR! HAYIR!.. DİN BU DEĞİL...(2)
Bunları söyledikten sonra, şunu paylaşmak istiyorum. Her ne hikmetse, İslam
dinini, yazan, konuşa ve öğretmek isteyenlerin bir çoğu, yazılarında ve
sözlerinde daha çok şanlı Peygamberimize ve O'nun mübarek hayatlarına yer
vermektedirler. . Sürekli ondan O'nun ahlakından, O'nun yaşadığı
Asrısaadetten bahsetmeleri bunun bir göstergesidir.... Buna mukabil yüce
ALLAH'a ve O'nun zatına ve sıfatlarına ve biz kullarına karşı olan ilgisine,
sevgisine, merhametine vs. fazla yer verilmiyor.. Ne dersiniz?.. Bir diğer
örnek. Camide veya cami dışında "MUHAMMED" (sav) geçtiğinde, hepimiz büyük
bir şevkle salavatı şerife getiriyoruz. Bunun bir vecibe olduğu biliyoruz..
Fakat ALLAH(c.c.) ismi geçtiğinde aynı şeyi maalesef göstermiyoruz. Burada
bir sessizlik, bir durgunluk göze çarpıyor. Galiba biz, bu konuda da"
dengeyi" sağlayamadık. Bir başka örnek. Bu gün Türkiye'de kitapçılık
piyasasında, sayılmayacak kadar iki cihan Nebisinin hayatıyla ilgili eser
var. Buna karşılık yüce Yaratıcımızla alâkalı kitap yok denecek kadar az..
Acaba sahanın uzmanları buna ne dereler, ne söylerler. Bu konu, oldum-olası
içimde bir ukdeydi. Daha fazla saklamak istemedim. Bunları söylerken rahat
değilim. Yanlış anlaşılmaktan çekiniyorum. Korkuyorum....Yoksa Yüce HALIKK
içimizi-niyetimizi..bunları ne maksatla paylaştığımızı bizden çok çok daha
iyi biliyor ve görüyor.
Camilerimizde yapılan konuşmaların mutlaka yarısından fazlası Peygamber ve
O'nun sahabelerinin hayatın ayrılmakta. Bunları duymaya, okumaya tabii ki
ihtiyacımız var. Ama biz bunlarla birlikte başka konuları da bilmeye
öğrenmeye muhtacız. İslam adına yapılan sohbetteler de hakim olan düşünce
bu. Bunun dışında fazla bir şey yok bulamıyoruz. ALLAH'ın Dini ile ilgili
yapılan konuşmalar, kaleme alınan yazılar-üç aşağı-beş yukarı hem bu minval
üzere devam ediyor..
Kıssalar kıssalar... yaşandığı sanılan olaylar..
Tamam kardeşim, anladık. Diyelim ki bunlar.(aslında birçoğu sonradan
uydurulan şeyler.) İslam Dini içinde yer almış önemli meseleler... Fakat
benim dinim, bin yıldan beri, şan ve şerefle hizmetinde bulunduğum,
bayraktarlığını yaptığım, sesini ve nefesini şarktan-garba; Doğu'dan Batı'ya
taşıdığım nizamım yalnız bunlardan; -evirip-çevirip- allandırıp
pullandırdığınız bu hikâyelerden teşkil etmedi ki.. Neden, bu dinin diğer
başka kavramları üzerinde (Vatan, Millet, Devlet, Bayrak,Sancak ve Tarih
gibi.) durmuyorsunuz?! Kur'an-ı Kerim'de ilim ve bilimle; teknik ve
teknoloji ile alâkalı bine yakın âyet var. Kitap-ı Kerim 640 yerde (dolaylı-
dolaysız)insandan bahsediyor. 450 civarında âyette de ahlâktan, edepten,
haysiyetten- şereften, birlikten ve dirlikten söz edilmektedir.. Onda,
mukaddes kitabımızda vatan, millet, tarih, devlet ile ilgili de çok sayıda
mesaj var. Biraz önce birkaç tanesini gördük.. Biraz da bunlardan bu mübarek
kavramlardan bahsetseniz olmaz mı?! Günah mı olur, bu millete vatanı
tanıtsanız, milleti öğretseniz ve onun milletin birlik ve beraberliğinin
önemi anlatsanız; Türk Devleti'nin ne gibi şartlar altında kurulduğunu,
temelinde 450 bin şahidin kanı bulunduğunu kafalara -gönüllere
perçinleseniz, dünya mı yıkılırdı.. Kurtuluş Savaşı'nın- Milli Mücadelenin
muhteviyatından uzun uzun bahsetseniz..Mustafa Kemal Atatürk'ün ve O'nun
silah arkadaşlarının bu milletin dini, dili ve mukaddesleri için neler
yaptıklarını ve bu millete hür bir vatan ve bağımsız bir devlet bırakmak
için nasıl fedakarlıklarda bulunduklarını ayrıntıları ile birlikte etraflıca
takdim etseniz olmaz mı?!...Evet bir çoğunuz Atatürk'ün ismini ya ağzına
almıyor, almak zorunda kaldığında dilinin ucuyla-zoraki- telaffuz ediyor..
Anlamadığımız,, farkında olmadığımız mı zannediyorlar. Niçin..böyle
yapıyorsunuz?.Yoksa korkuyor musunuz, kimden?... Tabii ki TÜRK DEVLETİ'NDEN
değil! O halde kimden- kimlerden. Cemaat liderinizden mi, büyüklerinizden
mi?!. Söyleyin, hangi ağabey denilen bezirgandan, konuşun, gizlemeyin
yutkunmayın, kimden. Yahu ULUSAL BAYRAMLARIMIZ' DA bile, milli değer ve
kıymetlerimize ve TARİHİ şahsiyetlerimize temas etmemek için ne yapacağınızı
şaşırıyor ve köşe-bucak kaçıyorsunuz!..
Sayın Diyanet İşleri Başkanı! Milli Bayramlarda, görevliler tarafından Cuma
günü camide okunması için, kurumunuz tarafından hazırlanman hutbelerde neden
daha çok milli kavramlara ve o günleri bize armağan eden Gazi Mustafa Kemal
Atatürk'e daha fazla yer verilmiyor. Vaizler tarafında bu günler, milli
Bayramlar takip edilmeli bu insanlar o gün ki sohbetlerinde adı geçen konu
üzerinde yoğunlaşmalıdırlar.. Başka türlü bu dini ve bu dini oluşturan milli
ve manevi kavramları bu millete tanıtmak, öğretmek ve dolayısıyla sevdirmek
mümkün değildir.
Hayır, bunlar yeteri kadar yapılmıyor. Arada-sırada temas edenler olmuyor
değil. Ama, yetmiyor. Çünkü bir kaç cümle ile üzerinden geçiliyor "tema
edilmedi" denilmesin. Hepsi o kadar.
Dengeli Beslenme..
Beyefendi, bilmelisiniz ve mutlaka biliyorsunuz. "Dengeli beslenme" kavramı
sadece biyolojik yapımız için geçerli değil;. İç dünyamız, ruh âlemimiz için
de adı geçen kavramın yeri ve önemi oldukça büyüktür.
Bu itibarla İslam dinini bu millete öğretirken milli ve manevi mefhumları
bir arada vermek zorundayız. İnsan beyninin ve kalbinin her ikisine de -aynı
oranda- ihtiyacı var.. Bu gerçeği vaizlerinizin ve din uzmanlarınızın bilmek
mecburiyetinde, olduklarını hatırlatmak isteriz.
Din Adamları, İslam Tebliğcileri
Hayır! Bunu yapmıyorlar. Niçin yapmadıklarını neden MİLLİ MESELELERE
deyinmediklerini bilmiyorum bilemiyorum.. Her halde bunlar hakkında, yeterl
bilgileri olmadığı için, İslam Dini'nin bu cephesi "milli cephesi" üzerinde
durmuyorlar. İyi güzel de, niçin öğrenme ihtiyacı hissedilmiyor..Bu konuda
kültür dünyamızda çok sayıda eser var. Bunlardan birkaç tane temin etseler,
altını çize çize okusalar, bu mevzudaki eksiklerini gidermiş olsalar ve daha
sonra öğrendiklerini beyinlerine ve gönüllerine yerleştirdikleri bilgileri
cemaatleriyle dolu dolu paylaşsalar kötü mü olur, Beyefendi! . ALLAH'ın evi
olan mübarek cami kürsülerinde ve televizyon ekranlarında konuşma imkânı
bulan arkadaşlarımız mutlaka bu hususlara da dikkat etmek zorundadırlar..
Bunlar afakî şeyler değil..
Bu işi yapan, ilâhî nizamı insanlığa anlatan, yazan-çizen dostlarımızın
kitaplıklarını gördüğümüzde, her defasında dinimiz, vatanımız, milletimiz ve
devletim adına üzülmüşüzdür.. Çünkü Belli- başlı eserlerin dışında(ki
bunların sayısı da yüzü bulmuyor) aralarında bir tane bile söz konusu
hususlarla alakalı kitap yoktu. .Bu durum, her Türk münevveri gibi bizi de
kara kara düşündürmektedir. Niye yok kardeşim, söyleyin o süslü-püslü
raflara sıraladığınız kitaplar arasında niçin bir Ziya Gökalp'in, Seyit
Ahmet Arvasi'nin, Osman Turhan'ın, Erol Güngör'ün, Cemal Kutay'ın, İsmail
Hami Danışmend'i ve diğer Türk ve İslam büyüklerinin (Cümlesinin güzel
ruhları şâd olsun) kitapları yok. Bir din, ilim, irfan(!) adamının evinde
merhum Atatürk'ün NUTKU bulunmaz mı?!... Onu, okumadan, bu muhteşem eserle
tanışmadan ondan yeteri kadar faydalanmadan Gazi Mustafa Kemal'i ve O'nun
arkadaşları ile birlikte verdiği şanlı şerefli mücadeleyi nasıl tanır ve
kimden öğrenebilirsiniz?!.. Alınan üç beş çeşit gıda ile "dengeli"
beslendiğini söylemek sizce doğru mu. Bu kadar az bir bilgi birikimi ile bu
dini, biz "ASRIN İDRAKİNE NASIL SÖYLETEBİLİRİZ?!..!" Beyler!
Bu mantıkla, bu kadar sığ ve yanlı beslenmiş bir beyin, bir gönülle (bizi
affetsinler bunu pek mecbur kaldığım için. söylüyorum) dört ayaklı canlıları
bile mutlu edemezsiniz. Edebildik mi?. İçinizde çağı yakalamış ülkelerde
kalanlar ve oraları yakından bilen tanıyan insanlar var.. Dikkatinizi çekti
mi bilmiyorum. Bu ülkelerdeki dört ayaklı canlılar son derece mutludurlar.
Yağmurun altında, karın üstünde gece ve gündüz geviş getiren keyif yapan
sığırları gördükçe, bizim hayvan dostlarımızı hatırlamışımdır. Bizimkilerin
sırtları taş yarasından, karınları ve bacakları da kirden pislikten
görülmüyor.. Böyle değil mi?...
Efendiler, insanı rahat bir hayat yaşayamayan ülkelerde, insan dışındaki
canlılar da istedikleri gibi yaşayamıyorlar. Bu gerçeği, canlıların
dışındaki şeylerde de görmek mümkün. İşte ormanlarımızdaki ağaçların hali.
Onlar da aynen bize benziyor... kara ve kuru yara-bere içinde. Yüzlerinden
düşen bin parça..
Sokak kedisi ve sokak köpeği kavramı sadece bizim vatanımızda var. Başka
ülkelerde bunarı bulamazsınız, göremezsiniz.
HAYIR! HAYIR!.. DİN BU
DEĞİL...-3-
Neden
Sözümüz Tesir Etmiyor?...
Hep biz konuşuyor biz dinliyoruz...
Onlarca yıldan beri yazıyor ve konuşuyoruz.. İlgi alanımıza giren insanları,
bir adım dahi ileri götüremedik..İslam Dini'nin temizliğe verdiği önemi bile
onlara doğru dürüst anlatamadık, öğretemedik. Doğru değil mi
söylediklerimiz..(Biraz sonra bunları çok daha geniş olarak paylaşacağız)"
Biz bilmiyoruz ki, onlara öğretelim" dediğinizi duyar gibiyiyiz.. Sırtında
temiz bir elbise, boynunda kravatı ve ayakkabıları pırıl pırıl, bir cami
imamına ve bir müezzine, bir vaize rastladığımızda dünyalar bizim oluyor.
Çünkü bu kimseler arasında böyleleri, -içiyle-dışıyla: giyim ve kuşamıyla;
söz ve sohbetiyle; hal ve hareketi ile insana emniyet telkin eden ve
dolayısıyla toplum tarafından sevilen sayılan yok denecek kadar az.
Çok mu zor, bunları uygulamak, güzel giyinmek, kibar ve zarif olmak..edepli
ve terbiyeli bir hayat yaşamak çok mu zor, bilemiyorum..
Hayır! Güzel ve temiz giyinmenin, varlıklı olmakla alakası yok. Bu bir
insanlık sanatıdır. Dikkat ettikten sonra, üç beş takım elbiseyi 15-20 yıl
giyinmek mümkün. Nitekim de giyinenler var..İç dünyası karışık ruh alemi
sağlam olmayan insanlar için dışı temiz tutmak; hal ve hareketi
nezihleştirmek herhalde çok zor olmalıdır..Bütün mesele içe bağlı, beyne,
kalbe ve bunların kaynağı olan ruha..
Devleti Kuran irade
Söz buraya gelmişken, TRT'de sahur programı yapan, değerli insan Doç. Dr.
Emin Işık Bey'e birkaç cümleden mürekkep bir iki istirhamım olacak.
Sayın Işık, ben sizi, gıyaben tanıyorum. Geçmişte müşterek dostlarımız
oldu..Onlardan" İYİ YETİŞMİŞ BİR TÜRK MİLLİYETÇİSİ" olduğunuzu dinlemiştim.
Şimdiye kadar olduğu gibi, bundan sonra da Rabbim bu yolda DİN ve DEVLETE;
VATAN VE MİLLETE hizmet yolunda size güç, size sabır ve size metanet
versin..Ayrıca uzun ömürler diliyorum.
Efendim, itiraf etmeliyim, geçmişte, önemli beyin kaynaklarımızdan biri
DEVLETİ KURAN İRADE isimli eseriniz olmuştur. Hacimde küçük, muhtevada büyük
olan bu kitabınızdan oldukça faydalanmışımdır. Daha sonra da bu eserinizden
yüzlerce dağıttık ve Türk insanının da okumasına vesile olduk..Biz bunu
yıllar önce yaptık. Halen aklıma geldikçe mutlu oluyorum. Çünkü adı geçen
kitaptan Türk Milleti'nin de azami derecede istifade etmiş olduklarına
inanıyorum. (Not: Bunları, mezkur eseri Kalem Yayıncılık(1980) basmış ve
bize kağıtçı Ahmet Bey(Niğde) den intikal etmişti) Sözü şuraya getirmek için
bunları sizinle paylaşmak istedim.
Beyefendi, ailece biz, her sahurda TRT'yi açar ve TRT birde devam eden
sohbetinizi ilgiyle takip ederiz. Şu an kadar seyircilerinizle doğru ve
güzel olan şeyleri paylaştınız. Bunun için başta şahsınıza ve diğer değerli
dostlarımıza buradan teşekkür etmeyi bir vecibe olarak telakki ediyorum.
Muhterem Işık, malum, Ramazan-ı şerifi yarıladık. İnanırımsınız,
sabırsızlıkla "acaba DEVLETİ KURAN İRADE' ye söz ne zaman ve ne şekilde
gelecek diye bekliyoruz. Ne olursunuz, biraz da şu millete, milli
meselelerden bahsediniz. Galiba bunları Başta Türk'ün İslam Dini'ne yaptığı
hizmeti ve bununla birlikte Vatan ve millettin; bayrak ve sancağın önemini
ve bunların dinimiz İslam'daki yerini Ramazanın on beşinden sonrasına
bıraktınız. Eğer kaçırmadıysam, şu ana kadar sohbetlerinizde, bu milli
kavramlardan bir cümle bile geçmedi. Çok şükür, zaman zaman sizin ağzınızdan
"TÜRK" sözcüğünü işitebiliyoruz. Hele, bir ara zatınızın" Biz Peygamberi de
Türkleştirdik" demeniz, gerçekten de takdire şayandı. İçimden ve dışımdan
birkaç kez:ALLAH sizden razı olsun muhterem Hocam" dedim.
Üstadım, şu son yıllarda biz bunları, bu mübarek sözcükleri din adına
konuşan ve yazanların; vatan ve milleti idare eden birtakım iradenin
ağzından duymaya, kaleminden okumaya hasret gittik. ALLAH ve LİLLAH aşkına
söyleyin: Siz gitmediniz mi?!...
Mezkur kitabınızın önsözünde, büyük mütefekkir din ve bilim adamı, merhum
Nurettin Topçu Beyefendi aynen şöyle diyordu:
"BU HAKİKATLARI AYDINLIĞA ÇIKARAN EMİN IŞIK, BU KİTABIYLA DİN ANLAYIŞININ
ŞİDDETLE MUHTAÇ OLDUĞUMUZ GERÇEĞİNİ DE ORTAYA KOYMAKTADIR. O, DİNİ HAYATIN
NE BİRTAKIM NAZARİYELER SİSTEMİNDEN, NEDE RUHSUZ HAREKETLERDEN İBARET
OLDUĞUNU, BELKİ BÜTÜN HAYATA SERPİLMİŞ EBEDİ BİR RUH, BİR SELAMET VE GERÇEK
SAADET KAYNAĞI OLDUĞUNU GÖSTERMEKTEDİR. BÖYLE OLUNCA BİZİM DÜNYAMIZLA DİNİN
DÜNYASI ARASINDA İKİLİK YARATMANIN MANASIZLIĞI MEYDANDADIR.."
Siz de bahis mevzu eserinizin 22. sayfasında Milliyetçilikte Yönelişler ara
başlığı altında şöyle diyordunuz:
Genel anlamda milliyetçilik, insanın kendi milletini sevmesidir. Anacak
gerçek anlamda milliyetçilik, milleti meydana getiren maddi ve ruhi
unsurlara değer vermek, bunların yaşaması ve gelişmesi için çalışmaktır.
Milli değerlerin korunması esasına dayanan milliyetçilik, milli yapıyı yıkan
ve yıpratan tehlikelere karşı koyma şuurudur. Bu özellikleriyle
milliyetçilik, muhafazakarlık anlamına gelir. Canlı varlık nasıl ki,
hayatını koruma içgüdüsüne sahipse, canlı bir varlık olan millet de her
türlü iç ve dış tehlike karşısında milliyetçiliğe sığınır. Bundan dolayı ki,
"Sen sensin, ben de benim." Anlayışına dayanan liberal bir zihniyetle
milliyetçilik olmaz. Milliyetçilik muhafazakârlık demek olduğu kadar
toplumculuk anlamına da gelir.
Milleti meydana getiren unsurlar(Bunlar din birliği, dil birliği vatan,
millet, tarih, ve kültür birliği gibi 14 unsurdan oluşmuş milli ve manevi
değerlerdir. (S.T.) tarihi oluşum içinde bir milletin hayatında nasıl yer
almışsa o yönde geliştirilmelidir. Tarihi oluşum ve sosyal gerçekler göz
önünde tutularak, milli birliğin kuruluşunda en büyük güce sahip olan temel
unsurlara öncelik vermek icap eder.
Buna milliyetçiliğe yöneliş denir.
Fransız milliyetçiliği dil ve kültür birliğinden kuvvet alarak kuruldu.
Almanlar soy birliğine, Amerikalılar dilek birliğine, İngilizler emek
birliğine, Yahudiler soy ve din birliğine dayanarak milli birliklerini
kurdular
..............
Türklere gelince; aralarındaki soy, dil ve kültür birliğine rağmen İslam'dan
önceki göçebelik devirlerinde büyük bir siyasi birlik meydana
getirememişler, uzun çabalar sonuncunda meydana getirdikleri de kısa ömürlü
olmuştur. Çünkü göçebe hayatın şart ve zaruretleri büyük birlik oluşturmaya
elverişli değildi. Buna rağmen milli birliğe yönelişi bakımından en müsait
kültürlerden birinin Türk kültürü olduğu söylenebilir. O devirlerde
genellikle Türk boyları birbirleriyle ve komşu kavimlerle sürekli savaş
halindedirler. Ancak Türkler İslam'a girdikten sonra durum birden bire
değişir. Din kardeşlerinin birbirleri ile savaşmasını kesin olarak
yasaklayan İslamiyet sayesinde Türk unsurları birbirini yemekten kurtulup
yabancı güçlerle mücadeleye yönelirler."
Tek kelime ile güzel bir yaklaşım doğru bir tahlil..Bu tespitlerinizin
altına imza atmayacak Türk münevveri düşünemiyorum. Zatınıza bir kez daha
şükranlarımı sunuyorum.
Üstat, bir defa daha rica ediyorum.
(DEVLETİ İ KURAN İRADE) isimli esirinizde, Türk Milletine sunduğunuz milli
ve manevi kavramları gelin şu mübarek ayda sahur programında bir defa daha
bu insanlarla paylaşınız.
Vallahi derim bu milletin şu ana kadar anlattıklarınızdan çok daha fazla
bunları MİLLİ KONULARI duymaya, okumaya ve düşünmeye ihtiyacı var. Altını
çizerek yapmaya çalıştığım bu tespite, "hayır öyle değil, siz yanılıyorsunuz
"demeniz mümkün mü efendim?..
O halde;
Manevi konuların yanında milli meselelerimize de temas etmenizi. sizden ve
yanınızda bulunan her iki Türk münevverinden; ve ayrıca davet ettiğiniz
sahalarının uzmanı olan dostlarımızdan ALLAH ve Peygamber aşkına rica
ediyoruz..
Oldu mu üstadım!
Geçiyorum..
HAYIR! HAYIR!.. DİN BU DEĞİL...(4)
Türkiyelilik..
Birileri, "Türkiyelik" diye bir kavram uydurdu... Bu kadar kötü, bu derce
ilme, bilime, millet ve milliyete ve diğer bir ifadeyle Türk Milleti'nin
birlik ve beraberliğine devletin bölünmez bütünlüğüne ters, aykırı bir
kavramı nereden buldular, niçin buldular ve ne yapmak istiyorlar
bilemiyoruz (....) Bildiğimiz tek bir şey varsa, bu mantıkta olan insanların
MİLLİ MEFHUMLAR İLE, MANEVİ KAVRAMLAR ARASINDAKİ BAĞLARI KIRMAK VE BİN
YILDAN BERİ BİR ARADA YAŞAYAN TÜRK MİLLETİ'Nİ BÖLÜP PARAÇALAMAK İSTEYEN
EMPERYALİST GÜÇLERİN ÂDİ VE ALÇAK EMELLERİNE ALET OLMAK..
Bu halk, doğu ve batılısı, güney ve kuzeylisiyle binlerce renkten, binlerce
çiçekten ve binlerce özellik ve güzellikten oluşmuş tek bir millettir.. Adı
da, sanı da TÜRK'tür ve ebediyete kadar da böyle kalmaya TÜRKOĞLU TÜRK
olarak yaşamaya devam edecektir. Bunu, böyle bilmek ve bunun böyle olduğuna
inanmak, Türkiyeliler.. diye bu milleti birbirine bağlayan milli ve manevî
bağları dişleyen, tırnaklayan kuş beyinli insanların bilmesini isteriz. TÜRK
MİLLETİ'nin -madde ve manada- bütünlüğünü korumak, kollamak ilâhî bir
emirdir ve Tarihin bu millete yüklediği mukaddes bir görevdir bu hayır!
hayır!....asla ve kat'a bu milletin parçalanmasına ve Türk devleti'nin yara
almasına asla ve kat'a müsaade etmeyeceğiz. Hiçbir millet, hiçbir devlet ve
ALLAH'ın gücünden başka hiçbir güç, hiçbir kudret bunu bize
yaptıramayacaktır!!ALLAH'tan başkası bunu bize yaptıramayacaktır. Söz buraya
gelmişken bir kez daha hatırlatmak istedik!!..... Şayet aklınızı başınızda
ve vicdanınız kalbinizde ise, bunu unutmazsınız. Ve gereği gibi davranmaya
çalışırsınız.
Beyler ve hanımlar.." DİN BİR BÜTÜNDÜR" Yüce Dinimiz İslam , bir çok milli
ve manevî değerden müteşekkil bir kutsal nizamın ismidir. İçinde hem vatan
vardır ve hem de millet. Hem devlet vardır(inanmış insanın hayatında
devletin yeri ve önemi) hem bayrak ve de sancak. ( VELÂ RATBİN, VELÂ
YAĞBİSİN İLLA FİKİTABİLMUBİN)buyurmadı mı Hz. ALLAH(c.c.).yerde- gökte;
dünyada ve ukbada, yaş-kuru; canlı-cansız; maddî ve manevî ne varsa, ne
kadar varsa cümlesi bu ilahi kitabın içindedir. O'nu tanımak ve tanıtmakla;
öğretip ve öğretmekle mükellef olan insanların, halen, İslam sarayının dış
kapısının anahtar deliğinden bakmış ve bu ulvi dinimizi oracıktan o küçük
delikçikten tanımak istemiş olmaları ne büyük talihsizliktir ALLAH'ım!!
Müslüman bir Millet için bundan daha büyük bir lütufsuzluk düşünemiyorum.
Eyvah ki ne eyvah!....
Bilmeden, görmeden, anlamadan, İslam esaslarını, Milleti millet yapan
değerleri, milli dinamikleri bilmeden, sevmeden ve tanımadan insanın,
insanlığa hizmete talip olması kadar yanlış ne olabilir....
Dostlar,
Din adamı böyle de başka sahaların insanları çok mu farklı. İşte
doktorlarımızın, öğretmenlerimizin, hukukçularımızın, siyasetçi ve
ticaretçilerimizin durumu.
Dökülüyoruz, azizim dökülüyoruz vallahi...
Orta yaşlı doktorun önüne sağlık karnemizi bırakıyoruz..Biz daha ağzımızı
açmadan:"Neyin var söyle!" diyor, hayır "demiyor" bağırıyor, azarlıyor.. ne
olduysa bir anda adam, sesinin kat sayısını artırıyor.. Cevabımız şöyle
oluyor:"Affedersiniz efendim, ilaç yazdıracaktık, lütfen şu isimli tabletten
bir kutu yazar mısınız?" Vatandaşın tavrı bu. O, her yerde her zaman
muhatabına, özellikle de milletinin aydınlarına hep böyle davranıyor.saygı
ve sevgi içinde.. Hatta zavallı vatandaş, onlardan birine bir şey aktarmak
istediğinde söze, sanki suçluymuş gibi "affedersiniz" diye başlar. Ahh
vatandaş.ahh. Senin nedir bu haydut, haylaz.kendini beğenmiş yaratıklardan
çektiğin.. Yahu millet olarak nedir bizim bu talihsizliğimiz.
Yazık!...Yazık!...
Muhatabımıza benzememek ve onun gibi davranmamak için ölüp ölüp
diriliyoruz.. Çünkü böyle bir tavrın cevabı bu kadar yumuşak olmaz,
olmamalıdır. Ama buna mecburuz... Çünkü sırada bekleyen çaresiz hasta
insanlar var. Eğer bay doktorun morali daha fazla bozulursa ve buna da biz
sebep olursak; sıkıntımız katlanarak artacaktır. bekleşen hastalara belki de
çok daha kötü davranacaktır.... Onun için "hak ettiği" cevabı vermiyoruz,
veremiyoruz..Her yerde ve herkese karşı olduğu gibi burada da yine içimize
atmak mecburiyetinde kalıyoruz. İnsan olmanın önemli şartlarından biri de,
başkasını kendimizden çok daha fazla düşünmek ve kayırmaktır.
Ahhh bir bilseniz, bu kaba-saba adama ne kadar çok isterdim şunları
söylemeyi: Bakın beyefendi, Türk aydını, dört ayaklı yaratıklara karşı dahi
saygılı olmak zorundadır. Bir Tıp adamı için, sadece saygı da yetmez, ayrıca
siz merhametli ve şefkatli olmalısınız! Bilmeniz gerekir ki, eğer hastayı
yüzde elli tedavi eden ilâçlarsa, geride kalan diğer kısmını da doktorun
hali, hareketi,..sesi-nefesi sıhhate kavuşturmaktadır.. daha neler ve
neler..
Bu insanların(bilhassa da aydın geçinen karanlıkların), sert,
haşin..kapa-sapa davranışlarından artık bıktık, usandık, yorulduk. Gına
getirdik. Lânet olsun, böylesi insanlık anlayışına. Beğenmediğiniz, fakat
girmek için kapısında beklediğiniz, AB ülke insanları, size herhangi bir şey
söylemek istediklerinde, kılı kırk yarıyorlar, son derece dikkatli, ve
temkinli..Özellikle de aydınlar kibar ve saygılı insanlardır. O insanları
tanıdığım için hem mutluyum ve hem de mutsuz..
Onlar öylede niçin biz böyleyiz, anlayamıyorum.. kaldı ki biz insan olmakla
birlikte Müslüman'ız. Bizim Peygamberimiz mübarek ömürler hayatlarında, emir
ihtiva eden sözcük bile kullanmamışlardır. Getir!..götüre;al ve gibi.Şanlı
Resul, çocuklara bile "sen" demez, "siz" diye hitap ederlerdi. Ne diyelim,
ne söyleyelim kader utansın diyelim de bu faslı kapatalım.
Her ne hikmetse, biz utanmayı, sıkılmayı da hep kadere havale eder, ona
yükleriz. İnsan utanmalıdır.. utanabilmelidir. Bilerek veya bilmeyerek
herhangi bir yanlışlık yatığında üzülmeli ve vicdan azabı çekmelidir Hiç
olmasa bu kadarını olsun yapmalıdır..İnsan bunları gördükçe,insanların insan
dışı davranışlarıyla karşılaştıkça, bunlar onu, çaresiz bıraktıkça: insan
gayri ihtiyarî "Bizden adam olmaz" demek zorunda kalıyor..
Evet bu sözcüğü biz de kullanıyoruz. Burada da bir kez daha tekrarlıyorum.
Evet, bizden adam olmaz!!Olmadı ve olmayacak da. Nedir bu kepazelikler..Ülke
adeta yangın yerine döndü. Sadece bugün değil, dün de böyleydi.. Dünün
dününde de böyleydi.. Bu gün çok daha artı. Bizim bunda herhangi bir
kusurumuz yok. Biz elimizden geleni fazlasıyla yaptık. Biz ömrümüzün üçte
birini hiçbir maddî karşılık talep etmeden geçirmiş kimseleriz Başka ne
yapabilirdik.
Dostlar, can, kan ve iman kardeşlerim;
Bu gidişle bu insanların düzeleceği yok! Hâşâ Gökten Hz. İsa inse ve bu
milletin başına geçse, O'nun da (ALLAH'ın yardımı olmadan) yapacağı fazla
bir şey yok. Evet, anlaşıldığı gibi; ben ALLAH'tan gelecek bir mucize bir
fetih bekliyorum. Gelir mi gelmez mi orasını bilmiyorum? Mevla bilir.
Mutlaka gelmelidir ve gelecektir de... Yeryüzünün, (özellikle de İslam
âleminin) belkemiği, can damarı olan Türkler ve Onların kahraman yurdu
kıyametin sabahına kadar ayakta kalmak -yaşamak- mecburiyetindedir. Aksi
takdirde dünya temelsiz ve direksiz kalır. Benim inancım bu. Böyle inanmak
mecburiyetindeyim. Başka türlü bu sevdayı nasıl koruyabiliriz.
Haydi hayırlısı...
"Tohum saç bitmezse toprak utansın,
Hedefe ulaşmayan mızrak utansın,
Üstada kalırsa bu öksüz yapı
Onun sürdürmeyen çırak utansın."
HAYIR! HAYIR!.. DİN BU
DEĞİL...-5-
İyi ki Neticeden Sorumlu Değiliz.
Bilindiği gibi, bizler sadece çalışmakla mükellefiz. Neticeden sorumlu
değiliz. Yüce HALIKK yarın Kıyamet gününde:"NİÇİN MUVAFFAK OLMADINIZ," diye
sormayacak; neden aklınızı, kalbinizi bir arada kullanarak çalışmadınız
diyeceke ve bizi hesaba çekecektir.
Aziz dostlarım,
Herkesçe bilindiği gibi, bu hayata gelmenin fırsatı insanoğlunun eline bir
defa geçmektedir. Bunun için onu ALLAH'ın ikram ettiği bu fırsatı, yani
sınırlı ömrümüzü ve sayılı nefeslerimizi çok iyi değerlendirmek
durumundayız. Yoksa hem dünyamıza ve hem de ukbamıza yazık etmiş olacağız.
Evet, evet. Din Bir Bütündür.
DİN; milli ve manevi kavramların tamamından meydana gelen ilahi bir nizamın
adıdır..
Dostlar, lütfen itiraf ediniz. Dinle alakalı bilgimiz çok az. Bunların
yarıya yakını da maalesef sakat. Ne olur, gelin şu yüce Dinimiz İslam'ı
yeniden yeni baştan ele alalım. Kalbimize beynimize en doğru şekliyle
nakşedelim Hayatımıza hâkim kılalım. Gelin bunu, Azrail(as) kapımızı
çalmadan "Haydi hazırlan! Gidiyoruz" demeden yapalım. Ne olursunuz, bu
sözlerimizi dikkate alınız! Yarın çok geç olabilir.. Vallahi derim kardeşim,
bunu yapmadan ALLAH'ın mukaddes dinini şanına uygun bir biçimde öğrenmeden,
öğretmeden ve tatbikatını yapmadan her iki dünyada işimiz(şimdiye kadar
olduğu gibi) çok zor olacak… Evet, evet, din bu değil. Değil yahu niçin bunu
anlamıyorsunuz. Kabul etmiyorsunuz. Dinden anladığımız ve uygulamasını
yaptıklarımız bu mukaddes nizamın yalnız bir parçasıdır. Geride dokuz yüz
doksan dokuz başka parçalar vardır..Bugün etrafımızdaki insanlara,(aramızda
aydınlar ve din görevlileri de vardı) ağaç dikmenin ve ağaca hizmet etmenin
ve ormanları korumanın ibadet olduğunu anlatıncaya ve kabul ettirinceye
kadar akla-karayı seçtik.İnanır mısınız,alnımızın damarı çatladı. Canlı ve
cansızlara yüz çeşit faydası olan bu işin, yani ağaç dikip büyütmenin
ALLAH'ın rızasına uygun bir hareket olduğunu ve sevabının da çok büyük
olduğunu, Dinimiz İslam'da; "İBADETİ GAYRİMERSUME" kısmına girdiğini bile bu
milletin aydınları bilmiyor. Çünkü anlatan ve yazan olmadı...Bu kadar küçük
ve aynı zamanda önemi oldukça büyük bir meseleyi dahi bu millete
öğretemedik!! Peki neyi öğrettik, sormak istiyorum, EY DİYANET MENSUPLARI!..
EY İLAHİYAT UZMANLARI!.. ve EY.. EY... Evet söyler misiniz bana, din adına
bu millete ne öğrettiniz, neyi ne kadar öğrettiniz.. Maalesef bir avuç Onun
da bir kısmı bozuk... En çok üzerinde durduğumuz şey Namaz. Biliyor musunuz?
Müslümanların yüzde doksanı onu da, doğru dürüst bilmiyor. Ne şeklinden
haberi var ve ne de ruhundan Görmüyor musunuz camilerde namaz kılan
kardeşlerimizin halini. Adamın namaz falan kıldığı yok.. âdeta namaz ile
savaşıyor. Eğilip-kalkıyor.. hoplayıp- zıplıyor; ne yapıyor ne ediyor belli
değil. Sanki arakasından atlı geliyor.. Nefes nefese..harıl harıl.. ALLAH..
ALLLAH. Bu davranışıyla, başta namaza ve daha sonra da sağında ve solunda;
arkasında ve önünde namaz kılan(?!) insanlara dünyanın en büyük kötülüğünü
yapıyor.
Affedersiniz, şu kıçını devirip oturanlara ve yüzünüze aval- aval bakanlara
ne dersiniz.
Suratında sakal, sakalı misafir eden yüz sanki beton azizim. Bir damlacık
nur yok..Yahu düşünüyorum da eskiden büyüklerimiz böyle değildi. Onların
yüzlerine baktığımızda içimiz rahatladı. Mutlu olurduk..Çünkü o yüzlerde bin
bir çeşit ışık vardır.. Sakal onlara, o yüzlere çok yakışırdı. Yüzlerine
gözlerine bin bir güzellik katardı. Ya şimdikiler. Ağaç efendim ağaç. Ne
yapsanız, ne etseniz zerre kadar yumuşatamıyorsunuz.
Eskiler öyleydi, niçin bunlar böyle.
Evet, dostlar, eskiler dederimiz gerçekten dindar insanlardı. Şimdiki
Müslümanlar ise dinci. Bu iki kavramın arasında yer ve gök kadar fark
var.(Not: Büyük mütefekkir Yaşar Nuri Öztürk'ün bu sitede, bu konu ile
ilgili mükemmel bir çalışması var. Onu bir defa daha gönül gözlerinizle ve
yürek duygularınızla okumanızı rica edeceğim. Ne olur okuyun. tamtakır
kupkuru olan şu beyinlerinizi ve yüreklerinizi biraz olsun besleyin,
doyurun, sulandırın!!!)
ALLAH'ım Ne Olur, Sen Bize Sabır Ver.
Bir başka acı gerçek…
Her camiye gelen Müminlerden onda dokuzu ağız temizliğinden haberi yok.
Mübarek topraklara hac görevini yapmak için gelen Müslümanlardan on kişiden
yalnız biri diş fırçası kullanıyordu. Dikkatinizi çekmek isterim. Bunlar
medeniyetler diyarı olarak bilinen(ve hem de öyle.) AB ülkelerinden gelen
cepleri de dolu olan insanlardı. İhtiyacını giderip, tuvaletten çıktıktan
sonra sabun veya temizleyici herhangi madde ile ellerini doğru dürüst
yıkayanların oranı da yıkamayanlara göre çok azdı. .Haydi buyurun. Müslüman
bir millet için bundan daha büyük felaket olur mu??...Temizliğine dikkat
edilmeyen ağızlardan etrafa yayılan ve insanları rahatsız eden pis kokular
zulüm değil de ya nedir..
Oruçlunun ağzından çıkan koku cennet kokusuymuş..
Ne dediniz anlayamadım..Bir defa daha söyleyebilir misiniz?!....
Ne zamandan beri, insanları baştan-beyinden eden yemeden-içmeden kesen
kokular cennet kokusu oldu bayım!!
Yapmayın.etmeyin ALLAH'tan korkun!!...
Cennet kokusu böyleyse, ya cehennem kokusu.Bu söz (benim ifade ettiğim
anlamda) cennete ve onun bulundurduğu o müthiş kokulara da çok büyük bir
saygısızlıktır.
Peki, o zaman kimse ağzını temizlemesin, dişlerini fırçalamasın... Çer-çöple
dolu bir ağızla etrafa bol miktarda pis koku dağıtsın .Öyle mi..
Biliyor musunuz, bir çok inananlar, din adına onlarca yıldan beri
yazdığınız, konuştunuz bu hususu duyduktan ve okuduktan sonra suyu bile
ağızlarına almak istemediler, nasılsa cennet kokusuymuş dediler. Öyle ya
mademki adamın ağzından çıkan koku, cennete aitmiş, cennet kokusuna
benziyormuş buna niçin engel olmak istesin..Bırakın etrafına cennet kokusunu
yayabildiği kadar yaysın. (Not: Yalnız su, ellerdeki canlıların ancak yüzde
yedisini yok edebiliyor. Sabunla üç dakika yıkanan ellerde bu sayı,
canlıların imhasında, yüzde seksen beşlere kadar yükseliyor.
Günümüz Müslümanlarının, yemekten evvel ve sonra ellerini sabunlayarak
yıkayanların oranı da ne yazık ki yüzde onlarda-yirmilerde seyrediyor.
Görmüyor musunuz evinize gelen misafirleri. Öyle zaman oluyor ki, onları
banyoya ellerini yıkamaları için, sürükleyerek götürüyorsunuz. Suyu ağza
alıp ağızda dolaştırmanın ise hiçbir faydası yok. Diş fırçası kullanmak
şart..Tabii bunu da âdet yerini bulsun diye yapamamak lâzım. !) Olmaz böyle
bir şey... Muntazaman bakımı yapılan ağzılar kokmaz, kokarsa da temiz
ağızlardan çıkan koku insanı rahatsız etmez. Oruçlunun ağzından çıkan cennet
kokusu çok farklı bir kokudur. (Bu sözlerimize, ağız kokusuna sebep olan
birtakım hastalığı olan kardeşlerimiz dahil değildir. Onlardan özür
dileyerek kendilerine bir hatırlatmada bulunmak istiyorum. Malum, bazı
hastalıklar ağız kokusuna sebep olmaktadır. tedavisi yapıldığında koku-moku
kalmıyor. Bir Müslüman'ın ruhî ve fizikî sıkıntılarını gidermek için gayret
göstermesi, yani doktora gitmesi, doktorun tavsiyesine uyması ve ilâçlarını
muntazam şekilde kullanması kendisi için hayırların en büyüğüdür. Aynı
zamanda bu bir emri ilâhîdir.
Çünkü bu vücut -içiyle-dışıyla madde ve manasıyla- HAKK tarafından bize
sunulmuş kutsal bir emanettir). İyi güzelde, bütün bunlar maddî ve manevî
imkânlarla yapılabilecek
şeylerdir.
İçmek için doğru dürüst su bile bulamayan insanlar için bunları ifade etmek
abesle iştigalden başka bir şey değil. Bir de bunları boş beyinlerden,
sıfırını yitirmiş gönüllerden ve cebi delik deşik olmuş zavallılar zavallısı
kardeşim insandan beklemeye hakkımız yok Evet dostlar, bütün mesele madden
ve manen sağlam olmaktır. Vesselam.
.HAYIR ! HAYIR!.. DİN BU DEĞİL...
(6)
Peki, Eğitim Adına Ne Yaptık Biz..
Düşünebiliyor musunuz aziz okuyucum,1400 kusur yıldan beri, Muhammed(sav)
Ümmeti ağız-diş temizliğinin önemini bile öğrenmedi, öğretilmedi. bunu bile
başaramadık...
Siz neden bahsediyorsunuz!!...
Bilindiği gibi; ALLAH'ın insanlığa gönderdiği ilahi mesajlardan ilki,
"OKU!.."emridir. İkinci gelen mesajda "VESİYABEKE FETAHHİR"( Müdtessir
suresi, âyet: 4.) Burada Yüce HALIKK: BEYNİNİ- KALBİNİ; İÇİNİ-DIŞINI;
ÜSTÜNÜ-BAŞINI; EVİNİ-OCAĞINI VE KISACA MADDİ VE MANEVİ HAYATINI TEMİZLE,
TEMİZ TUT diyordu.
Cenab-ı Peygamber,bir gece kalmak için misafirliğe giderken mutlaka yanında
misvakını(o günkü diş fırçası)tarağını, aynasını vs. götürürlerdi. İşte O,
işte O..işte biz..
Biz asırları O'nun ahlâkını yazmakla anlatmakla geçirdik. Peki, neyi ne
kadar öğrettik?...İşte halimiz, her şey ortada...Daha el yıkam |