Yukarı
ŞEN OZAN
Prof.Dr.T.Gülensoy
Prof.Dr. M. Metin Karaörs
Prof. Dr. S.Mahmut Kaşgarlı
Yrd. Doç. Dr. İklil Kurban
Selahattin Tekizoğlu
Hızırbek Gayretullah
Av.Sadun Köprülü
A. Şekûr TURAN
A.Mecit Avşar
Dr. Fatih KARAYANDI
Baybars Gülensoy
Müge Çetinkaya
Erkinbeğ Uygurtürk

 

 

Yrd. Doç. Dr. İklil KURBAN

 

Sayın İstiklâl Gazetesi okurlarına!

 

Biliyorsunuz, bir yıldan aşkın İstiklal Gazetesine yazı yazmaktaydım. Artık yazamayacağımı üzülerek belirtmek isterim. Sebebi, Uygur tarihinde İsyanlar Yüzyılı (1757-1865) olarak bilinen bir devre damgasını vuran Uygur ulusal kahramanı bayan Nazugum hakkında, değişik bir deyişle Uygurların Jeanned Arc'ı (1412-1431) hakkında bir tarihi romanı kaleme almış bulunmaktayım. Umduğum gibi bu işe gücüm yeter mi, yetmez mi, bunu zaman gösterecektir.
Şimdilik, bu konuda belge-materyallar vermek suretiyle, Nazugum hakkında yazılabilecek fikirlerini iletmek suretiyle bana yardımcı olmak isteyenler varsa, buna elbette ihtiyacım olacaktır.
Saygılarımla
İklil KURBAN.

 

“GÜLEN BAŞKALARIDIR, AĞLAYAN BENİM”

(Yukarıda başlık yaptığım cümle, Stalin Devri kurbanı şair Çolpan'a aittir)

 

1990'lı yılların başı, baskıcı Sovyet İmparatorluğu çökmüş, Türk dünyasında yüzyıllar boyu özlemi çekilen rahat bir nefes alma ortamı meydana gelmiş, Türkî Cumhuriyetler doğmuştu. Bu oluşumdan, zulmün en derinliklerinde olmalarının gereğidir ki, en çok sevinen Türk boyu Tatarlar ile Uygurlar olmuştu. Onlar bu oluşumdan istediği gibi yararlanabilmeseler de, kardeşlerinin kurtuluşunu gelecekte bir gün kendilerinin de kurtuluşu olacağını ummuşlardı. Aradan 15 yıl geçtiği şu günlerde Tatarların ve Uygurların bu umudunun gittikçe başkaları tarafından baltalanmaya başladığını, günümüzdeki gelişmelerden seyretmekteyiz. Ezelî ve ebedî düşmanımız olan Rusya ile Çin'in yine de eskisi gibi aramıza kardeş kavgası sokup, Türkü-Türklüğü tekrar yutmaya çalıştığına şahit olmaktayız
Tatarlar 1552'den beri 450 yıldır, Uygurlar 1755'ten beri 250 yıldır durmaksızın devamedegelen isyanlardan-sonu soykırımlar ile sonuçlanagelen ölüm kalım savaşlarından geçerek bugüne kadar gelebilmiş ve bu durum bugün de eskisi gibi devam etmektedir. Bu insanlık trajedisinin baş sorumlusu işgalci Ruslar ile işgalci Çinlilerdir.

Yıl 2005, Özbekistan Cumhurbaşkanı İslam Kerimov'un kimliği-kişiliği, Endican Kanlı olaylarıyla beraber tüm çıplaklığıyla ortaya çıkmıştı. O, bugüne kadar gelmiş geçmiş hainlerin en namussuzu olarak, Moskova'da ve Pekin'de diz çöküp, makamının düşmanlarından korunmasını göz yaşlarıyla dilenmiştir. Yıl 2006, Kazakistan Cumhurbaşkanı Nursultan Nezarbayev'in de kimliği ve kişiliğinin tüm çıplaklığıyla ortaya çıkmasını sağlayan bir yıl olmuştur. Evet zaman her şeye muktedirdir. Nursultan Nezarbayev, ABD ziyaretinden döner dönmez, “Batı'nın akıl ve öğütüne ihtiyacımız yok, onlar bir çöp” demiştir (Azatlık Radyosu). Aradan çok geçmeden Çin ziyaretinde bulunan Nezarbayev, Çin üst düzey makamlarının, “Tayvan ve Tibet meselesinde yanı sıra Şarkî Türkistan güçlerine karşı savaşımda bize yardım ettiği için Kazakistan'a teşekkür ederiz” şeklindeki övgülerine layık olmuştur. Çin zulmünden kaçıp, kardeş ülke diye, Kazakistan'a sığınan Uygur özgürlük savaşçıları, Nezarbayev'in eliyle Çin'e teslim edilmektedir (RFA-Uygur Şubesi). Doğrudur, tüm ömrü Ruslaşmaya zorlanmış-komünizm ideolojisine tapındırılmış, makam ile satın alınmış bu kukla yaratıklardan, ulusu için, insanlık için elbette hayır beklenemez.

Nezarbayev'in, Kazakistan ve Kazak ulusu adına uyguladığı Rus yanlısı-Çin yanlısı siyaseti, uluslararası alanda, Rus-Çin yalanlarına bir dereceye kadar geçerlilik kazandırmakta, Çin'in Şarkî Türkistan davasına karşı bu alanda cephe açmasına olanak sağlamaktadır. Çin'in Kazakistan'daki Büyük Elçiliği, bir kısım Çin yanlısı Uygurlardan ekip oluşturup, onları Ürümçi'de parasız otellerde yatırıp, parasız yemekhanelerde konuk etmiş ve gezdirmiştir. Onlar Almatı'ya döndükten sonra, Çin'in gelişmişliği, insancıllığı hakkındaki yalanlarının propagandasını yaparak, Şarkî Türkistan davasını baltalamaya çalışmışlardır. İstanbul'daki Çin Konsolosluğu da, İstanbul'daki Kazaklar arasından kendi yandaşlarını bulup, onlara para dağıtıp, Şarkî Türkistan davasına karşı cephe açmaya çalışmıştır. Almatı'daki Çin yanlısı Uygurlar da, İstanbul'daki Çin yanlısı Kazaklar da, gizlenme gereksinimini hissettikleri için, Şarkî Türkistan davasıyla karşılaştıklarında “Biz siyasete karışmayız” söyleminin arkasına sığınıyorlarmış. Bu bozuk niyetli insanlar gerçekten siyasetin dışında mıdır? Hayır, bu örtülü yalandır.

Aslındaki Kazak-Çin gerçeği nasıl? Bu gerçekler, Çin'i dost olarak algılayan ve kendi kardeşini (Uygurları) arkadan vuran Nezarbayev'in zihniyetine uyuyor mu? Ben, bu sorulara en doğru yanıtı verebileceğine inananlardan, yanı sıra bu gerçeklerin uzak geçmişinden günümüze kadar olanını-olup bitenini en iyi bilenlerden biriyim ve bu gerçeklerin canlı şahidiyim:

Adını Tanrı'dan almış Tanrı Dağının bağrında-İli nehrinin kaynağına doğru yükselen engin yaylalarda barınan Kazak göçebeler arasında geçirdiğim yaz aylarının zevki, ömrüm boyu biriktirdiğim tüm anılarımın en tatlısıdır. Çubuktan at binip yarış yaptığım çocukluk, kunan (üç yaşındaki yarış atı) binip yarış yaptığım ilk gençlik Kazak arkadaşlarımı unutmuş olsam da, Gulca İlk-Orta Tatar Okulundan (1945-51) sınıf arkadaşım Kazak İsetöreoğlu Batır'ı hiç unutacak değilim, sınıfımızın öncü ve etkili öğrencisiydi. Arslan, Batır, Tölev adlı bu 3 kardeş sadece anne (anaları Tatardı) şefkatine sığınarak, yoksulluk içinde büyümüşlerdi. Çünkü onların babası İsetöre, Şın Şisey hapishanesinde “hain” suçuyla öldürülmüştü (1938). Batır'ın kız kardeşi Tölev, babası yakalandığında anne karnında kalmış olup, öldürülen babasının karşılığı olarak “ödeme” anlamına gelen Kazakça “Tölev” sözcüğüyle adlandırılmıştır. Batır ailece, Çin Komünist işgalinden sonra Gulca'dan akın halinde Sovyetlere göç edenlerin sırasında (1955) Almatı'ya gelip yerleşmiş ve 1980'li yıllarda kalp hastalığıyla ölmüştür. Almatı'da bulunduğum günlerde (1992), Batır'ın ağabeyi Arslan'ın evinde Konuk olmuştum. Çocukluk-gençlik yıllarımın özlemini duyduğum şu günlerde, bugün elimde bulunan Tatar Okulunu bitirme anısına çekilen 13 öğrencinin resmine bakıyorum, aramızda Batır yoktur. O günlerde de, cana yakın bir arkadaşımızın aramızda bulunmaması üzücü olmuştu; onun resme çekilecek parası yoktu.
Ürümçi Darülfununu Tarih Bölümünde geçirdiğim gençlik yıllarıma (1952-54) denk gelen Makatan, Alimcan Katbay gibi Kazak sınıf arkadaşlarımı da unutmadım. Makatan, Altay Kazaklarının lideri, Şın Şisey hapishanesinde “hain” suçuyla öldürülen Şeriphan'ın oğluydu; iri yapılı, edebiyat meraklısıydı. Ağustos 1954 yılında ben Kaşgar'a giderken, o Ürümçi'deki Kazak neşriyatında görevli olarak kalmıştı. Biz vedalaşırken, onun “Sen unutulacak insanlardan değilsin” sözleri halen aklımda. Ben Türkiye'ye gelip (1980), Ankara'daki deri ticaretiyle uğraşan bir Kazak amcanın dükkânında, daha yeni Altay'dan gelen bir Kazak gezgin ile karşılaştığımda, Makatan söz konusu olmuştu. Gezgin Makatan'ın hastalanarak öldüğünü-kısa ömürlü olduğunu söylüyordu.

Osman Batır'ın Çin işgaline karşı vatanı Şarkî Türkistan uğruna verdiği 10 yıllık (1933-1943) ölüm kalım savaşı, destansı bir kahramanlığın öyküsüdür. Bu büyük insan 29.04.1951 günü Ürümçi'de Çinli cellâtlar tarafından idam edilmiştir. Gulca'daki Şarkî Türkistan Cumhuriyetinin kuruluşu arifesinde, Çin Askerî Karargâhının alınması için verilen savaşta (Kasım 1944) iki kardeş Ekber ile Seyit şehit düşmüştü. Uygur, Kazak, Özbek, Tatar, Kırgız ve Moğollar da dâhil olmak üzere binlerce şehit kanı pahasına 12.11.1944 günü Şarkî Türkistan Cumhuriyeti kurulmuştu. Bu cumhuriyet, Türk birliğinin neler yapabileceğinin en somut örneği idi. Fakat bu cumhuriyet Rus-Çin iş birliğiyle yok edilmişti (1949). İşte bizim bu hayatî birliğimiz karşısında, her zaman tarih boyunca, Rus-Çin iş birliği dikilmiştir; bu hayatî gerçek, hiçbir zaman unutulmamalıdır. Bizi ilgilendiren bu hayatî gerçeği, İslam Kerimov gibi, Nursultan Nazarbayev gibi Rus-Çin sömürge siyasetiyle zehirlenmiş hainler, algılamaktan-anlamaktan yoksundur.
İşgalci Komünist Çin ordusuna karşı ilk ayaklanmayı Şarkî Türkistan Cumhuriyetinin Binbaşı olan Kazak Melik Acı ailesi gerçekleştirmişti. Tukkuztarav (İli ovasındaki bir kasaba) isyanı olarak bilinen bu olay, Komünist Azatlık Ordusu tarafından kana batırılmış ve Melik Acı, babası, kardeşleri kurşuna dizilmişti (1950). Melik Acı'yı yetiştiren cumhuriyetin subaylarından biri olan Kazak Tursun Kaldıbay şöyle diyordu: “Biz geliyoruz, hazırlıklı olun demişlerdi; aldatıldık, Sovyet ihanetinin kurbanı olduk. Tüm hapis yaşamım öldürülme beklentisi içinde geçti.” Türkiye'ye gitmek üzere yol hazırlığıyla uğraştığım günlerde (1980), Kültür Devriminden beri (1966) hapishanede bulunan Tursun Kaldıbay'ın salıverildiğini duyup, Onun evine gittim. Tüm bedeni şişmiş hasta döşeğinde yatıyordu. Güçsüz-acılı ise de, Onun halen ezik düşmemiş ruhundan, yine eski askerlik döneminin cesareti yansıyor ve benim yolculuğuma ümit bağlıyordu. Sönmek bilmeyen bir ulusal ruh…. Şarkî Türkistan Cumhuriyeti dönemindeki okul ve orduya verilen ulusal eğitiminin izleri, Çinli eliyle kolay kolay silinecek gibi değildi….

Ben bulunduğum hapishane, çalışma kampı ve beyin yıkama toplantılarında “milliyetçi” olarak suçlanmış birçok Kazak gençleriyle kader birliği yapmıştım, onların bazılarının adlarını yazayım: Şirtiman (Osman Batır'ın büyük oğlu-Gulca hapishanesinde ölü bulunmuştur), Törekan, Kıyatbek, Melik, Adil, Cumabay, Abdulla, Abdulhak ve başkaları. Kazakların kendi diliyle söylemek gerekirse, yukarıda adı geçen insanlarla, “Tar col taygak keşu”vü (Dar yol kaygan geçit)'i omuz omza geçmiştik; Kazak olduğu kadar yiğit insanlardı onlar. Adil bir gecede, çalışma kampının başkanı Çing Çancang'ın bindiği seçkin siyah ata binip, Çin-Sovyet sınırını geçerek Almatı'da boy göstermiş-Çin zulmünden kendini kurtarmıştı (1961). İki kardeş Abdulla ile Abdulhak Kültür Devriminin (1966-76) başlamasıyla başlarına gelebilecek tehlikeyi ön sezgileriyle fark etmiş ve yolda ölecek olan yaşlı babasını yanlarına alıp, son derece tehlikeli olan Çin-Sovyet sınırını geçmiş, şu anda Almatı'da yaşıyorlar.
Bugün Uygur Bağımsızlık Hareketi, Tatar Bağımsızlık Hareketi denilen olgular gündemdedir. Kazakistan denilen bir devlet ortada olduğu için, Kazak Bağımsızlık Hareketi denilen bir olgu henüz yoktur. Eğer Nezarbayev'in yoğun Rus-Çin yanlısı çabası tutup, bu devlet Çin'in veya Rusya'nın sömürgesi haline gelecekse (zaten şu anda sömürge halindedir), o zaman bu olgu doğacak, Kazakların yiğit insanları yine ön cephede vatanı-ulusu uğruna göğüslerini düşman kurşununa karşı siper edeceklerdir. Ben buna inanan Kazak hayranlarındanım.

Nursultan Nezarbayev, tıpkı Sefermurat Niyazov gibi ölene dek, Çinlinin ve Urusun övgü ve desteğini arkasına alarak padişahlık tutkusuyla bir hükümdar gibi saltanat sürebilir. Fakat onu ulusu ve tarih asla affetmeyecektir. Saltanat zevki sarhoşluğunda arkasına dönüp bakmadığı veya bakmak-bilmek istemediği hainlere, yeri iken burada, inkar edilemez-atlayıp geçilemez bazı gerçekleri anımsatayım: Şarkî Türkistan denilen bu ülke, tüm Türkî halkların aslî yurdu konumundaki, Türkün ezelî ve ebedî varolagelişinin izlerini taşıyan bir kutsal topraktır. Nezarbayev gibi ulusal tarih bilincinden yoksun insanlar, tarihin derinliklerinde yatan-uzakta kalan gerçekleri göremeyebilir. Şimdi yakın geçmişe döneceksek, Nezarbayev'i bağımsız bir devletin başkanı yapan olgu, onun “çöp” diye küfrettiği Batı değerleri değil midir!? Onun bu sözü, Batı'nın nimetlerine karın doyurup-güç kazandıktan sonra, Batı'nın kendisine saldırmak anlamına gelmez mi!? Müstemlekeci Sovyet İmparatorluğu idaresi altında inleyen halklar, kurtuluş umudunu, Batı'nın “Ulusal devlet ilkesi”, “Demokratik yönetim biçimi”, “Birey hukuku devlet hukukundan üstündür” denilen evrensel değerlerine bağlamamış mıydı!? NATO ve ABD'nin Soğuk Savaş dönemindeki siyasî, askerî, iktisadî rekabeti karşısında çaresiz kalan Sovyet İmparatorluğunu, ne Rus Komünistleri, ne de Rus Şovenistleri kurtarabildi, Sovyetler çökmüş, ulusal devletler doğmuştu. Aklı selim-vicdanı temiz insanlar bu gerçekleri asla unutmayacaktır. İslam Kerimov, Nursultan Nezarbayev gibi makam düşkünü, çöken sistem ile suç ortaklığı bulunan hainler, geçmişi unutmaya-unutturmaya çalışabilirler. Almatı'da özgürlük uğruna cereyan eden öğrenci eylemlerini, Sovyetler 17 Aralık 1986 günü askerî güç kullanarak kana batırdıklarında, cesetleri ve çığlıkları zevkle seyreden Sovyet başkanlarından biri olan Nezarbayev, bu olayı unutabilir (!), ama İnsanlık ve tarih asla unutmayacaktır.

1990'lı yılların olumlu gelişmelerinden daha çok fırsat düşkünleri yararlanıp-onlar gülüp, Uygurlar ve Tatarlar yine eskisi gibi zulmün pençesinde kalıp ağlasalar da, tarih rayından çıkmamış-yönünü değiştirmemiş eskisi gibi yoluna devam etmektedir. Bilindiği gibi ulusal uyanışın, bilimsel aydınlanmanın sonucu olarak Avrupa'da gelişme gösteren ulusal devlet ilkesi ve demokratik yönetim biçimi, tarihin bir hükmü olarak, imparatorlukların ömrünün tükenmekte olduğu haberini vermişti. Böylece XX.yüzyılın başında Osmanlı İmparatorluğu, XX.yüzyılın ortalarında İngiliz İmparatorluğu dağılıp tarihe karışmıştı. Yine dağılması gereken iki imparatorluk vardı: Dışarıda “devrimlere karşı Avrupa'nın jandarması”; içeride “halklar zindanı” olarak tanımlanan Çarlık Rusya'sı ve Doğu Türkistan, Tibet, Mançurya, İç Moğolistan gibi ulusal bölgeleri içine alan Doğunun en tipik feodal imparatorluğu Çin. Bugün başında bulunduğu Putin ve Ho Cintao'nun yönetimindeki Rusya ile Çin, işte bu tarihin ölüme hükmettiği dünyamızda kalan son imparatorluklardır.

1990'lı yılların başında meydana gelen siyasî-toplumsal sarsıntıların sonucu, komünizm, Stalin, Mao Zedung gibi sözcükler, insanlığın bilincinde bir nefret belirtisi haline gelse de, komünizm denilen düşünce sistemi, imparatorluk denilen siyasî yapı dünyamızda halen varlığını korumaktadır. Demek ki, tarih görevini halen tam olarak yerine getirememiş, anlaşılan zamana gereksinim var-zaman her şeye muktedirdir. Tüm Türk dünyasının gülmesi, yani bugün zulmün derinliklerinde yatan Uygurların ve Tatarların gülmesi, tarihin ölüme hükmettiği dünyamızda kalan bu son iki imparatorluğun (Rusya ve Çin'in) büsbütün dağılmasına bağlıdır-imparatorluklar mutlaka çökecek, ulusal devletler doğacaktır. Tarihin-bilimin hükmü şu ki, er geç bu iki imparatorluk mutlaka dağılacaktır. Tarihin akışı engelleri aşar-sonsuzluğa gider, durdurulamaz. Her şeyden önce özgür olan insanoğlunun mutluluğu, tarihin engelsiz daha sakin akışında yansır. Bir gün gelecek hainliği arkasına alıp gülenler sorgulanacak; bir gün gelecek zulmün derinliklerinde varolma mücadelesi verenler-ağlayanlar mutlaka ödüllendirilecektir. Bugün ise, “Gülen Başkalarıdır, Ağlayan Benim.”

RUS YALANI ve RUS YAZGISI

 

Bu yıl (2007), “Başkurtistan’ın Rusya’ya kendi isteğiyle katılmasının 450. yıl dönümü” imiş. Bu 450 yıllık sözde birliğe bağışlanmış kutlamaların coşkusunu, bir yıl önceden-2006 yılı süresince Moskova ve Moskova yanlısı Ufa yönetimi çoktandır yaşamaya başladı bile….Bu kadar zamansız yaygaranın özünde, işgal yoluyla elde edilmiş İdil-Ural Ülkesi üzerindeki Moskova’nın geçmişe yönelik söylenmesi güç kaygısının, geleceğe yönelik düşünmesi güç korkusunun saklı olduğunda elbette kuşku yoktur. Eğer gerçekten Başkurtistan Rusya’ya kendi isteğiyle katılmışsa, o zaman, “ulusal devlet ilkesi” denilen bir kavram, evrensel değer olduğu günümüz dünyasında, Başkurtistan’ın kendi isteğiyle de Moskova’yı terk etmesi gerekmez mi?! Bu düşüncelerimizi daha da aydınlatmak-yalınlaştırmak için önce, kim bu, Başkurtlar, sorusunu yanıtlayım.

 

Kim bu, Başkurtlar?

 

Başkurtlar, Avrupa ile Asya sınırına yerleşip (Ural Dağları ile Ural Nehrinin doğu ve batı kıyısı), Tatarlar ile Kazaklar ortasında yaşayan bir Türk boyudur. Bu toplum, kendisiyle yan yana ve karışıp yaşayan kardeşleri Tatarlar ile Kazaklara diliyle, yaşam tarzıyla, gelenekleriyle, başka Türk boylarına oranla en yakını olanıdır. Çünkü onların coğrafyası gibi tarihi de iç içedir. Dil bakımından Başkurtçanın Kazakçaya en çok benzeyen tarafı, genel Türkçedeki çoğul eki olan -lar, -ler eklerinin -dar,der –tar,ter olarak söylenmesidir. Yaşam tarzı ise Kazaklar gibi göçebedir. Dil bakımından Başkurtçayı Tatarcadan ayıran başlıca fark, kelime başındaki s-‘nin h-’ye (sakal-hakal) ç-’nin s-’ye (çeş-ses) değişimidir ki, burada ufak ayrıntılara girmemi gerektiren konuyu etkileyecek başka bir olgu yoktur. Başkurtlar yazı dili olarak genelde Tatarcayı kullanırlar.   

 

Başkurtların kendi başına özel siyasi tarihi yoktur. Altın Orda Devleti, Kazan Hanlığı nasıl Tatarların devleti olmuşsa, bu devletler aynı zamanda Başkurtların da devleti olmuştur. Rus işgali devrine gelince, Çar Rusyası ve Sovyet İmparatorluğu devrindeki, Rus olmayanları yok etme siyasetinin Tatarlara ayrı, Başkurtlara ayrı farklı olduğu elbette söylenemez. Fakat, Çar Rusyası ile Sovyet İmparatorluğunun Rus olmayanları yok etme siyasetinin farklı olduğu söz konusu olacaksa, Çar Rusyasının 400 yılda yapamadığını Sovyet İmparatorluğu 70 yılda fazlasıyla yapmıştır (Donnelly 1995: 18).

Tatarlar ile Başkurtları, aynı anayı paylaşan ikiz kardeşler gibi, tarih boyunca aynı siyasi yazgıyı paylaşagelen ikiz kardeşler dersem, en uygun tanımlamayı bulduğumdan eminim. Bu sebepledir ki, Tatarları ve Tatar toprağını simgeleyen “İdil” sözcüğüyle, Başkurtları ve Başkurt toprağını simgeleyen “Ural” sözcüğünün bitişik yazılışı olan “İdil-Ural” sözcüğü, 20.yüzyılın başında meydana gelen Tatar Devletçilik Hareketinin adı olmuşsa, bu sözcük bugün, bu hareketin gayesini simgelemektedir. Stalin devri kurbanı-Tatar ulusunun büyük oğlu Mirseyit Sultangaliyev, kendi ulusunun adını söylerken, hep, “Tatar-Başkurt” demekten caymamış, kuracağı devletini de “Tatar-Başkurt Cumhuriyeti” olarak tanımlamıştır (Möhemmediyev 1992: 250, 317).  Gerçekler böyleyken, Moskova’nın Başkurtları Tatarlardan ayrı olarak “kendi isteğiyle katılan”, “Moskova’yı seven” toplum olarak göstermeye çalışmasının temelinde yatan amaç-parçala ve yuttur. Korkunç İvan tarafından kana batırılan Kazan kanıtı-Tatar soykırımı (15.10.1552) ortada iken, Ruslar yine de Başkurtlara kullanan yalanını Tatarlar için de kullanmış olsaydı,  elbette bu yalan çıplak bir yalan olacaktı.

Rusya, hele bugünkü Putin başta olmak üzere KGB ajanlarının yönettiği Rusya (devlet yönetiminin üst kademelerindeki siyasetçilerin yüzde 78’i eski KGB ajanıymış-Vatan Gazetesi: 15.12.2006), İdil-Ural Ülkesinin bağımsızlığını, Moskova’nın çağ dışı emperyalist siyaseti-düşün yapısı ve emelleri ezilmedikçe asla kabul etmeyecektir. İdil-Ural Ülkesinin bağımsızlığı, Sovyet İmparatorluğunun çöküşüyle elde edilmiş diğer ülkelerin bağımsızlığına oranla elbette zor olacak, ama er geç olacaktır. Moskova’ya karşı, yakın bir gelecekte Tatarlar başta olmak üzere çetin ve evrensel bir mücadelenin alevleneceği kesin ki, bu insanlığın iradesi ve tarihin hükmü olarak dünyamıza yansıyacak, yaşlanmış Rus imparatorluğunun ömrüne son verecek, genç ulusal devletlerin doğuşuna ortam yaratacaktır. Bu irade ve hüküm, Rusların kaçınılmaz yazgısıdır.

 

Moskova’nın “Başkurtistan’ın Rusya’ya kendi isteğiyle katılmasının 450. yıl dönümü” çığırtkanlığı, hiçbir resmi belgesi olmayan, Rus yanlısı kimi araştırmacıların aşağıdaki gibi karışık-kendi kendini inkar eden hikayelerine dayanmaktadır:

 

“Yıl 1552, Kazan Hanlığı Korkunç İvan IV. Tarafından işgal edildikten sonra, Min aymagı (boy-bölge) Başkurtları Moskova’ya uyrukluk isteğiyle büyükelçilik göndermişler. Minler’in katılması, Nogay mirzalarına ve Nogay mirzalarının etkisi altında bulunan Başkurt büyüklerinin bir kısmına karşı ciddi mücadeleler sonucu gerçekleşmiştir. Usergan, Kıpçak, Burzyan ve Tamyanlar’dan oluşan ikinci büyükelçilik 1556 sonu ve 1557 yılının başında yani kış günü gönderilmiştir. Başkurt şecerelerindeki kayıtlara göre, 2 büyükelçilik de Moskova’ya kayak ile gitmişler. Onlar da kabul edilerek Minler gibi haraca bağlanmıştır. İşte o zaman Başkurtistan toprağının Yayık ardı Kuban tarafına (Nogay egemenliğinden boşalan Başkurtistan toprağının bir kısmı) Başkurtlar’ın sahiplenmesi hukuku Moskova tarafından onaylanmıştır. Başkurtistan’ın doğu ve kuzey doğu topraklarının ancak küçük bir kısmı 1557 yılından sonra Sibir Hanlığı idaresinde kalmıştır. Bu kısım, 16. yüzyılın sonu ve 17. yüzyılın başında, Sibir Hanlığı çöktükten sonra (1598) Moskova idaresine girmiştir” (Rudenko 2001: 29).    

 

Yıl 1552 ekim ayı, Ruslar tarafından kan gölüne çevrilen Kazan trajedisi, tarihte benzerine az rastlanan Tatar soykırımı idi. Öldürülmekten geride kalan Kazan Hanlığının yurttaşları sayılan Tatarlar-Başkurtlar-Kırımlılar, değişik bir deyişle Rus katliamına maruz kalan Türk boyları dağlara-ormanlara sığınmak zorunda kalmışlardı. Bu bahtsızlıktan sonra 3-5 kişinin Moskova yolunu tutması, “kendi isteğiyle katılması” olarak tanımlanıyorsa,  Kazan Hanlığı çöktükten sonra meydana gelip, Mamış Birdi,  Süyümbike Hatun’un kardeşi Ali Ekrem, Telekey Batır, onun oğlu ve torunu Kuçem, Akay liderliğinde kuşaktan kuşağa sürüp giden ölüm kalım savaşlarının izahı ne olabilir?! Ruslara karşı tüm İdil-Ural Ülkesini titreten Batırşa, Salavat Yolay isyanlarının izahı ne olabilir?! Bu isyanlar nasıl ulusal kurtuluş hareketini-idealini simgelemişse, Ruslara yaranıp-teslim olup hayatta kalmayı-geçinmeyi amaç edinen kişilerin eylemi de elbette hainliğin simgesi idi. Yenilmiş-esir olmuş ulusların hainlerinin zaman geçtikçe çoğalacağı doğaldır. (Kurban 1998: 96).

 

Yukarıda bir kitaptan alıntı olarak yazdığım-Moskova iddiasının tek dayanağı olan fikirler, yazıda görüldüğü gibi, hainlikten başka hiçbir siyasiliği olmayan bir hikayedir ki, bu hikaye ne bir toplumu, ne bir partiyi, ne de bir devleti temsil etmektedir. O zaman Başkurtistan veya Başkurt devleti denilen bir olgu bulunmamaktadır. Durum böyleyken, Moskova’nın, “Başkurtistan’ın Rusya’ya kendi isteğiyle katılmasının 450. yıl dönümü” saçmalığı, işgalcilerin tarih ile oynamaktan-yalan söylemekten ibaret tipik özelliğinden başka ne olabilir?! İşgalin gerçekleştiği yerde, mutlaka bu işgali örtecek bir yalanın doğacağı gayet doğaldır, “Başkurtlar’ın Moskova idaresine girmesi, sadece onların iktisadi çıkarları için değil, siyasi açıdan da onlar için yararlı olmuş.” diyor yine bir Rus yalanı (Rudenko 2001: 29). İşgalin işgal edilmişlere yararlı olduğunu, günümüz dünyasında işgalci Moskova ve işgalci Pekin yönetiminden başka kimse söyleyemez-söylemekten utanır. Ve bu sebepledir ki, ünlü Tatar tarihçisi Rizaetdin Fehritdin şunu söylemekte gereksinim görmüştür: “Başkalarının egemenliği altında yaşayan ulusların tarih ile uğraşmasına olanak yoktur.” (İslayev 2005: 3).

               

Yazımı, ulu Tatar şairi Gabdulla Tukay’ın doğumunun 120.yıl dönümü töreninde (nisan 2006) şaire Necibe Safina’nın söylediği sözleriyle-okuduğu şiiriyle bitiriyorum:

 

         Ölüm ile yaşam arasında, nefret ile muhabbet arasında, baht ile

bahtsızlık arasında aralık yoktur.

Galibane yaktırıp ekren gene al tang atsın. (Galip bir aydınlık ile yavaşça

şafak tan atsın)

Gasker kebi çırşı-narat aslarında kükke karap, (Asker gibi çam ağaçları

altında göğe bakıp)

Xeller cıyıp tatar yatsın. (Dinlenip Tatar yatsın)

Tik kileçekke alasım kilmi minem, (Ancak geleceğe taşımak istemem)

Dewletsez ve tugan telsez milletemneng kimsenüwen. (Devletsiz ve ana

dilsiz ulusumun horlanmasını)

Yuk, kuşılıp közge açı cillerge le ( Güzün acı yelleriyle savrulup)

Çeçelmesen millet çit-yat cirlerge de. (Dağılmasın ulus gurbet illere)

Ax, tarixta kalsa ide açı ciller. (Ah, tarihte kalsa idi  o, acı yeller)

Telekteşlek itse ide ber-berene törki iller. (Yardımlaşsa idi birbirine Türki

iller)

Tugan cirem üzemneke disem ide, (Yurdum kendiminki desem idi)

Tik xalkıma gına başım isem ide. (Sadece ulusuma başımı eğsem idi)

Bar milleteng iblislerge ewrelgençe, (Tüm ulusun İblis olana dek)

Songgı çikke-teke yarga berelgençe. (Son sınıra-yalçın kayaya çarpana

dek)

Uyla tatar, bügen uyla, (Düşün Tatar, bugün düşün)

E irtege töşten song ul bik song bula, (Yarın öğleden sonra ise çok geç

olacak)

Uyla tatar! (Düşün Tatar!)

         (Yanga Gasır TV)

         

Kaynakça:

 Donnelly, S. Alton

1995 Rusya’nın Başkurtistan’ı İşgali 1552-1740 (Rusça), Başkurtistan

Neşriyati

İslayev, Feyzelxak

2005 Batırşa Vosstaniyese 1755 yıl (Tatarca), Kazan

Kurban, İklil

1998 Yaşlı Tarihin Yankısı (Türkçe), İstanbul

Möhemmediyev, Rinat

1992 Sirat Küpere (Tatarca), Kazan

Rudenko, Sergey İvanıviç

2001 Başkurtlar (Türkçesi: Roza-İklil Kurban), Konya

Vatan Gazetesi

15.12.2006 “Rusya’yı KGB Ajanları Yönetiyor” , İstanbul

Yanga Gasır  (TatarcaTV), Kazan

2006 Nisan

    

ULUSLARARASI İDİL-URAL ARAŞTIRMALARI SEMPOZYUMU

 

11-12 Kasım 2006 Kütahya Belediye Kültür Merkezi
(Bu sempozyum Kültür Araştırmaları Derneği; Kütahya Belediyesi; Kütahya Kazan Kültür Derneği girişimlerinin sonucu gerçekleşmiştir)

Tatar dünyası yanı sıra tüm Türk dünyasını ilgilendiren bu konuda elbette ilgisiz kalamayacaktım. Amerika, Avrupa, Orta Asya, Rusya ve özel olarak Tataristan'dan davet edilen konuşmacı ve dinleyiciler arasında ailece ben de vardım. Eşim, “Simge olarak Alfabe kullanımı” başlıklı bildiri sunacaktı, ben oturum başkanlığı yapacaktım. Türk dünyasının özlü bilgilerini içeren konuşmalarıyla, sempozyumun açılışını vali Osman Aydın, kapanışını ise, belediye başkanı Mustafa İça yapmış oldu.
Genel oturum ve ayrı oturum olarak 2 gün süren bu sempozyumda 47 bilim adamı bildirilerini Türkçe, Tatarca, İngilizce ve Rusça sunmuşlardır. Bildirilerin konusunu, Tatar devletçilik ilkesi, Tatar kimliği, Tatar tarihi, Tatar şahsiyetleri, Tatar dili, Tatar Edebiyatı, Ceditçilik ve Tatar ansiklopedisi oluşturmuştur.
Kazan'dan gelen bilim adamları arasında İndus Tahirov ile Gömer Sabircanov'ların sunduğu bildiriler, üzerinde durulması-düşünülmesi gereken konular idi. Ayrıca 89 yaşındaki Finlandiye Tatarlarından olan Halide Vafin'in konuştukları duygusal ve etkileyici idi.
Tataristan Bilimler Akademisi üyesi, Tataristan Yüksek Şurası millet vekili olan İndus Tahirov'un, “Tatarların Devlet Kurma Süreci” başlığı altında sunduğu bildirisinde öz olarak şu düşüncelere yer verilmiştir:
Tatarlar çoktandır devletini yitirmiş olsalar da, onların kanına sinmiş olan devletçilik gayesi halen kendini hissettirmektedir. Tataristan'ın 30.08.1990 tarihli bağımsızlık bildirisi ve bu bildirinin 21.03.1992 tarihli halk oylamasıyla sabitleştirilmesi, elbette rastgele bir olgu değildir, Tatar devletçilik ilkesinin ürünüdür. Bu gelişmeyi tüm dünyaya dağılmış Tatar ulusunun bireyleri candan desteklediler (Tatarların dünya çapındaki sayısı 10 milyon civarındadır). Fakat, sonra bazı gerileme ve hatalar da olmadı değil. Eğer Rusya demokratik federasyonu yolunu devam ettiremeyecekse, onun bir bütün devlet olarak varlığını sürdürebilmesi kuşkuludur. Bizim yukarıdaki tarihlerde belirttiğimiz-kanıtladığımız devletçilik ilkemiz var olmaya devam edecektir. Bu ilkemiz-bağımsızlığımız ancak, Çeçenlerin yolundan farklı olarak, barış yoluyla gerçekleşebilecektir, diyordu İndus Tahirov.
Rusların rızasını alarak barış yoluyla Tataristan gerçekten bağımsız bir Tatar devleti olabilecek mı? Bana göre hayır. Çünkü, işgalci devlet ile işgal edilmiş ulus arasındaki eşit olmayan koşullar altında barış yoluyla yapılan bir anlaşmanın adil olacağına inanmıyorum. Ruslar Tatarları zaman kazanmak için oyalıyor; sinsice yok etmenin yollarını hazırlıyor. Sovyetlerin dağılıp, bağımsız devletlerin doğması, Rusların rızasının değil, çaresizliğinin sonucudur. Ruslar çaresiz kalmadıkça Tataristan'ın bağımsızlığını kabul etmezler. Onun içindir ki, İndus Beyin “Bağımsızlığımız ancak, Çeçenlerin yolundan farklı olarak, barış yoluyla gerçekleşebilecektir” düşüncesi boş hayaldır. Bugünkü Putin yönetiminden anlaşılıyor ki, Rusya hiçbir zaman tarih boyunca barış ve akıl ile yönetilmiş bir ülke olmamıştır.
Tataristan Bilimler Akademisinin, Tatar Ansiklopedisi Enstitüsü Müdür yardımcısı olan Gömer Sabircanov'un, “Tatar Ansiklopedisinde Ulusumuzun Etnik-Toplumsal Yaşamı ve Kültürel-Tarihsel Mirası” başlığı altında sunduğu bildirisinde, daha yeni dünya görmekte olan Tatar Ansiklopedisi tanıtılmıştır. Toplam 6 cilt olacak bu ansiklopedinin 1. ve 2. cildi basılmış, 3.cildi bu yılın sonuna doğru basılacakmış. Rusya Federasyonu terkibinde yaşayan uluslardan sadece Rusların ve bu ansiklopedi ile Tatarların ansiklopedisi olacakmış. Başka ulusların henüz ansiklopedileri yokmuş. Gömer Bey sözünü tamamlarken, 3 cilt halindeki Tatar Ansiklopedisini masaya koymuş oldu.
İyi güzel, ansiklopedi denildiğinde, ideolojilerden uzak, olup bitenleri olduğu gibi yansıtan dev ciltli bilimsel kitaplar gözümüzün önüne geliyor. Bu Tatar Ansiklopedisi, ismi cismine uygun olup, Tatar gerçeğinin üzerine kurulmuş mudur? Tarih ile oynayan işgalci Rus ideolojisinin etkisinden sakınmış mıdır? Tatarların kullanmak istediği Latin alfabesine bile “bölücülük” damgası vuran-izin vermeyen Ruslar, bu ansiklopedide yazılması gereken Tatar gerçeklerine ne kadar tahammül edebilir? Elbette bu soruların yanıtı, bu ansiklopedinin okunup araştırılmasından sonra ortaya çıkacaktır. Fakat, araştırmadan önce de, hiç çekinmeden söylenebilecek söz şu ki, bağımsız olmayan bir ulusun ansiklopedisi de, elbette bağımsız olamayacaktır. Doğru bilgilerin-bilimsel düşüncelerin Rus işgalinin gölgesinde kalacağı kesindir.

Halide Wafin'in Öyküsü:
Bu sempozyuma katılmak amacıyla Finlandiye'den Türkiye'ye kadar gelen bu yaşlı nine, bu günlerini ömrünün en mutlu anları olarak algılıyor ve Tatarlık ile ilgili bir eyleme katıldığı için, kendini huzur içinde hissettiğini söylüyordu. İşte milliyetçi ve milliyetçilik dediğin budur. Çocukluğunda gördüğü Tatar büyüklerinden Sadri Maksudi Arsal ve Ayaz İshakıy'lardan bahsediyordu. Helsinki Üniversitesinden gelen genç bayan araştırmacı Anu'nun bildirisi, “Türk müyüz, Tatar mıyız? Köklerinin Arayışında Halide Wafin'in öyküsü” başlığını taşıyordu. Halide Wafin, “Tatarın toprağı yok, Tatarsız toprak yok” denilen Tatar deyiminin canlı bir şahidi idi. Acaba, şair Gabdulla Tukay'ın acıklı yazgısı, Tatar ulusunun da yazgısı olup kalacak mı?!
Halide Wafin'in hüzünlü duygularını-sevincini, sanırım bu toplantıya katılan herkes paylaşmıştır; tanıştık-kaynaştık-dertleştik; en önemlisi ulusal bilgimizi-bilincimizi biraz daha yükseltme fırsatını bulmuştuk. Elbette elde ettiğim bilgi ve bilincimin dürtüsüdür, kapanış oturumunda aşağıdaki sözleri söylemeye cesaret bulmuştum:

Muhterem kardeşlerim!
Bu sempozyum ile ilgili, bilhassa onun amacıyla ilgili kısaca öz bir fikrimi söylemek istedim.
Biliyorsunuz günümüz dünyasında en ilkel halkların bile ulusal devletleri vardır. Üstelik, “ulusal devlet ilkesi” diye bir kavram, yüzyıldan aşkın evrensel bir değer olarak yaşanmaktadır. Durum böyle iken, tarih yazmış, başkalarını imrendirecek kadar medeniyetler yaratmış Tatar denilen bir ulussa, o şu anda devletsizdir. Devleti olmayan ulus er geç yok edilmeye mahkûm ulustur. Ben şu bir cümleyi vurgulamak istiyorum, yakında Tatar bildirisi, diye bir bildiri yayınlandı. Talgat Barıy imzasıyla yayınlanmış bu bildirinin son ve baş cümlesi şöyle: “Tatarların devleti olmuş ve olacak!” Tabii bu dilenmekle, şöyle bakıp seyretmekle olacak bir şey değildir. Şimdi dün kardeşimiz İndus efendi, Tatarların kurtuluşu için iki yol çizdi: Biri Tatar yolu, biri Çeçen yolu. Biz Tatar yolunu seçiyoruz, barış ile bu işi hallediyoruz, dedi. Ben buna katılmıyorum. Türkiye'de bir söz var, “Savaşta, aşkta her şey mubahtır!” Bu mubahlık millet için, vatan için geçerlidir. Eğer millet için, vatan için her şey mubah yolunu seçersek, o zaman kazanırız. Artık Tatarların 450 yıllık esirliğine son vermenin zamanı gelmiştir. Bugünkü mücadele evrensel mücadeledir.
Bazı kardeşlerim diyebilir ki, sen bu sözü Türkiye'de söylüyorsun, git Tataristan'da söyle bakalım! Söyleyenler var. Bugün öldürmek isteyenler Tataristan'ın içinde de öldürüyor, dışında da öldürüyor. Putin yapmıyor mu bu işi?! Ho Cintao yapmıyor mu bu işi?! Terörist diyen bahane ile öldürmüyor mu?! Her zaman beklemedeyiz biz. Ben Türkiye'de yaşıyorum. Putin'in öldürmesini bekliyorum. Ho Cintao'nun öldürmesini bekliyorum. Son sözüm şu, Tatar olmak kolay değildir, ama bunu kanıtlamak lazım. Artık zamanı geldi geçmekte. Tatar olan herkes bu işte harekete geçsin, yani her şey mubahtır. Benim sözüm bu kadar.

 “MAL SAHİBİ, MÜLK SAHİBİ NERDE BUNUN İLK SAHİBİ?”

 

Asıl hak sahibi, çoğu zaman hakkına sahip olamaz, neden?
Tarihte ve yaşamda, bu kavramı doğrulayan örnekler çoktur. Tarihte ve yaşamda, her zaman tetikte hazır duran fırsat düşkünlerinin var olageldiği inkâr edilemez bir gerçekse, “neden?”, sorusu kendiliğinden çözülür. Şu da bir tartışılmaz gerçek ki, asıl mal sahibi ise, vicdanı rahat-kendinden-malından emin olduğu için, tetikte hazır durmayı gerek görmez.


Tarihimizden örnekler:

 

Ulu hükümdar Timur'un (1336-1405) dört oğlu vardır: Cihangir, Ömer Şeyh, Miranşah, Şahruh. Timur sağlığında veliaht'ını gösterir ve onun tanınacağı yolunda mirza ve beylerden söz alır. Önce bu veliaht, büyük oğlu Cihangir Mirzadır. O, 1375 yılında 20 yaşında hastalanıp ölünce, Timur ondan sonra gelen kendi oğlu Ömer Şeyh Mirzayı veliaht yapmayıp, ölen oğlu Cihangir'in büyük oğlu Sultan Mehmet Mirzayı veliaht yapar. Bu demektir ki, Timur veliahtlığı büyük oğlunun soyundan almak istemektedir. Ancak bu Sultan Mehmet Mirza da ölünce (Ankara Savaşı'nda ağır yara alır, sonra ölür), onun kardeşi Pir Mehmet'i veliaht yapar. Timur öldüğünde veliaht Pir Mehmet Hindistan tarafındadır. Timur'un siyasî hayatındaki en büyük hatası, Çin seferine çıktığı vakit, veliaht olarak atadığı Pir Mehmet'i yanına almamış olmasıdır. Eğer o yanında olsa idi, ölümünü takip eden siyasî ihtilaflar olmamış olurdu. Dünya Türklüğünün istikbaline geniş ufuklar açabilecek büyük bir girişim yolda kalmamış olurdu. Türkün talihsizliği, Timur'un ölümünden hemen sonra, hak sahibi olmayan Miranşah'ın oğlu Halil, fırsattan yararlanıp, Semerkant'ı ele geçirir ve taht kavgası sürer gider. Bir fırsat düşkününün işi, Türkistan'da Timurlular saltanatının da, Timurlular Rönesansının da sonunu hazırlar.
Altışehir'deki Seidiye Hanlığı da, böyle bir fırsat düşkününün kurbanı olmuştu. Din dağıtmak amacıyla Türkistan'a gelmiş Arap-Fars kökenli hocaların soyundan gelen Hidayetullah adındaki Appak Hoca lakaplı (1626-1690) kişinin gözü, Seidiye Hanlığının tahtına dikilir (1677). Tibet ile Seidiye Hanlığı arasındaki çekişmeyi yanı sıra Buda dini ile İslam dini arasındaki düşmanlığı fırsat bilen Appak Hoca, Kalmuk askerlerinin yardımıyla Seidiye Hanlığının tahtını ele geçirir. Böylece, sözde İslamiyet uğruna canlarını feda edecek olan seyitler ve hocalar, iktidar ve çıkar söz konusu olduğunda, İslamiyetin en aşırı düşmanı olan putperestler ile birleşirler. Bu hem taht-hem din kavgasını iyi değerlendiren fırsat düşkünü Çin, 1755 yılında tüm Doğu Türkistan’ı ele geçirmenin askerî eylemini başlatır ve bir dereceye kadar amacına ulaşır.
Yakın geçmişimizden örnekler:
Sovyetler Birliği, siyasî çıkmazın, iktisadî iflasın, toplumsal buhranın sonucu, 1991 yılının sonunda çökmüştü. Özgürlük ve demokrasi uğruna savaştıkları için değil, sadece tetikte hazır duran fırsat düşkünü kişiliklerinin gereği, Boris Yeltsin, Vladimir Putin gibi Rus şovenistleri, antikomünist çığırtkanlığı yaparak, Moskova'nın dizginini ele geçirmişlerdi. Bu şovenistlerin yönettiği Rusya'da bugün terör estirilmektedir. Sovyetler Birliği'nin çöküşünden bugüne kadar geçen 15 yıl içinde 43 gazeteci bu siyasî esintinin kurbanı olmuşlardı. Putin yönetiminin acı gerçeklerini hiç çekinmeden kaleme alan gazeteci Anna Politkovskaya (48) 07.10.2006 günü (Putin'in 54'üncü yaş günü), 43'üncü kurban olarak, Moskova'da evinin önünde kurşunlanmıştır. Bu siyasî kurbanların yazgısına, hep faili meçhul cinayetler damgası vurulmuştur (Azatlıq Radyosu). Vladimir Putin, Rus karakterinin, Moskova siyasî geleneğinin aslî özelliği olan ikili oynamayı en iyi beceren bir yöneticidir.
Makam düşkünü İslam Kerimov, Nursultan Nezarbayev, Askar Akayev, Kurmanbek Bakiyev, Sefermurat Niyazov, Haydar Aliyev gibi sözde bağımsızlıktan yana gözüken eski Rus yanlısı komünistler, hemen durumdan vazife çıkarıp, her biri bir devlet başkanı oluvermişlerdi. Vatanının, devletinin asıl hak sahibi olan Türkçüler, yine eskisi gibi baskı altında yaşamak zorunda kalmışlardı. Türklük uğruna savaşmış, Sovyet hapishanelerinde yatmış (1975-76) Azerî devlet adamı Ebulfez Elçibey (1938-2000), kısa bir devlet başkanı olma (1992-93) görevini darbe sonucu bırakmış ve Bakü'den ayrılmak zorunda kalmıştı.
Ebulfez Elçibey'den başka, yukarıda adı geçen başkanlardan hiçbiri, “Türkçü” suç damgası ile öldürülmüş şairlerimiz Çolpan'ın (1898-1938) ve Cumabay'ın (1893-1938) Sovyet hapishanelerinden çınlayan: “Ağlayan benim, gülen başkalarıdır”, “Sarardım, bozkırlarımı özledim” diyen, feryatlarını duyup etkilenmiş insanlardan değildir. Onlar Sovyet sisteminin devamından yana hizmetleri karşılığında makam ile ödüllendirilegelen eski komünistlerdendir. Bu sebepledir ki, geçmişinden kaygı, geleceğinden korku duyan bu başkanlar bugün, eskiye oranla biraz daha yetkili olan makamlarına sıkı sarılmaktadırlar. Onlara göre ve gerçekten de öyle, makamından ayrılmak-suçlanmak, cezalanmak, hatta hayata veda etmek anlamına gelmektedir. Çünkü onların dosyalarında, sayısı meçhul Çolpanların, Cumabayların göz yaşı ve kanlarının izleri vardır; makam karşılığında attığı taahhüt imzalarının-karanlık emellerinin parmak izleri vardır.
Bu başkanların gerçek kimliği, 2005 yılının mayıs ayından başlayarak uygulanan İslam Kerimov'un iç ve dış siyasetiyle yalın bir şekilde ortaya çıkmıştır. Kerimov için, ulusunun-vatanının-devletinin ar namusu ve değeri, kendi makamının karşılığı dışında hiçe bedeldir. O, bugüne kadar gelmiş geçmiş hainlerin en namussuzu olarak, Moskova'da ve Pekin'de diz çökmüş, makamının düşmanlarından korunmasını göz yaşlarıyla dilenmiştir. Kerimov'un düşmanları-Endican'da kana batırılmış (Mayıs 2005), makam karşılığında Ruslara ve Çinlilere satılma pazarlığı yapılmış, özgürlüğe susamış, yoksulluktan inlemiş kendi ulusundan başkası değildir elbette. Hainlere ölüm!!!
Düşünürün, “Mal sahibi, mülk sahibi nerde bunun ilk sahibi?” şeklindeki düşüncesi, doğal olarak her zaman her kaybedenin zihninde canlanagelmiş bir olgudur. Yoksa düşünür durup dururken bu soruyu nerden bulsun?! Yakın yıllardan bu yana, düşünürün bu sorusunu soranlar çoğaldıkça, Çin çok rahatsız olmakta, kuşkulandıkça dili tutulup, eylemleri biri üstüne biri yığılıp kalmaktadır. Çünkü günümüz dünyasında, Çin'in “Şin Cang-Yeni Toprak” diye adlandırdığı koskoca çalınmış bir mülkün ilk sahibi olan Uygurlar ortalıkta boy göstermektedir. Bu mülke Çin 1755 yılından başlayarak sahip olup, 1884 yılında “Doğu Türkistan” denilen adını “Şin Cang” olarak değiştirmişti. Çin bugün, “bu mülkün ilk sahibi benim” diyebilmek için, olağanüstü gayret ile bir yığın eylemler yapmaktadır.
Çin'in eylemleri:
1.Doğu Türkistan'a alabildiğince çok Çinli göçmen getirmek.
2.Doğum kontrolü bahanesiyle Uygurların nüfusça çoğalmasını engellemek
3.”Şin Cang tarihini yeniden yazmak” girişimiyle, kafadan tarih uydurmak.
4.”Çift dilli eğitim”, “Uygurca çağımıza ayak uyduramayan dil” şeklindeki uydurulmuş düşüncelere dayanarak, Uygur çocuklarını ana okulundan itibaren Çin dilini öğrenmeye zorlamak-Uygurları ulus olarak yok etmek.
5.Uygur gençlerini okutmak bahanesiyle Çin'e götürüp, Çinli toplumunun baskısı altında Çince eğitim ile Çinlileştirmek.
6.Uygurların özgürlük-bağımsızlık düşün ve eylemlerini terör olarak nitelendirip, ulusun önde gelen önder ve aydınlarını top yekun yok etmek.
7.Çağdaşlaşma bahanesiyle, Gulca, Kaşgar gibi büyük şehirlerin eski yapılarını bozup, şehrin ulusal görünümünü Çinlileştirmek-tarihi yok etmek.
8.Uluslararası alanda, bilhassa Doğu Türkistan ile sınırı olan Türkî cumhuriyetlerde, Uygur siyasî hareketini önleyebilmek için, Çin kendine yeni suç ortakları aramakta; birlikte askerî tatbikatlar yapmakta. Özbekistan aracılığıyla Kanada vatandaşı Hüsencan Celil Beyin yakalanıp Çin'e götürülmesi (Haziran 2006), onların ortaklaşa işlediği suç kanıtıdır.
Genel olarak Uygurların nefesinden bile kuşku duyan Çin, ülkesinde ve dünyada, Uygur bağımsızlık hareketine karşı “terörist” yaygarasını koparıp, yapay korku yaratmak için askerî tatbikatlar yapmaktadır. Çin'in bu eylemleri, Uygurları mı korkutur, veya Doğu Türkistan'da geçinen Çinlileri mi daha çok korkutur? Bunu düşünmeye Çinlinin sabrı yetmez, aklı ermez.
Çin'in kendisinin adlandırdığı “Şin Cang-Yeni Toprak” sözcüğü bile, bu mülkün ilk sahibinin Çinli olmadığını yalın bir şekilde kanıtlamaktadır. Yukarıda izahı geçen zorlamalar her ne kadar uygulansa bile, dünyamızda tarih denilen bilim, Uygur denilen ulus ve Çinli olmayan başka insanlık toplumu var olduğu müddetçe, Çin hiçbir zaman bu mülkün ilk sahibi olamayacaktır. “Mal sahibi, mülk sahibi nerde bunun ilk sahibi?” Çin, düşünürün bu sorusunu algılamaktan-yanıtlamaktan yoksun ve çaresizdir. Çin'in beynine mantık, kalbine adalet duygusu işlemez. Bu sebepledir ki, Çin, hiçbir zaman bu toprakları kendiliğinden boşaltmaz. Çin'in aklını başına getiren tek etken-güçtür. Çin barıştan-demokrasiden anlamaz. Uzak geçmişten günümüze kadar uzanan, yalnız Çin-Uygur ilişkileri değil, Çin'in tüm siyasî ve askerî davranış ve ilişkileri, benim bu yazımın özünü oluşturan, “Çin'in aklını başına getiren tek etken-güçtür. Çin barıştan-demokrasiden anlamaz.” şeklindeki sözlerimi doğrular niteliktedir. Çinli ile ilişkide bulunmak, Çin ile komşu olmak, kolay bir iş değildir. Bu ilişki ve bu komşuluk her şeyden önce yalan ve haksızlıklara katlanmak demektir.

 

 

BİZİM GELECEĞİMİZ

 

(Bu yazı, Kazakistan'ın eski başkenti Almatı'da çıkan “Uygur Avazi” gazetesinin 15 Eylül Salı günü 1992 tarihli sayısında “Bizniñ İstikbalimiz”başlığıyla Uygurca olarak yayınlanmıştır. Yazının, halen güncelliğini koruduğu için, tekrar basılmasında yarar gördüm.)

 

Türkistan, Asya'nın tam göbeğindedir. Yani tam anlamıyla Orta Asya'dır. Burada, Türkistan'ın dört tarafının da denizden aynı uzaklıkta bulunduğunu ve dünyada denizden en uzak tek ülke olduğunu da söyleyebiliriz. Cengiz'in ve Timur'un, dünyanın ve tarihin en büyük fatihleri olabilmelerinin sırrı, Türkistan'ın Karalar Çağı'ndaki bu coğrafî konumunun sağladığı olanaklarda saklıdır. Uçsuz bucaksız Türkistan bozkırlarındaki ve dağlarındaki atlı insan, Türkistan'dan Avrupa-Asya karalar okyanusunun dört tarafına yayılan Cengiz ve Timur ordusunun güç kaynağı olur. Kuzey Buz Denizi'nden Hint Okyanusu'na kadar, Büyük Okyanus'tan Atlantik Okyanusu'na kadar uzanan kervan yolları Türkistan üzerinden geçer. Türkistan'da yoğurulan bu Kuzey, Güney, Doğu ve Batı'nın ticarî ve medenî değerleri, Türkistan insanlarının hem maddî, hem manevî kaynağı olur. Fakat, çağ değişir, müspet bilimler gelişir. Moğol'u ve Türk'ü coşturan atın hızı deniz kıyılarında kesilir. Avrupalılar gemi ve pusula ile okyanus ötesindeki bilinmeyen karalara gider. Karalar Çağı (Orta Çağ) kapanır, Deniz Çağı (Yeni Çağ) başlar. Karalar Çağı kapanınca, Türkistan da karalar okyanusundaki rolünü kaybetmeye başlar. Artık Türk'ün de karadaki fatihlik çağı yavaş yavaş kapanır. Dünyamız, denizci yeni fatihler tarafından işgal edilir.

 

Onaltıncı yüzyıl başlarındaki deniz yollarının açılmasıyla beraber, Orta Asya ovalarından kara yoluyla yapılan ticaret birdenbire durur. Ülkede merkezleştirici ticaret gibi etkenin büsbütün sükutu, halkın ancak ekincilik ve hayvancılık ile yaşaması, bölgeler arasında önce de pek güçlü olamayan manevî bağların daha çok zayıflaması, ülkenin hanlıklara bölünmesine sebep olur. Altışehir'de Seidiye Hanlığı 1514'te, Buhara Hanlığı 1500'de, Hive Hanlığı 1511'de, Hokant Hanlığı 1700'de kurulur. Bu hanlıklar ortaya çıktıktan sonra, aralarındaki kısır çekişmeler ve savaşlar sürüp gider. Rus-Çin istilası karşısında bile birleşemezler. Yine bir taraftan Türkistan'ın iktisadî yaşamında önemi çok büyük olan, Hazar Denizi'ne dökülen Amu Derya ile Sır Derya'nın 1575 yılında yatağını değiştirerek Aral Denizi'ne dökülmesi, o yüzyılın en büyük müsibetlerinden biri olur.
Şii İran'ın Türkistanlılar'a karşı yaptığı savaşlar ve 17.yüzyıl sonu, 18.yüzyıl başlarında cereyan eden Kalmuk baskınları Türkistan için büyük sıkıntılar getirir. Böylece Farabi, İbni Sina, El Biruni, Kaşgarlı Mahmut, Yusuf Hashacip, Alişir Nevayi, Timur, Uluğ Bey ve Babur gibi ulu zatları doğuran bu toprakları birdenbire yoksulluk ve cehalet basar. Hocaların at oynatmasına uygun bir hale gelen Türkistan'ın bu iktisadî ve manevî gerilemesi, her şeyden önce o zamanki Türkistan aydınlarının ve sanatçılarının başına bir kara gün olarak çöker.
Hocalar tarafından öldürülmüş bilgin Uluğ Bey (1394-1449) dönemiyle Engizisyon tarafından öldürülmüş Bruno G.nin (1548-1600) dönemi karşılaştırıldığında, Türkistan Türkleri'nin Avrupalılar'a oranla müspet bilimler dahil 150 yıl ileride olduğu anlaşılır. Fakat, Timur'un ölümünden sonra Orta Asya'da cereyan eden olaylar, Timurlular'ın yarattığı bu yüksek kültür hayatının devam etmesini engeller ve sonunda düşürür.

 

Şiiliğin çoğalan menkıbelerinin etkisinden yararlanan Safaviler, ilk defa İran'da bir Şii hanedanını kurup yaşatırken (1502-1736), aynı zamanda, tasavvuftan destek alan hocalar da Kaşgar yöresinde Safaviler gibi iktidar sahibi olmaya çalışırlar. Evet, tasavvuf yoluyla İran'da devleti ele aldıkları gibi, Türkistan'da da bu yoldan hareket ederler. İktidar girişiminde büyük bir avantaj olan peygamber soyundan gelme iddiası, Şiilik için olduğu gibi, hocalar için de geçerli olur. Zaman, mekan ve koşullar, hep hocaların lehine çalışır. Bu hocaları-seyitleri, Kazak bilgini Çokan Velihanoğlu haklı olarak, kendisinin mensubu olduğu Cengiz soyunun düşmanları olarak biliyordu. Tatar feylesofu Yusuf Akçura da, “İslam mümin kişilerin cins ve ulusunu yok eder” demişti.

 

Timurlular saltanatı için, istikrarlı esaslar üzerine ulusal topraklarda bir medenî yaşam kurmaya zaman kafi gelmez. Hocaların ve dervişlerin zuhuru, İranlılar'ın Türkler'e karşı olan ulusal mücadelesiyle bağlanır. Bilgin Uluğ Bey'e hazırlanmış suikastın arkasında Timurlular zamanının ünlü hocası Tacik Hoca Ahrar yerini alır. Hoca Ahrar'ın yakın taraftarları arasında hiç Türk bulunmamasından anlaşılıyor ki, bu suikast yalnız bilim-din çatışmasının sonucu değil, aynı zamanda Türk-Fars çatışmasının da sonucudur. Türk'ün hoşgörüsüne sığınan Farslar ve Araplar, Türk topraklarında, Türk hükümdarlarına suikast hazırlamaya da fırsat ve cesaret buldular. İşte bu uygun ortamdan yararlan dış güçler-Kalmuklar, Çinliler ve Ruslar-Türkistan'da Türk egemenliğini ortadan kaldırmayı başardılar.Fakat, İbn Sina ve Timur gibi Türklüğün yetiştirdiği büyük şahsiyetlerin Türklük için çizdiği yolu ve verdiği şuuru ortadan kaldıramadılar. Bu yol ile bu şuur, Türkün bilime ve sanata meyilli olma yoludur ; Türkün özgürlük ve bağımsızlığına düşkün olma şuurudur. Bilim ve sanattaki başarılar, özgür ve bağımsız yaşamanın teminatıdır.

 

Böylece geçmişteki acılarımız ile bugünkü ümit ve sevinçlerimizi bir araya getirip, durum değerlendirmesi yapacaksak, yurdumuzun kuşatılmış durumunun, dinimizin ve komşularımızın direk etkisiyle oluşmuş esirlik halimiz, Doğu Türkistan'da bugün de eskisi gibi devam etmektedir. Fakat dünyamızdaki bugünkü gelişmeler, Türkistan'ı esirliğe götüren sebepleri yavaş yavaş ortadan kaldırmakta ; Uzay Çağı, gelişen iletişim ve ulaşım, Türkistan coğrafyasının kuşatılmış durumunu bozmaktadır. Türkistan coğrafyasının eski önemi tekrar canlanacak ; bu ülke, Kuzey, Güney, Doğu ve Batı'nın hava ve kara yolları, sanayisi, medeniyeti bir araya gelen büyük bir merkeze dönecektir. Geçmişte Arap, Fars, Kalmuk, Çin ve Ruslar ortasında bu sahada yalnız idik. Artık o günler geçti ; dünya halklarıyla birleşip-yardımlaşıp yaşamanın olanakları meydana gelmekte. Burada bize gurur veren tarihimizdeki şu bir gerçeği anımsamak yerindedir. Biz Türkler, güçlü veya zayıf dönemlerimizde olsun tarih boyunca, Çinlilerin karşısında bir kaya gibi onların etrafa genişlemesine engel olabildik. Türkler'in sayesinde kuzeydeki ve batıdaki birçok uluslar bu arsız ve zalim ulusun olası istila ve zulmünden kurtulmuştur. Yani Türkler bir kalkan gibi Batı uygarlığını bu sarı tehlikeden korumuştur. Türkler tarihteki bu rolleri itibarıyla insanlık ve uygarlık adına övünmekte haklıdırlar. Fakat, Türkler bu hizmetine karşılık batı uluslarından yardım görmek şöyle dursun, onların da saldırısına uğramıştır. Türkistan'a yönelik Arap, Fars, Rus saldırıları, Türkler'i çoğu zaman iki cephede savaşmak zorunda bırakmıştır. Bu durum Türkler'i gittikçe yıpratmış, zayıflatmıştır. Yine de bu ulus, düşmanlarının bu kadar çok olmasına rağmen, tarihteki görevinin bu kadar ağır olmasına rağmen, ırkının, dilinin asilliği ve yaşam biçiminin hareketliliği sayesinde günümüze kadar gelebilmiştir. Eninde sonunda bütün Türkistan'ı yine, Timurlular'ın bundan 600 yıl önce başlattığı bilime ve sanata yönelik eylemleri kurtaracaktır. Artık çağ değişmiştir, bundan böyle, mekan, zaman ve koşullar din ve tasavvuf için değil, bilim ve sanat için hizmet edecektir. Dünyamızda kalıcı olan da bilim ve sanatın ürünleridir. Uluğ Bey ve Alişir Nevayi, bilim ve sanata gösterdiği hizmetlerinden dolayı, Türk dünyasının ölümsüz simalarından olmuştur.

 

Devlet, bir ırka ve o ırkı barındıran bir bütün coğrafî esasa dayanan ve o, ırkı o, yurdu koruyan siyasî-askerî kurumdur. Belli bir ırka, belli bir coğrafyaya dayanmayan, din veya izmlere dayanan devletlerin sonunun çöküş ile biteceğini, geçmişteki Osmanlı İmparatorluğunun ve bugünkü Sovyetler Birliği'nin kaderi yalın bir şekilde kanıtlamıştır. Tibet, İç Moğolistan, Mançurya ve Doğu Türkistan gibi ulusal bölgeleri silah gücüyle elinde tutan bugünkü Çin'in kaderi de, yukarıda adı geçen imparatorlukların kaderinden başkaca olamaz; bu kader, tarihin ve insanlığın iradesidir. Irkçılığa ve sömürgeciliğe dayanan bugünkü Çin devleti, 20.yüzyıl gerçekleri karşısında zayıf, çaresiz ve ölüme mahkûmdur.
Bugün dünyada İngiliz İmparatorluğu denilen bir şey yoktur, fakat o kadar geniş ve dağınık bir coğrafyaya yerleşmelerine rağmen, dünyamızda İngiliz birliği vardır. Bu durum, gelişmiş-güçlü medeniyete sahip olan ulusların ulusal birliği, coğrafî engelleri de aşabileceğini kanıtlamaktadır. Bu olgunun zıttı olarak, özel ve hizip çıkarlarını ulus çıkarından üstün tutan toplumlarda, ulus ve o, ulusu barındıran coğrafyaya dayanan bütün bir ulusal devlet kurmaya olasılık bulunmamaktadır. Arap dünyası işte bunun en tipik örneğidir. Tarihte Araplar dine dayanan bütün bir devlet kuramadığı gibi, ulus ve coğrafî olanaklara dayanıp da bütün bir devlet kurabilmiş değillerdir. Araplar'da İngilizler'deki gibi ulusal birlik de yoktur. Bu iki ulus arasındaki bu büyük farkın sebebini, bu iki ulusun sahip olduğu manevî değerlerinden ve seçtiği yollarından aramak gerekmektedir. Biz İngilizlerin gittiği yoldan yürümeliyiz. Bize bütün bir Türk İmparatorluğuna gereksinim yok ; fakat İngilizler gibi ulusal birliğe gereksinim var.

 

Türkistan, bugünkü değişle Kazakistan, Özbekistan, Kırgızistan, Türkmenistan ve Doğu Türkistan'dan oluşan büyük bir Türk yurdunun siyasî adıdır. Bu ülkenin terkibindeki tüm bölgeler, uzun tarihimiz boyunca aynı siyasî kaderi paylaşa gelmiştir. Cengiz ve Timur imparatorluğunun esas gövdesi olan bu yurt, 18.yüzyıldan başlayarak, ezelî ve ebedî düşmanımız olan Çin ve Rus istilacıları tarafından paylaşılmıştır. Eğer bugün bu yurdun batı tarafı bu istiladan kurtulabilmişse, doğu tarafının da bu istiladan kurtulacağı kesindir. Çünkü Uzay-bilgi çağımız, ulusal devlet ilkesiyle demokratik yönetim biçimini, dünya barışının ve insanların huzur ve refah içinde yaşayabilmesinin temeli olarak öngörmektedir. Bir ulus için ulusal devletten, bir fert için özgürlükten daha değerli hiçbir şey yoktur. Ulusal devlet özgürlüğün teminatı olduğu gibi, fertlerin özgürlüğü de o devleti ayakta tutan etkenlerin esasıdır.

 

Bugünkü büyük değişim, aslında 19.yüzyılda Avrupa'da ve 20.yüzyıl başlarında Türk dünyasında meydana gelen ulusal uyanışın ve cedidcilik hareketinin devamı ve sonucudur. 1918 yılında kurulmuş Alaş Orda Devleti, 1922 yılında kurulmuş Buhara Cumhuriyeti, 1933 yılında kurulmuş Şarkî Türkistan İslam Cumhuriyeti, 1944 yılında kurulmuş Şarkî Türkistan Cumhuriyeti, işte bunların hepsi, tüm Türkistanlıların ulusal birliği ve ortak siyasî amaçları için daha önceden hazırlanmış temeldir.

 

Yakın çağımızın dünyasında hiçbir yöre Türkistan kadar çok isyanlara ve tekrar tekrar istilâlara sahne olmamıştır ; hiçbir topluluk Türkistanlılar kadar zulüm ve katliamlara maruz kalmamıştır. 300 (1678-2001) yıllık esirliğin birikimini halen taşımakta olan Doğu Türkistanlılar kadar bahtsız ve zavallı başka bir topluluk yoktur. Bu acılar ve haksızlıklar biz Türkistanlıları bir ulus olarak birleştirip, bir hareket birliğine yönlendirecektir. Zulüm mazlumları birleştiren en güçlü amildir.

 

Ulusumuz uzun yıllardan beri dışarıdan gelen İslam inançlarıyla iç içe yaşayıp, onun getirdikleriyle götürdüklerini, yararıyla zararını kendi tarihî kaderinde yalın bir şekilde görmüştür ; yakın çağımızda ise yine dışarıdan gelen ve bir çok yönleriyle İslam'a çok benzeyen komünizm inançlarıyla da iç içe yaşayıp, onun sonucunu da bugün anlamaktadır. Bunların hiç biri ulusal çıkarlarımız veulusal özelliklerimiz için yararlı olmamıştır. Zıttı olarak bu inançlar ulusumuzun direnme-mücadele gücünü zayıflattı, zihnini felç etti.

 

Böylece inkar edilemeyecek bu tarihî gerçekler-dersler bizi daha çok ulusallaşmaya çağırmaktadır. Türkistanlılar'ın gücünü ve geleceğini Türkîleşmekten aramak gerekmektedir. Çünkü bu rahimsiz rekabet dünyasında güçlü olmayan uluslar, eninde sonunda yok olmaya mahkum ulustur. Geçmişte ulusların kaderini nüfusu, kaba kuvvet üstünlüğü belirlemişse, çağımızda ulusların kaderini medeniyet seviyesi ve iktisadî gücü belirlemektedir. Dünyamız yine eskisi gibi rahimsiz savaş alanı olmaya devam edecektir. Fakat bu savaşın eski savaşlara oranla kanun ve silâhları farklıdır. Bu kanun rekabet-yarış kanunudur; bu silâh bilim-medeniyet silâhıdır.

 

Doğa kanunları nasılsa, toplum kanunları da öyledir. Doğa koynunda yaşam mücadelesi verirken, yenilen türler nasıl yok olup gitmişse, toplum koynunda da yenilen uluslar da öyle yok olup gitmeye mahkûmdur. Zamanımızda ulusların yaşam gücünü, o ulusun medeniyet seviyesi ve iktisadî gücü belirlemekte. Bugünkü Amerika dolarıyla İngiliz dilinin üstünlüğü, İngiliz ulusuna dünya egemenliğinde haklılık kazandırmaktadır. Bu sebeple ulusumuz İngilizlerin seçtiği yolu seçmelidir. Bu yol, fikri hür, vicdanı temiz insanların açtığı yol; bu yol uzak denemelerden başarıyla geçen, iyiliği dünya çapında kanıtlanmış özgürlük ve demokrasi yoludur.

 

 

RUS KONSOLOSLUĞUNDA

 

Ön sırayı alabilmek için, pazartesi-24.07.2006 tarihinin erken saatinde, Ankara'daki Rus Konsolosluğunun önündeydim. Vakit, kabul saati olan 9 sularında, eşim, oğlum üçümüzden başka kapı önünde, değim yerindeyse, it de yoktu. Hayret bu günlerde, Türkiye'de Ruslara olan gereksinim bu kadarmış…..
İçeri girdik. Konsolos olmalı, iri yapılı bir genç Urus bizi yan odaya aldı. Eşim, pasaportlarımızı Konsolosun önündeki masaya koyup, Onun diliyle isteklerini anlatmaya çalışırken, Urus sabırsızlandı ve hakim bir sesle eşimin sözünü kesip, kendisi hızlı hızlı konuşmaya devam etti. Herhalde saygınlığa muhtaç olan birileri gibi, bu Urus da eksiğini kibirle doldurmaya çalışıyordu. Doğu'nun egemen güçleri olan Rus'u da, Çin'i de iyi tanıdığım için, herhangi bir tepkiye hazırlıklı idim. Urusun sözü uzadıkça, ne diyor, diye eşime sordum. Eşim, “sonra” diye, beni susturdu.

Eşim, Urusun sözünün kesilmesini fırsat bilerek, benim yeşil pasaportuma dokunup, “akademik-istorik” (bilim adamı-tarihçi) sözcüklerini kullanıp, yine isteklerini anlatmaya devam etti……. Urus pasaportuma göz ucuyla baktı, fakat dokunmadı. Artık karşılıklı konuşma bitmiş gibiydi, Urus yerinden kalktı, ön odaya çıktık. Sadece eşim için, pasaport yenilenmesinde kullanılacak 60 dolar karşılığında verilen 15 günlük geçici pasaportunu (kimlik bilgileri yazılmış damgalı bir yaprak kâğıt) alıp, bir daha senin kapına gelmeye nasip olmasın, dileğiyle, konsolosluğu terk ettik. Yazın başından beri hazırlanıp, ailece Kazan'a gitme umudumuz suya düşmüş, ulusal coşkumuzu dizginlemek zorunda kalmıştık. Esir ulusların kalbinde, ulusal coşkuya yer yok olduğunu yine bir kez anımsadım.
Oğlum Erk ve benim için, eşimin annesinin 2 aylık çabasıyla Kazan'dan gönderilen davetiyenin içeriği de pek iç açıcı değildi: “Giriş 15.07.2006 tarihinden 13.08.2006 tarihine kadar, süre 30 gün” diye yazılmıştı. Bu sürenin yarısı zaten yolda bitmişti. Urus bu süre tarihinin kesinlikle değiştirilmeyeceğini, gittiğimiz yerde de bu sürenin uzatılmasının garantisinin yokluğunu, oğlumuz Erk'in annesi eşliğinde gitmesinin sakıncalı olup, geri dönemeyeceğini söylemiş. Ayrıca Urus, bu olumsuz davranışlarının yaratacağı huzursuzluğu gidermek için midir veya gösteriş amaçlı mıdır, gönül bulandıran birçok öğüt-nasihatlerde bulunmuş. Öğüt-nasihatlerinin özünü şu ifade oluşturuyormuş:

“Kanun kanundur, biz cengel ormanlarında yaşamıyoruz.”
Bu ne demek, kanundan anlayan sadece Ruslar mı? Rus olmayanlar cengel ormanlarında mı yaşıyor? Bu saçmalık yeni bir şey değildir. Ruslar Kazan'ı işgal ettikten sonra, Asya'nın güney doğu yönüne doğru Rusya toprağını genişletirken, buranın asıl sahibi olan eski Türkî halkları silah zoruyla kana batırıp, boyun eğdirdiklerinde,
“Bozkır vahşilerini nizama alıştırdık.”
demişlerdi. Anlaşılan, Ruslar halen sayıklamaya devam ediyor. Konsolos daha genç, Rus ulusunun henüz doğmadığı devirlerde, töreden bahseden Göktürk Abidelerinin dikildiğini (8.yüzyıl) bilmeyebilir. Bilgisizliği affedilse de, başkalarını hor gören Rus karakteri asla affedilemez. Sanırım, anlamsız bu Rus kibrine, Göktürk Abidelerinden şu satırlar en anlamlı cevaptır:
“Üstte gök basmasa, altta yer delinmese, Türk ulusu, ilini töreni kim bozabilecekti?!”
Bu günlerde Ruslar, ne kadar kanundan yana, ne kadar aydınlıktan yana gözükmeye çalışsalar da, bunlar asıl Rus kimliğini örtemez-güneş balçıkla sıvanmaz. Başkalarının toprağını işgal etmek, soykırım yapmak Rus kimliğinin özüdür. Zamanın zorlamasına karşı, örtünmeye-başkalarını yanıltmaya gereksinim duyduğu için, beyin yıkamanın Orta Çağ yöntemi olan öğüt-nasihatin, Ruslarda halen kullanımda olduğu ortadadır. Doğrudur, dinlere-ideolojilere özgü olan bu yöntemden, komünizm ideolojisi ile zehirlenmiş Rusların vazgeçtiğini kim söyleyebilir ki…. Kazan'a 1995 ve 1998 yıllarında gittiğimde, bir yıllık davetiyeyi sessizce kabul eden Ankara Rus Konsolosluğu, şimdiyse bir aylık davetiyeyi bile içine sindirememektedir; neden?! Ruslar tarihten ders almıyor, demokrasinin bedelini ödemek işine gelmiyor, değişik bir deyişle asıl kimliklerinden vazgeçmek istemiyor, ondan.
Eşim Rus pasaportu taşıyordu, pasaport süresi geçmişti, onu ancak Rusya'ya gidip yenilemesi gerekecekmiş. Bambaşka bir ulus bireyinin, bambaşka bir ulus devletinin vatandaşı olmak, onun karşısında sanki ulussuz-koruyucusuz olarak boyun eğip ezik düşmek, devletsizliğin yarattığı en büyük bahtsızlık değil mi?! Hele tarihinde devletler-imparatorluklar kurup, başkalarını imrendirecek kadar medeniyetler yaratmış olan Tatarlar için….. Ulus olup, ulusal devlete sahip olabilmek kadar insana gurur veren başka bir olgu var mıdır?! Kendi ulusal devletinin pasaportu ile dünya gezmek, gerektiğinde ulusunun-devletinin adını dile getirip onunla övünmek-sevinmek mutluluğu, her ulus bireyinin en doğal hakkı değil mi!? Bu hakka erişmek ve ne pahasına olursa olsun onun için savaşmak esir ulusların en yüce idealidir. Eğer gittiğimiz yer Rus Elçiliği olmayıp, Tatar Elçiliği olsaydı, duyacağımız söz, “Buyurun vatanınız sizi bekliyor” olmaz mı idi?! Böyle bir candan ilginin adı ulusal mutluluktur. Doğup büyüdüğü ulusal vatanının bağrında, ulusal devletinin koruması altında yaşayan insanlara imreniyorum. Bu mutluluk bana nasip olmadı. Bu mutluluğunu Tatarlar, 1552 yılında Kazan'ın Rusların ayağının altına düşmesiyle kaybetti. İşte o günden bu güne kadar 500 yıla yakın Tatar ulusu mutsuzdur. Bu 500 yıllık Tatar kaygısının söylenmesi güç olan motifleri, hüzünlü Tatar şarkılarında saklıdır. Gittikçe sayısı azalmakta, “Tatarın toprağı yok, Tatarsız toprak yok” deyimi, Tatarların bu acı kaderinin tercümanıdır. Ulusunun adı bile yazılmamış ve Urus gözüken pasaport taşımak zorunda kalan Tatarlar için, Moskova'nın “Tataristan” çığırtkanlığının anlamını anlamayan var mı!? Boş laf. Moskova'nın azınlık siyasetini yıllar önce, Tatar ulusunun büyük oğlu Mirseyit Sultangaliyev (1892-1940), “göz boyamacılık” olarak nitelendirmiş ve bunun için öldürülmüştü. Devleti olmayan ulus, er geç yok edilmeye mahkum ulustur. İşgalci devlet ile işgal edilmiş ulus arasındaki ilişkiye, “barış-dostluk” yakıştırılması, bu dünyada var olan tüm yalanların en büyüğüdür. Korkunç İvan'ın, Stalin'in uyguladığı 1552, 1937-38 yıllarındaki Tatar soykırımını; Yeltsin'in, Putin'in uyguladığı 1990'lı-2000'li yıllardaki Çeçen soykırımını tarih-insanlık asla unutmayacaktır. Benim ve benim ulusumun yazgısı böyleyken, benim ve benim ulusumun benliğinde, Ruslara karşı ezelî ve ebedî düşmanlık-kin-nefret beslemesi, benim ve benim ulusumun en doğal hakkı değil mi?! Hiçbir güç, hiçbir adalet, vatan ve ulus sevgisinden kaynaklanan bu hakkı duymazlıktan-görmezlikten gelemez. Nefret de, sevgi kadar evrensel bir değer-bir haktır. Bunun içindir ki, Tatar ulusu ulusal varlığının teminatı olan Tatar devleti için geçmişte olduğu gibi bundan sonra da mutlaka savaşacaktır. Özgürlük-bağımsızlık uğruna yapılabilecek kanlı-kansız tüm eylemler mubah; kazanacak olan hak ve adalettir.
Bugünkü ikiyüzlü siyasete dayanan Rus yönetim biçimi uygulanmaya devam ettiği sürece, Rusya'nın dünya ile bütünleşip huzura kavuşması imkansızdır. Yakın bir gelecekte Rusya'da iç savaşlar tekrar alevlenecektir. Rusya'nın yakın geçmişine bakarsak, Rus-Japon Savaşı'nın (1904-1905) ağır yenilgisi ve bu yenilgiyi izleyen 1905 Birinci Rus Devrimi ve 1917 Şubat, Ekim Devrimleri ile Rusya, uzun bir çöküş sürecine girmişti. Bu süreç 1990'lı yılların başında Sovyetler Birliği'nin dağılmasıyla sonuçlanmıştı. Bu sonucu arkasına alan Boris Yeltsin ve Vladimir Putin gibi Rus şovenizmini ilke edinmiş yalancı-ikiyüzlü liderlerin sayesinde Rusya, ikinci bir sonun başlangıcı olan çöküş süresini başlatmıştır. Bu sürecin de Rusya Federasyonu'nun dağılmasıyla sonuçlanacağını kestiren hüküm, çağımızın emperyalizme meydan okuduğu ulusal devlet ilkesiyle demokratik yönetim biçiminde saklıdır.
Kendinden olmayanlardan korkan-bilimden korkan bir ulus, bir devlet. Bu korkunun kaynağı, Rus ulusunun kaba kuvvetten yana aklı dışlayan karakterinde ve Rus devletinin sömürüye dayanan yapısında saklıdır.
Ruslar 1990'lı yılların başında demokrasi çığırtkanlığı yaparken, önemli bir şeyi unuttular: Her şeyin bedeli olduğu gibi, demokrasinin de bedelli olduğunu unuttular. Gorbaçov, Perestroyka-Glasnost (değişim-açıklık) derken; Boris Yeltsin, Tatarlara yönelik, “Bağımsızlık istediğiniz kadar olsun, ne kadar hazmedebilseniz, o kadar olsun” demişti. Bugün bu iki Rus önderi birbirini hainlikle suçlamakta, Batı'ya-ABD'ye karşı kin kusmaktadır. KGB ajanı olan Putin ise, Sovyet devletinin çöküşünü “20.yüzyılın faciası” olarak nitelendirip çok üzülmekte ve bundan sonra, Rusya sınırları içinde var olan tüm Rus olmayan ulusları hiçe sayarak, “Rus devletinin ulusunu yaratacağını” hiç utanmadan dile getirmektedir. Ankara'daki Rus konsolosun benim ailem karşısındaki vurdumduymaz davranışının derinliklerinde yatan olgu, işte bu, tarih boyunca tekrarlanagelen çöküşe mahkum Rus yazgısını hazırlayan-başkalarına hak tanımayan bencil Rus karakteridir. Anlaşılan, Ruslar hiçbir zaman Batılı olamayacak, Batı'yı Batı yapan,
“Birey hukuku devlet hukukundan üstündür”
denilen, yüce değeri-soylu ilkeyi hiçbir zaman kabul edemeyecekmiş. Ruslara yakışanı, Doğu'nun en köklü ve en baskıcı feodal imparatorluğu olan Çin ile işbirliği yapmaktır. Zaten 1996 yılında kurulan Şang Hay İşbirliği Örgütü'nün temelinde, bu Rus-Çin İşbirliği yatmaktadır. Bu işbirliğinin asıl amacı, çağımızın siyasal-toplumsal yapısını kuran ulusal devlet ilkesiyle demokratik yönetim biçimine karşı koymaktır. Tarih boyunca ve bugüne dek, Çin imparatorluk devlet sistemini ayakta tutagelen olgu, birey ve hukuk düşmanlığına dayanmış, zulüm, kan ve gözyaşıyla beslenen bir avuç siyasî-askerî güçtür.
Boris Yeltsin Batı'ya karşı nükleer silahlı olduğu tehdidini savururken, “Mücadeleye hazır durumdayım, özellikle de Batılılar ile mücadeleye” demişti. Onun halefi Vladimir Putin ise, “Başka ülkelerin sahip olmadığı ve gelecekte de asla olamayacağı yeni tür nükleer füze sistemi geliştirdik” demişti. Sovyetleri kurtaramayan bu silah, Rusya'yı kurtarabilecek mi!? Silaha tapan bu Rus önderlerinin bilmediği veya hiçbir zaman bilemeyeceği bir evrensel gerçeği, yeri iken buraya yazmak içimden geldi:

Silahı yapan da, kullanan da insandır. İnsanı ise, eninde sonunda yönlendirecek olan güç-akıl ve adalettir.

Geçmişin uzun süren karanlık devirlerinde, Çin nüfus yoğunluğunun desteğiyle, Araplar din aldatmacasının desteğiyle, Ruslar silahlanmanın desteğiyle sürdürdüğü saldırganlıkları sayesinde komşularından olan birçok ülkeyi işgal edip, halkını büsbütün yok etmeyi denediler. Ruslar özerk cumhuriyetler denilen uydurmayı, Çinliler ise özerk bölgeler denilen uydurmayı devreye sokup, onu, esir uluslar arasında hainleri çoğaltan bir siyasî zehir olarak kullandılar. Fakat bu işte umdukları kadar başarılı olamadılar. Çünkü esir ulusların, işgalcilere karşı direnişi hiç bitmedi, kurtuluş savaşı hiç dinmedi; bunun şahidi göz yaşı ve kan ile yazılagelen tarihtir. Tarihimizin büyük bir kısmı savaş, işgal, isyan ve katliamlardan ibaret kanlı olaylarla doludur. Bu sebepledir ki, yalan söylemek ve tarih ile oynamak işgalcilerin en belirgin özelliği oldu.
Artık yalanın geçerli olmadığı bilim, karanlığın kalıcı olmadığı aydınlanma çağındayız. Geçmişin karanlık devirlerinde bile gerçekleşmesi güç olan-kendinden olmayanları yok saymak hayallerini, bugünkü eylemlerine rehber yapan Rusya ve Çin, er geç hırslarının kurbanı olacaktır. Tarih böyle hırs kurbanlarının örnekleriyle doludur.

Haydi Rusya, yolun açık olsun(!)! Tarihin boyunca alışılageldiğin eski yoluna devam et! Orada seni kaçınılmaz yazgın bekliyor.

 

Ruslar Acısını Çıkarmanın Peşinde

 

 Başkalarını korkutarak yaşamak, gelmiş geçmiş tüm diktatörlerin-despotların denediği görünürde kolay bir yoldur. Fakat, bu yol ile ayakta kalabilenlerin tarihte tek bir örneği yoktur. Hepsinin geleceği ve saltanatı ömürleriyle beraber sona ermiştir. Tarih, bu yolun düşmanı çoğaltmaktan başka hiçbir işe yaramayacağını çoktan tekrar tekrar söylemiştir. Ne yazık ki, Ruslar tüm tarihleri boyunca tarihin bu sözünü asla dinlememiştir. Bu sebeple Rusya tarihi, günümüze kadar yenilgiler-çöküşler tarihinin bir örneği olarak kalmıştır: Dünyaya dehşet salan Sovyet Devletinin birdenbire çöküşü.

Dünyaya dehşet salan Sovyet Devletinin birdenbire çöküşünü, aradan 15 yıl geçmesine rağmen, Rus şovenistleri halen hazmedebilmiş değildir. Onlar Sovyetlerin o, “şevketli”(!) devrinin özlemini yaşıyorlar. Doğu Avrupa'dan Orta Asya'ya kadar uzanmış Rus olmayan ulusların çığlıklarını tekrar duymak, ceza evlerinde-çalışma kamplarında dökülen kanları tekrar görmek istiyorlar. Herhalde Rusların, Korkunç İvan'dan, Stalin'den miras kalmış kana susamış alışkanlıkları kolay kolay bitecek gibi görünmüyor. Sovyetlerin çökmesi Rus şovenistlerinin beklentilerini karşılayamamıştır. Onlar, Sovyetleri zayıf düşüren komünist sistemi ortadan kalkınca, Rusya'nın dünyayı titreten daha güçlü konuma geleceğini ummuştu. Oysa sonuç ortada: Tüm Doğu Avrupa'yı ve Orta Asya'yı kaybetmiş, Batı-NATO karşısında yenik düşen güçsüz-yoksul bir Rusya.

Yıl 1999 ağustos ayı, Batı karşıtı olarak 1996 yılında kurulan Şanghay İşbirliği Örgütü'nün üyeleri olan Rusya, Çin, Kazakistan, Tacikistan ve Kırgızistan devlet başkanları, ABD liderliğindeki demokratik dünya tasarımına karşı, Orta Asya merkezli ortak bir güç oluşturma çabası çerçevesinde Bişkek'te bir araya gelmişlerdi. Rusya Devlet Başkanı Boris Yeltsin'in danışmanı, zengin enerji kaynaklarına sahip Orta Asya'yı etki alanlarından çıkarmaya niyetli olmadıkları mesajını vermiş, zirvede çok kutuplu dünya önerilmişti. Yeltsin Bişkek'te karşılayan gazetecilere: “Mücadeleye hazır durumdayım, özellikle de Batılılar ile mücadeleye” demişti. Aynı yılın aralık ayında, İstanbul AGİT Zirvesi'nden hemen sonra, Çin ve Rusya Devlet Başkanları Pekin'de yine bir araya gelip Bişkek Zirvesi'nin gündemini tekrarlamışlardır. Ayrıca Yeltsin, Batıya karşı nükleer silahlı olduğu tehdidini savurmuştu.

Vladimir Putin, Yeltsin'in koltuğuna oturur oturmaz (2000), selefinin düşünüp yapamadığı icraatlarına hız vererek, Rusya'nın uzak tarihten buyana süregelen gerçek kimliğini yeni içerikler ile ortaya koymuştur: Güç bende, çünkü silâhım var! Devlet Başkanı Vladimir Putin'in de katıldığı 2000 yılının nisan ayında açılan konsey toplantısında yeni bir askerî doktrin kabul edilmiş, buna göre, Moskova kendisini tehdit altında hissettiği anda nükleer silâhlarını ateşleyebilecekmiş (MİLLİYET Gazetesi 22.04.2000). Gerçekten de Rusya, sadece silahına güvenerek sürüne kalka varlığını sürdüregelen istisna bir ülkedir.

Yıl 2004 kasım ayında, askerîlerle buluştuğu bir toplantıda, Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin şöyle demişti: “Başka ülkelerin sahip olmadığı ve gelecekte de asla olamayacağı yeni tür nükleer füze sistemi geliştirdik.” (VATAN Gazetesi). 2005 yılının aralık ayındaysa, “Rus Ordusu, ABD'nin füze kalkanı projesini yerle bir edecek 10 bin kilometre menzilli yeni füzesi Topol-M'yi başarılı şekilde test etti”ğini duyurmuştur (VATAN Gazetesi 26.12.2005). Bu askerî davranışın amacı, dünyayı menzile alarak insanlığa gözdağı vermektir. Anlaşılan, Ruslar dünya uluslarıyla barış içinde yaşama şansını ve umudunu yitirmiştir. Çünkü korkutanın dostu olmaz. Rusların uluslararası ilişkilerini belirleyen bu siyaseti, ülke içindeki siyasetinin uzantısıdır. Ruslar ülke içindeki siyasetinde de Rus olmayan ulusları kendilerine düşman yapma yolunu seçmiştir. Tatarların çoktandır Latin harfine geçme isteği ve uğraşları, Putin tarafından kanuna aykırı gerekçesiyle reddedilmiştir. Sovyetler döneminde vatandaşlarının pasaportuna hangi ulusa mensup olduğu yazılıyordu. Bundan yaklaşık iki yıl önce bu uygulama kaldırılıp, Rusya vatandaşlarının ulusal kimliği yok sayılmıştır. “Kazan'ın 1000 Yıllığı” denilen bir uydurmanın kutlanması gereği, 2005 yılının ağustos ayında Kazan'a gelen Putin, “Rusya devletinin ulusunu yaratacağız” demiş. Bu şu demektir ki, Rusya'da yaşayan herkes Rustur! Bu sözlü soykırımı, hele ulusal devlet ve demokratik yönetim biçimini ilke edinmiş günümüz dünyasındaki insanların kabul etmesini beklemek, alçakça siyasî körlükten başka bir şey değildir. Putin'in bu sözü, Rus olmayan ulusların direnişine bir çağrıdır. Tüm dünyanın gözleri önünde Rus ordusunun Çeçenlere uyguladığı soykırım ise, ayrı bir ölüm kalım savaşının çağrısıdır. Yakın bir gelecekte Rusya'da iç savaşlar tekrar alevlenecektir. Bugün nasıl Uygur sorunu Çin gündemindeyse, yakın bir tarihte Çeçen ve Tatar sorunu da Rus gündemine oturacaktır. Çünkü zalim ve mazlum var olduğu sürece, zalimlere korku, mazlumlara ümit veren isyan da var olacaktır. İsyan mazlumların son çaresidir.

Bundan 15 yıl önce, 1990 yılının temmuz ayında Kazan'a gelen Boris Yeltsin, Tatarların yardımına avuç açıp, şu sözleri sarf etmişti, “Bağımsızlık istediğiniz kadar olsun, ne kadar hazmedebilseniz, o kadar olsun.” Yeltsin bu sözü Çeçenlere de söylemiştir. Şimdi Putin utanmadan, Rusya'daki Rus olmayan tüm ulusların varlığını-geleceğini yok sayıp, onları Rus olmaya zorlamaktadır. Bu Rus şovenistleri, uygulamalarının-davranışlarının sonucu olarak ortaya çıkmış ülke içindeki ve uluslararası alandaki yalnızlıklarını gidermek için yeni dostlar ararken, Çin'i ve İran'ı bulmuştur. Çünkü demokratik Batı onlara sırt çevirmiştir. Putin dün yaşadığı komünizmi unutup, iktidarda kalabilme uğruna halen komünizm saçmalığına sığınmakta olan Çin Komünistleriyle stratejik ortaklık kurmuş, askerî tatbikatlar yapmıştır. Artık Rusya'nın kimliğinin Çin'in ve İran'ın kimliğinden farkı yoktur. Ruslar demokrasiyi sevmemiştir, çünkü demokrasiler bedellidir. Hele Rusya ve Çin için demokrasinin bedeli çok ağırdır. Çünkü onlar ulusal devlet değil imparatorluktur. Çağımızın ulusal devlet ilkesi karşısında, onlar dağılmaya mahkûmdur.

Ruslar 1990'lı yılların başında yaşadığı siyasî çaresizliğin, iktisadî buhranın ezikliği altında, Batının demokrasisine sığınıp, ABD'nin dolarına avuç açarak, Rusya devletinin büsbütün çöküş sürecini hafif sıyrıklarla sağ salim atlatmıştı. Aradan 10 yıl kadar zaman geçip, 2000'li yılların başına gelince Ruslar ayağa kalkmış ve 10 yıl öncesini unutup, Rus güveninin kaynağı olan silâhlarıyla insanlığa gözdağı vermeye başlamıştır. Bireyleri kastetmiyorum, devlet ve ulus olarak bu şekilde bir ikiyüzlülük, bu kadar bir vefasızlık insanlık için, tarih için çok istisnadır. Ulu atalarımızın akıl ve deneyimine hayranım: “Urus ile yoldaş olsan aybaltan yanında olsun!” Rusya mutlaka bu emelinin karşılığını alacaktır. Çünkü tarih affetmez. İnsanlık yakın bir tarihte, aynı Sovyetlerin dağılışı gibi, Rusya Federasyonunun dağılışına da şahit olacaktır. Rus şovenistlerinin korkusu da, silâha sarılmalarının sebebi de budur. Fakat korkunun ecele yararı yok, bu kaçınılmaz yazgı, tarihin hükmüdür. Zaten Rusya tarihi, yenilgiler, çöküşler tarihidir.

 

Rusya ve Çin Uyanmış mıdır? veya

Eski Yoluna Devam Etmekte midir?

 

Bu soruyu yanıtlayabilmek için, önce Türkistan'ın coğrafyasına ve tarihine, yanı sıra Rus-Çin-Türkistan üçgenine kuşbakışı tarzında bir göz atalım:
Türkistan, Asya'nın tam göbeğinde bulunan 6 milyon kare kilometre toprak üzerindeki bir ülkedir. Yani tam anlamıyla Orta Asya'dır. Burada, Türkistan'ın dört tarafının da denizden aynı uzaklıkta bulunduğunu ve dünyada denizden en uzak tek bölge olduğunu da söyleyebiliriz. Cengiz'in ve Timur'un, dünyanın ve tarihin en büyük fatihleri olabilmelerinin sırrı, Türkistan'ın Karalar Çağındaki bu coğrafî konumunun sağladığı imkanlarda saklıdır. Uçsuz bucaksız Türkistan bozkırlarındaki ve dağlarındaki atlı insan, Türkistan'dan Avrupa-Asya karalar okyanusunun dört tarafına yayılan Cengiz ve Timur ordusunun güç kaynağı olur. Kuzey Buz Denizinden Hint Okyanusuna kadar, Büyük Okyanustan Atlantik Okyanusuna kadar uzanan kervan yolları Türkistan üzerinden geçer. Türkistan'da yoğrulan bu kuzey, güney, doğu ve batının ticarî ve medenî değerleri, Türkistan insanlarının hem maddî hem manevî kaynağı olur. Fakat, çağ değişir, pozitif bilimler gelişir. Moğolu ve Türkü coşturan atın hızı deniz kıyılarında kesilir. Avrupalılar gemi ve pusula ile okyanus ötesindeki bilinmeyen karalara gider. Karalar Çağı (Orta Çağ) kapanır, Deniz Çağı (Yeni Çağ) başlar. Karalar Çağı kapanınca, Türkistan da karalar okyanusundaki rolünü kaybetmeye başlar. Artık Türkün de karadaki fatihlik çağı yavaş yavaş kapanır. Dünyamız, denizci yeni fatihler tarafından işgal edilir.
Böylece bir zamanlar fatihlerin ana yurdu olan Türkistan, doğuya yayılan Ruslar ile batıya yayılan Çinliler arasında paylaşılır. Batı Türkistan'da 1870'li yıllarda gerçekleşen Rus istilası ile 1878 yılında Yakupbeg Devletini yıkan İkinci Çin İstilasına kadar, Türkistan'ın bu iki bölgesi arasında siyasî sınır yoktu. Doğu Türkistan'daki Çin'e karşı bütün isyanlar, Batı Türkistan'daki hanlıklar tarafından desteklenir. Çin katliamından kaçan Doğu Türkistanlılar, zaman zaman Batı Türkistan'daki hanlıklara sığınır. Yakupbeg'in Batı Türkistan'dan gelerek, Doğu Türkistan'da bir devlet kurması (1865-1878), Türkistan tarihindeki ulusal dayanışmanın en çarpıcı örneğidir. Bu yüzden Çinliler 110 yıl (1755-1865) süren ilk istila eylemlerinde başarılı olamamışlardır. Fakat, Rusların Batı Türkistan'ı hızlı bir şekilde işgale kalkması, yani Türkistanlıların hem batıda hem doğuda iki dev düşmana karşı iki cephede savaşmak zorunda kalması, Türkistan'ın yazgısını büsbütün değiştirir. Türkistan'ın paylaşılmasında Ruslar ile Çinliler dayanışma içine girer. Yakupbeg Devletine karşı seferber edilen kalabalık Çin ordusunun yiyeceği Ruslar tarafından karşılanır.
Günümüze gelelim-Uzay Çağındayız, göklere hakim olan güç, Yer Küremize de hakim olacaktır. Bu Uzay Çağının, biz Türklerin Deniz Çağı ile kaybettiğimiz devletlerimizi-bağımsızlığımızı ve ulusal değerlerimizi tekrar diriltmede yararlı olacağından eminim. Çünkü, sınırsız iletişimler, göklerde cereyan eden kolay ulaşımlar, Rusya ve Çin'in monopol sömürge siyasetine-gücüne darbe vurmuştur. Artık Rusya ile Çin, Doğuda istediği gibi at oynatmaktan yoksundur. Türkistan'ın Deniz Çağındaki kapalı kalmış konumu ortadan kalkmış, Batı ile işbirliği yapmasının yolları açılmıştır. Türkistan ve Türklük dünyaya açıldıkça, Karalar Çağındaki mutluluğumuza kavuşmanın günleri uzak değildir. İngiliz gazeteci ve gezgin Hugh Pope, “Türkî Dünyanın Yükselişi” adlı 400 sayfalık bir kitabı, elbette durup dururken rastgele yazmamıştır (2005).
Türkistan'ın esirlik tarihinin başlangıcından günümüze kadar geçen 200 yılı aşkın zaman içinde dünyamızda çok şeyler değişti, bilim ve insanlık gelişti, çağ değişti. Fakat, Rusya ve Çin'in sömürüye dayanan sistemi-yalana dayanan siyaseti hiç değişmedi. Bundan 25 yıl kadar önce 1980'lerde Çin'de meydana gelen, bundan 15 yıl kadar önce 1990'larda Rusya'da meydana gelen iktisadî ve siyasî depremler-buhranlar onların bu değişime direnen yapısını kökünden değiştirmede yetersiz kaldı; sömürgelerinin-Türkistan'ın kurtuluşu-özgürleşmesi gerçekleşmedi.
Çin'in bugünkü durumu, Çin'in kendisine yakıştırdığı ve Çin yanlısı bazı hainlerin de “Uyanan Dev Çin” diye, pohpohladığı gibi değil; Çin'deki gelişme, Batı Avrupa'daki, Amerika'daki gibi zihin gücüne-bilime-buluşa dayanmış kalıcı bir gelişme değildir. Çin'deki gelişme, ithalata dayanmış enerjiden ve ucuz el emeğine dayanmış ihracattan kaynaklanan temelsiz geçici bir gelişmedir. İthalat ve ihracat sadece Çin'in isteğine bağlı kalacak bir olgu değildir. Devlet elinde toplanmış sermaye, tamamen yoksul halkın teri ve kanının ürünüdür. Yağmalanmış bu sermaye-para, silahlanmaya, yeni sömürgeler arayıp bulmaya sarf edilmektedir. Çin bugün, Arap ülkelerindeki geri kalmışlıktan, Latin ülkelerindeki yoksulluktan yararlanıp, oralara arsız halde burnunu sokmakta; bu eylemlerinde en büyük desteği Rusya'dan görmektedir. Çin'deki geniş halk kitlesi bilhassa azınlıklar halen eskisi gibi yoksul ve esirdir.
Çin'in kimliğini “Uyanan Dev” olarak tanımlayanlar, elbette Çin tarafından ödüllendirilecektir. Çin, uzun tarihi boyunca hiç uyumamış ki, uyansın…. O geçim derdiyle, devletini ayakta tutabilme kaygısıyla her zaman hep uyanık kalmıştır ki, “uyanış” kavramı, bugünkü Çin gerçeğini ancak örtbas eder, aklı bulandırır.
Tarihte, insanlığın lehine cereyan eden olumlu gelişmeler, özgürlük, aydınlık, bilim, sanat uğruna yapılan işlerin etkili sonuçları, “uyanışı” simgelemiş veya böyle işleri yapma gayreti, “uyanış” olarak algılanıp tanımlanmıştır. Örneğin:
Batı Avrupa'da boy gösteren Rönesans-Aydınlanma Çağı (15.yüzyıl), özgürlüğe-bilime doğru bir uyanıştır. Timurlular Rönesansı (15.yüzyıl) olarak tanımlanan Bilgin Uluğ Beyin, Şair Alişir Nevayi'nin buluşları-görüşleri, Türklüğün bir “uyanışı”dır. Darwin'in (1809-1882) “Türlerin Kökeni” hakkındaki buluşu, yaratılış düşünce sistemine-dine karşı, evrim kuramı ile bilimsel bir “uyanışı” doğurmuştur. Büyük Fransız Devrimi (1789), istibdat siyasal-dinsel sisteme karşı, demokratik yönetim biçimini ve ulusal devlet ilkesini bayrak yaparak, toplumsal bir “uyanışı” doğurmuştur.
Çin uyanıp da ne yapmış ki? Veya Çin'in yaptıklarının “uyanış” ile ne ilgisi var ki? Çin gerçeğinin temelinde geçim derdi ile devletini ayakta tutabilme kaygısından başka hiçbir şey yoktur. Çin tarihi, Çin toplumu bilimsel buluşlardan, toplumsal yeniliklerden yoksun bir tarih, yoksun bir toplumdur. Çin geleneğine-ahlakına egemen olgu-itaattir. Birey özgürlüğünün bulunmadığı devlet veya toplum, doğal olarak yeniliklere kucak açmaz-uyanışa kapalıdır.
Çin, Çin yanlısı bazı alçakların “Uyanan Dev Çin” dediği gibi, gerçekten uyanmış mıdır veya alışılagelmiş eski yoluna devam etmekte midir?
Bu soruyu örneklerle yanıtlamaya çalışayım:
Yıl 1949, Ekim ayı, Çin'in Azatlık Ordusu Doğu Türkistan'ı işgal etti.
Yıl 1955, 1 Ekim, “Şincang Uygur Özerk Bölgesi” denilen bir sahte kuruluşun aracılığıyla ikili oynayan Çin Komünistleri, yönetime bir avuç hainleri getirip, yönetimden uzaklaştırılan asıl Uygur halkını, Çinli göçmenlerin sayesinde kendi ülkesinde azınlık durumuna düşürdü.
Yıl 1958, “Stil Düzeltme Hareketi” denilen, fakat stil ile hiçbir alakası olmayan siyasî eylem ile, Mao Zedung'un kuşkulandığı tüm aydınlar yakalandı ve birçoğu öldürüldü. Bu eylemi takip eden yıllarda gerçekleşen “Büyük Sıçrama”nın gereği olarak 25 milyondan fazla kişinin açlık ile öldürüldüğü bilinmektedir. Komünün kurulmasıyla, halkın tüm mal mülkü bu çağ dışı kuruluşu barındırmak için müsadere edildi.
Yıl 1962, 29 Mayıs, Gulca şehrinde, özgürlük isteklerini belirtmek için, Komünist Parti Binası önüne gelip toplanan binlerce halk, Azatlık Ordusu askerlerinin makineli tüfeklerden açtığı kurşun yağmuru ile kana batırıldı.
Mao Zedung'un “Ömrümde yaptığım işlerin en büyüğü” diye övündüğü, 1966-1976 yılları arasında 10 yıl süren kanlı olaylar, insanlığın bir yüz karasıdır. Kültür Devrimi olarak adlandırılıp, fakat kültür ile hiçbir alakası olmayıp, sadece Mao Zedung'un iktidar hırsından kaynaklanmış bu yapay kavgada, kışkırtılan Kızıl Muhafız cellatlarının 30 milyonu aşkın kişiyi öldürdüğü bilinmektedir. Mao Zedung'un, “İnsan okudukça aptallaşır” denilen ünlü vecizesine göre, öldürülen bu kişilerin çoğunun aydın olması gayet doğaldı. Çünkü, yalanı geçerli kılmanın yolu, aydınları yok etmekten geçer.
Yıl 1997, 5 Şubat, Gulca şehrinde özgürlük uğruna sokaklara dökülen halk, Azatlık Ordusu tarafından kana batırıldı.
Yıl 1989, 4 Haziran, Pekin Tian Anmen alanında, özgürlük uğruna toplanmış binlerce genç, Azatlık Ordusu tarafından kanla bastırıldı.
Yıl 1996, Batı'dan esen özgürlük esintilerine karşı, 1960'lı yıllarda bir birine ezelî ve ebedî düşman kesilen Rusya ile Çin, ikinci bir kutuplaşma yaratmak amacıyla Şanghay İşbirliği Örgütünü kurup, aralarındaki Türkistan'ı denetim altına aldılar. Yani, Türkistan'ı paylaşmak amaçlı 19.yüzyıldaki gibi Rus-Çin dayanışması yine ortaya çıkmıştır. NATO ve ABD'ye karşı gözdağı vermek için Uzak Doğu'da birlikte askerî tatbikatlar yaptılar. Çin zulmünden kaçan Uygurlar “kardeşim” olarak saydığı Doğu Türkistan'ın yanı başındaki Özbekistan, Kırgızistan ve Kazakistan'a, onların bağımsız devlet olduklarına sevinip ve güvenip sığındılar. Fakat ne yazık ki, adalet ve insanlıktan nasibini almamış gaddar Çin'in, sınırda barındırdığı milyonlarca askerinin tatbikatı, yeni bağımsızlığına kavuşan bu cumhuriyetlerde korku yaratır, sığınanlar yakalanıp Çin'e geri verilir. Çin Onları idam eder, edilecek olanları da günümüzde beklemededir. Rusya ve Çin'in isteğine göre ayarlanmış bu sözde bağımsız devletler, ne zamana kadar ayakta kalabilir? Yanıt çok yalın ve açık: Çin gücüne güvendiği an, onları hemen yutar. Çünkü Çinli anlayışında ve Çin devletinin geleneğinde başkalarının hakkına saygı denilen bir kavram ve gelenek yoktur. Peki Orta Asya Türk Cumhuriyetleri ayakta kalabilmeleri için ne yapmalı? Yanıt çok yalın ve açık: Türk Birliğini-Pantürkizmi gerçekleştirip, arkalarına Batının-Amerika'nın desteğini almaları gerekmektedir. Devlet ve bağımsızlık, güçler dengesinin ürünüdür. Dünyamız güçlünün yaşayabileceği dünyadır.
Yıl 2001, 11 Eylül, New York'taki İkiz Kule'ye saldıran İslamcı terör, Çin'in elini, düşmanlarına karşı kullanmada bulunmaz bir bahane ve değim yerindeyse manevî bir silah ile güçlendirip, Çin'in imdadına yetişmiştir. Çin bu bahane ve silah ile Uygurları istediği gibi ezmektedir. Bu bahane ve silah için Çin, Orta Çağ Arap ideolojisi olan baskıcı İslam dinine minnet borçludur. Amerika ordusunca 8 Haziran 2006 günü öldürülen baş terörist Zarkavi için yas tutanların başında yer alacak, kuşkusuz devlet olarak Çin, birey olarak Ho Cintao'dur. Bu sebeple Çin bugün, Suudi Arabistan başta olmak üzere Arap dünyasıyla çok iyi geçinmektedir; 2006 yılının Mayıs ayında 22 Arap ülkesinin bakanları Pekin'de toplanıp, Çin Devlet Başkanı Ho Cintao'nun saygıdeğer konuklarından olmuştur (RFA). Buna özgürlüğe karşı komünizm-İslam işbirliği denilmezse, ne denilir?! Eğer Çin, uluslararası ilişkilerinde belli bir derecede başarılar elde ediyorsa, bu başarının sırrı Çin hilesinde saklıdır. Her Çin ilişkisinde ve işinde mutlaka bir Çin hilesinin damgası vardır.
2000'li yıllarda, 50-60 yıldır süregelen Çin bunalımının biraz daha yükselmiş olduğunu öğrenmekteyiz. Bu bunalımın dış siyasetteki belirtisi, Tayvan ve Japonya ile yaşanan gerginliktir. Bu bunalımın iç siyasetteki belirtisi, “Uygurca çağımıza ayak uyduramayan dil” diye, Uygurları topyekün Çinlileştirmenin eylemini başlatarak, Uygurlar ile yaşanan gerginliktir. Buna Uygur özgürlük savaşçısı Rabiye Kadir Hanımın ve Onun Ürümçi'deki çocuklarının başına gelenleri ekleyebiliriz.
Yıl 2006, Mayıs ayı, Rabiye Kadir Hanım, UYGUR-AMERİKA DERNEĞİ'nin başkanı olarak seçilmiştir. Aynı tarihte Amerika Devlet Meclisinin gezi ekibi Ürümçi'de bulunduğu sıralarda, Rabiye Kadir Hanımın Ürümçi'deki Ablikim, Alim adlı oğlu ile Ruşengül adlı kızı gözaltına alınmıştır. Alim ve Ablikim polis tarafından dövülerek hem hastanelik edilmiş, hem hapsedilmiştir. Sebep, onları Amerika gezi ekibi ile görüştürmemekmiş. Amerika gezi ekibi de, bu tatsız olayı protesto ederek, Ürümçi'den hemen Amerika'ya geri dönmüşler.
Rabiye Kadir Hanımın tepkisi : “Namussuz Komünist Çin hükümeti yalan ve iftira silahlarını kullanarak ben ve benim çocuklarıma elinden gelen tüm kötülükleri yapmaktadır. Ben vatanım Şarki Türkistan'ın, ulusum Uygurların azatlığı için, birey özgürlüğü için savaşmaktayım. Kimse beni bu yolumdan caydıramaz. Ben çocuklarım ile gurur duyuyorum, Onların hiçbir suçu yoktur. Çocuklarıma yapılan bu haksızlık ile Çin, kendisinin namussuzluğunu dünyaya yine bir kez sergilemiştir. Ben ve çocuklarım, özgürlük ve adalet uğruna bedel ödemeye hazırız. Başkaları da bunu yapmalıdır. Kudretli Amerika Devleti, Avrupa, insanlık ve dünya bizim arkamızdadır.” demiştir (RFA).
Eğer, yukarıda özlü olarak sıralayıp anlatmaya çalıştığım Çin eylemleri, Çin'in “uyanışı” olarak algılanıp tanımlanıyorsa, geçmişin “Rönesans-uyanış” olarak damgalanıp insanlığa mal edilen değerleri, insanlık tarihinden-bilim tarihinden silinmesi gerekmektedir.
Sonuç şu ki, Çin hiçbir zaman Rönesansın-uyanışın, pozitif bilimin, özgürlüğün, hak ve hukukun devleti ve vatanı olmamıştır. Çin yönetimi her zaman akla değil iradeye öncülük tanımış; Çinli, çıkar ve zevk söz konusu olduğunda, anası ile zina etmekten asla çekinmemiştir. Bu sebepledir ki Çin, her zaman padişahların, diktatörlerin, katillerin, gaddarların rahat at oynattığı alan olagelmiştir. Bunun en tipik anıtsal örneği, insan kanı, gözyaşı ve ceset ile yoğrulan Çin Seddi ve Çin egemenliğini simgeleyen dokunulmaz dev Mao Zedung heykelleridir. Bu sebepledir ki Çin, uzun tarihi boyunca geçilmez duvarların, ürkütücü heykellerin arkasına sığınan ve kendinden olmayanlara karşı her zaman gizli kin besleyen, bilim-açıklık-aydınlık-adaletten korkan gizemli bir ülke olagelmiştir.

 

RUS-ÇİN DOSTLUĞUNA BİR BAKIŞ

 

(Pekin'de 25.04.2006 günü, Şang Hay İşbirliği Örgütü'nün üyeleri olan Çin, Rusya, Kazakistan, Özbekistan, Kırgızistan ve Tacikistan devletlerinin Savunma Bakanları, sözde teröre karşı işbirliği yapma gerekçesiyle, gerçekteyse özgürlük savaşçılarına karşı-ABD'nin “dünyayı özgürleştirme” etkisine karşı bir araya gelmişlerdir. Onlar ileride Rusya topraklarında tatbikat yapıp, ortak güç gösterişinde bulunup dünyaya meydan okuyacaklarmış(RFA). Bilinen o ki, Putin Stalin yolunda, Ho Cintao ise Mao Zedung yolunda bir önceki selefleri gibi hiç tereddüt etmeden ilerlemektedirler. Bu yol, yapısı imparatorluk olan baskıcı devletlerin, tarih boyunca ayakta kalmayı denediği-tarihin akışına karşı direndiği elbette tek seçeneğidir. Putin'in selefi olan Boris Yeltsin'in, Ho Cintao'nun selefi olan Ciang Zemin'in neden böyle bir yolu seçtiğine özgü “Rus-Çin Dostluğuna Bir Bakış” başlıklı bir yazım Doğu Türkistan'ın Sesi Dergisinin 60. sayısında-Kasım 2000 yılında yayınlanmıştı. Geleceği kestirebilmek ve bugünü anlamak için, geçmişi iyi bilmek gerekir, mantığına dayanarak, az çok ekleme ve düzeltmelerle bu yazımın tekrar basılmasında yarar gördüm.

Bu yazımda zaman itibarıyla yer almayan önemli bir konu-New York'taki 11.09.2001 tarihli İkiz Kule olayı ile beraber, bilim ve özgürlük düşmanı dincilik, yukarıda tanımı geçen, özgürlük ve özgürlük karşıtı güçler arasındaki evrensel mücadeleden kendine pay kapmak için ortalıkta boy göstermeye başlamış olmasıdır. Ne gariptir ki, bu dinci güçler, asıl din düşmanı olan Rusya'ya ve Çin'e karşı koymanın yerine, inanç özgürlüğünü savunan ABD'ye karşı koymaktadır. İslamın kaynağı ve koruyucusu sayılan Suudi Arabistan'ın Çin ile olan yakın ilişki ve işbirliğinden de (RFA) anlaşılıyor ki, reformdan-çağdaşlaşmaktan korkan İslam, ayakta kalabilmek için ne yapacağını şaşırmakta-sığınacak hami aramaktadır. Bugüne kadar İslam ile geçinen Suudilerin, komünizmi ilke edinmiş sömürgeci Çin ile ittifak yoluna girmesi; ateist- dinsiz- yamyam Çin'den, İslamın korunmasını ummak kadar bir ahmaklık…..Bu olgu, İslam kan kaybediyor demektir. Yeri iken burada kestirip söylemenin bir sakıncası yok, bugün Çin, özgürlük savaşçılarına karşı dünyada var olan tüm baskıcı güçler ile, birey düşmanları ile işbirliği yapmaktadır. Çin hakkında bilinen ve bilmeyenlerin bilmesi gereken en yalın gerçek şu ki: Çin ve Çinli, çıkarı ve zevki uğruna, anaları ile zina etmekten çekinmezler.

Yıl 1999 Ağustos ayı, Rusya, Çin, Kazakistan, Tacikistan ve Kırgızistan devlet başkanları (Bu Şang Hay İşbirliği Örgütü üyelerinin içinde o zaman Özbekistan yoktu), ABD liderliğindeki demokratik dünya tasarımına karşı, Orta Asya merkezli ortak bir güç oluşturma çabası çerçevesinde Bişkek'te bir araya gelmişler. Rusya Devlet Başkanı Boris Yeltsin'in danışmanı, zengin enerji kaynaklarına sahip Orta Asya'yı etki alanlarından çıkarmaya niyetli olmadıkları mesajını vermiş. Zirvede çok kutuplu dünya önerilmiş. Yeltsin, Bişkek'te karşılayan gazetecilere:

“Mücadeleye hazır durumdayım , özellikle de Batılılar ile mücadeleye” demiş.Yıl 1999 Aralık ayı, İstanbul AGİT Zirvesi'nden hemen sonra, Çin ve Rusya devlet Başkanları Pekin'de yine bir araya gelip Bişkek Zirvesi'nin gündemini tekrarlamışlar. Ayrıca