|
DOĞU
TÜRKİSTAN TÜRKLERİ VE ÇİNLİLER
KASIM
2008 51.SAYI
Prof. Dr. M. Metin KARAÖRS*
Tarihin ve talihin yan yana yaşamaya mecbur
bıraktığı Doğu Türkistanlı Türkler ile Çinliler bugün birbirlerinin amansız
düşmanı durumundadırlar. Çünkü Çin, işgal ettiği Doğu Türkistan’ı, Çincede
kurtarılmış ülke anlamında “Sincan” diye adlandırmakta ve yok
etmeye çalışmaktadır.
Ezeli ve ebedi Türk yurdu olan Doğu Türkistan
davasının kurtuluş mücadelesinin Birleşmiş Milletlere götürülememesi,
bugün Türklüğün en ızdıraplı meselelerinden biridir.
Bugün dünya üzerinde kendi soydaşları en çok
esir olan millet, Türk milletidir.
Göktürk Abideleri, Çinlilerin Türk milletine
yaptığı kötülükleri, hilye ve aldatmaları haykıran çığlıklarla doludur.
Doğu Türkistanlı Uygur Türkleri ile Çinliler,
kültür ve hayat görüşleri bakımından birbirlerinin karşıtıdır.
Genel olarak uluslar başka uluslara
karşı davranışlarına göre iki tiptedirler.
Alp tipi insanlardan oluşan Türkler ile başkalarını kendi arzu ve
istekleri için sömüren insanlar arasında büyük farklar vardır. Türk, alp
tipi insandır, Bu insan tipi, mazlumları savunan, adil, mert, zalimlerle
mücadele eden, arkadan vurmayan, aman dileyene el kaldırmayan, sıkı ve sert
dövüşen, pusu kurmayan bir karaktere sahiptir. Bu insan tipi Batıda
şövalye tipi, gladyatör gibi isimlerle anılır. Oğuz Kağan’da, Alp Er
Tunga’da sembolleşmiş alp tipi Türk insanı, emperyalist değildir, kimseyi
sömürmez, düşmanını öldürmenin bir hakkın gereği olduğuna inandığı zaman
mertçe öldürür. Türklerin atalarının yaşadığı coğrafyanın özellikleri,
etrafı dağlarla kaplı kara kıtası Orta Asya’dan ufuklara gitme isteği, bu
isteği gerçekleştirmek için atı kullanmak, hız kavramını, koyun
beslemek, adalet fikrini Türklerde ortaya çıkarmış Türk, suç şahsidir,
suç suçlunun çoluğuna çocuğuna intikal etmez, kuralına inandığı için
düşmanı dışındakileri kendi koruması altına alan bir anlayışa sahip
olmuştur. Alp tipi insanlardan oluşan Türkler fatihler, cihangirler
yetiştirmiş, farklı ırk ve dinleri bir arada yaşatan büyük imparatorluklar
kurmuştur. Türklerin kurdukları imparatorluklar hiçbir zaman emperyalist,
sömürücü bir siyasete sahip olmamışlardır. Bu insan tiplerinin oluşturduğu
toplumlar, ordular kurmuş, fatihler çıkarmış, imparatorluklar kurup adaletle
hareket etmişlerdir. Türk toplum anlayışı, “Türk Cihan Hakimiyeti
Mefkuresi Tarihi”
bunun örnekleriyle doludur.
Alp tipi Türk insanına zıt olan karakter,
çocuğuna “su gibi ak” diye öğüt veren Çinli tipi insandır.
Kıpırdayan her şeyi yiyen Çinli, Türk karakterine zıt bir insan tipidir.
Başkaları, efendileri tarafından idare edilmeye alışkın, ne verirsen onu
kabul eden, köle ruhlu bu tip insanların ilk örnekleri, Mısır firavunlarının
emri altında inim inim inlemiş, onların leşlerine piramitler yapmış
insanlardır. Bu insanlar, hiçbir şeye ses çıkarmayan, güdülen, ne kadar
verirsen kabul eden, ensesine vurup elinden ekmeği alınabilen tiplerdir. Bu
insan tipleri fırsatını bulduğu zaman intikam almayı, başkalarını arkadan
vurmayı, ahde vefasızlığı, güce tapmayı, eşkiyalığı, bedeviliği kendilerine
rehber edinmiştir. Bu insan tiplerinden oluşan kavimler, Asya kıtasının
büyük bir kısmını, Afrika’yı Eski Amerikan yerlilerini sömürmüşler, güneş
batmayan sömürge imparatorlukları kurmuşlar, bütün insanların kendilerine
hizmet eden bir duruma gelmelerini istemişler ve bu günde istemeye devam
etmektedirler.
Çinli ile Batı’nın emperyalist ruhlu insanı
arasında aslında hiçbir fark yoktur. Çinlinin bugünkü durumuna gelmesinde
Batı’nın büyük payı vardır.
Türk Dünya Nizamının Milli ve İnsani Esasları
dünyaya hâkim kılınmalıdır. Uzun vadede dünyanın huzura kavuşması ancak Türk
hâkimiyeti ile gerçekleşecektir. Bu hâkimiyetin ilk adımı, Türk Dünyasının
önce kültür bakımından birleşip bütünleşmesidir.
KAYSERİ'YE VEDA -I-
KASIM
2008 51.SAYI
Hayatımın üçte birini, meslek hayatımın
yarısından fazlasını geçirdiğim, hayatımda acı ve atlı anılarımla büyük bir
yer işgal eden Kayseri Erciyes Üniversitesindeki görevimden kendi isteğimle
39 yıl 8 ay hizmetten sonra, İstanbul'daki Beykent Üniversitesinin beni
kendi üniversitelerine davet etmeleri üzerine 16/07/2008 tarihinde emekli
oldum. Bu nazik davetlerinden dolayı Beykent Üniversitesinin Mütevelli
Heyetine, Değerli Rektörüne, Rektör Yardımcılarına, Fen-Edebiyat Fakültesi
Dekanlığına teşekkür ediyorum. Beykent Üniversitesi Fen-Edebiyat
Fakültesi'ndeki Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü Öğretim Üyesi ve Başkanlığı
olan yeni görevime 01/09/2008'de başladım.
Kanatsız Kuşlar Şehri Kayseri'deki Doğu Türkistan Uygur Türklerinin
çıkardığı İstiklâl Gazetesi'ne bu yazıyı İstanbul'dan yazıyorum. Fırsat
buldukça yazmaya da devam edeceğim.
Kayseri'ye 1986 yılında bir Kasım günü gelmiştim. 1968 yılında İstanbul
Üniversitesi Ed. Fak. Türk Dili ve Edb. Bölümünden mezun olduktan sonra
Burdur, Aydın, Ortaklar-Aydın'da Edb Öğr. ve müdürlük görevlerini takiben ve
Bursa Eğitim Enstitüsü, Eğitim Fakültesinde Türkçe Bölüm Başkanlığım
süresinde doktora çalışmamı tamamlayıp rahmetli Hocam Prof. Dr. Muharrem
ERGİN'in tavsiyesi ve isteği ile Kayseri Erciyes Üniversitesi Fen-Edebiyat
Fakültesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümüne Yardımcı Doçent olarak atanmıştım.
Burada aziz hocam Muharrem ERGİN'in iki yönlendirmesini belirtmek istiyorum:
Birincisi: 21 Mayıs 1963'teki olaylardan sonra öğrencisi olduğum Kara Harp
Okulundan ayrılıp İ.Ü. Edb. Fak. TDEB.'ne kayıt yaptırdığımda ERGİN Hoca'mın
“siz iyi, vatansever çocuklarsınız, başınıza gelen bu olaylardan dolayı
kimseye kızmayın, burası sizin seveceğiniz bir bölümdür, Türklük Bilimi
bölümüdür, biz hocalarınız size daima yardımcı olacağız” mealindeki sözleri
ve desteği beni Türk Dili ve Edebiyatı uzmanı yaptı. İkincisi: 12/Eylül
1980'den sonra doktora yapma isteğimi belirttiğimde “Metin, mezun olalı 12
yıl olmuş, şimdiye kadar neden gelmedin” diye sorduğunda “Hocam, orta
öğretimde idarecilik yaparak istemediğim tavır ve davranışlara mani olmaya
çalıştım” deyince gülümseyerek “senin doktora çalışmana danışman olurum, git
bir yıl Rusça çalış, sınava gir öyle gel” sözleriyle yönlendirmesini ve
doktora çalışmam bitince “Kayseri'ye git orada Türkçe Bölümünde sana ihtiyaç
var” demesini hiç unutmadım. Hocalar, öğrencilerinin kaderini de
yönlendiriyorlar. Hocam Ergin'in şahsiyetim, karakterim ve bilimsel
birikimimin üzerindeki etkisi çok büyük olduğundan “Türk Lehçelerinde Şekil
ve Cümle Bilgisi” adlı kitabımı bu minnetin bir ifadesi olarak aziz ruhuna
ithaf ettim.
Kayseri'ye 1986 Kasımında geldiğimde Erciyes Üniversitesi Rektörü Prof. Dr.
Metin TUNCEL, Fen-Edb Fak. Dekanı Prof. Dr. Mehmet DOĞAN idi. Kayseri çok
değişti. 22 yıl evvel şimdi yerinde yeller esen eski otobüs terminalinde
Bursa'dan gelen otobüsten inmem, Düvenönü'nde bir lokantada kahvaltı yapmam,
Yoğun Burç'un yanından kalkan belediye otobüsü ile üniversiteye gelmem ve
Üniversite'nin ana kapısından girerek o zamanki Rektör odasına gidişim, TDEB
Başkanı Prof. Dr. Meserret DİRİÖZ'le bölümdeki Kagarlı Mahmut Dersanesindeki
tanışmam unutamadığım anılarım arasındadır.²Tanışmamız sırasında rahmetli M.
DİRİÖZ, bana küçük bir kağıt uzatarak “Metin Bey, buraya hangi derslere
girmek istediğinizi yazar mısınız” dediğinde önce şaşırmıştım. Kağıda
“Türkiye Türkçesi, Eski Türkçe (Göktürk-Uygur) ve Çağatay Türkçesi
derslerine girmek istiyorum” diye yazıp verdim. Kağıda dikkatli baktıktan
sonra “Metin Bey, siz hep böyle el yazısı mı yazarsınız?” diye sorunca “evet
ben hep el yazısı, bitişik yazı yazarım.” şeklindeki cevabıma “Metin Bey,
bitişik yazı bitti, okullarda öğretilmez oldu, bir küçük harfle yazma modası
çıkardılar, onu da yazamıyorlar artık, Sizin bu alışkanlığınızı çok takdir
ettim.” dedi ve ilâve ederek tekrar sordu: “Peki, bunlardan başka derse
girmez misiniz?” sorusuna “girerim ama kendi ana bilim dalımdan olursa daha
mutlu olurum” diye cevap verdim. Bana “bir kere daha sizi takdir ettim,
şimdiki yeni yetmeler, kendilerini allâme sanıp her derse girebiliriz' diye
cevap veriyorlar. Sizinle çalışmaktan mutlu olacağım.” cümlelerini hiç
unutmadım.
Kayseri'de ilk dikkatimi çeken Talas Belediyesine ait otobüslerdeki “TALAS
AŞAĞI, TALAS YUKARI” levhalarıydı. Aşağı Talas'ta Emniyet Sitelerindeki
evime giderken bu levhalar beni rahatsız ettiğinden doğru şekillerinin Aşağı
Talas, Yukarı Talas olduğunu anlatan dört yazıdan³ sonra levhalar değişti.
Erciyes Üniversitesinin 22 yıllık gelişmesine, Erciyes dağının lavlarının
artığı bir arazi üzerinde yemyeşil bir yerleşke ortaya çıkmasına yakından
tanık oldum. Birlikte çalıştığım rektörlerin hepsi Üniversitenin gelişmesine
büyük katkılarda bulundular. Erciyes Üniversitesinin lojmanlarında 19 yıla
yakın oturdum. Tıp Fakültesi Gevher Nesibe Hastanesinin seçkin doktorları,
ben ve ailemin sağlık meseleleriyle yakından ilgilendiler.
Bilimsel kazanımlarımın büyük bir kısmı Erciyes Üniversitesine aittir. Bu
üniversitede Yard. Doç., Doçent ve Profesör unvanlarını kazandım. Mevcut
kitaplarımı ve makalelerimi bu üniversitede yazdım. Hocalığımı bu
üniversitede daha çok verimli hâle getirdim.
Erciyes Üniversitesinde iken Kırım'da (1991), Kazakistan Hoca Ahmet Yesevi
Üniversitesinde (1994-1996) ve Kıbrıs Girne Amerikan Üniversitesinde
(2002-2004) görev alarak yurt dışı tecrübemi artırdım.
Fakülte yönetim Kurulu, Fakülte Kurulu ve Senato üyelikleri görevlerinde,
Rektörlük Türkçe Bölümü Başkanlığı ve Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü
Başkanlığı görevlerini yaptım.
Binlerce öğrenci yetiştirdim. Pek çok mesai arkadaşım oldu. Öğrencilerimin
bazıları akademik çalışma yaptılar, şimdi devam edenleri de var. Mesai
arkadaşlarımın ve öğrencilerimin çokluğunun vefalı, bazılarının ise “davet
etseler de gelmesek, davet etmeseler de gönül koysak” şeklindeki Kayseri
deyimine uygun olarak, nâdân, vefasız oldukları anlaşıldı.
Kayseri'de unutamayacağım dostlar da edindim. Bahsedilmeye değer
dostlarımdan birincisi, Kayseri Kültür ve Turizm Derneği mensupları ile bu
derneğin idarecileri olan ve yorulmak bilmeyen çabalarıyla Erciyes
Dergisi'ni 30 yılı aşkın süreyle çıkaran Avukat Nevzat TÜRKTEN ağabeyim,
diğeri ise milli muhtarımız diye isimlendirdiğimiz, odasında huzur ve
muhabbet bulduğumuz engin gönüllü, candan arkadaşım İnşaat Mühendisi Alim
GERÇEL'dir. Doğu Türkistan'dan gelen soyca ve kültürce akraba olduğum Uygur
Türklerinden Hamithan GÖKTÜRK kardeşim, ve Mehmet CANTÜRK ağabeyim, Doğu
Türkistan Kültür ve Dayanışma Derneği mensupları, bu gazetenin sahibi Mehmet
Emin BATUR, unutamayacağım anılar ve sohbetlerle hatıralarımda yer aldılar.
Doğu Türkistan Uygur Türklerinin bir ve beraber olarak dünyanın en büyük
belası olan Çin esaretinden kurtulma mücadelesi vermeleri gerektiğine
inanıyorum. Şimdi İstanbul'da kardeşlerim Doğu Türkistan Uygur Türklerinin
yanındayım.
¹Beykent Üniversitesi Fen-Edebiyat Fakültesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü
Başkanı, İSTANBUL
metinkaraors@beykent.edu.tr
²Karaörs, Metin; Prof. Dr. Meserret Diriöz Ebedî Âleme Göçtü Yay: Türk
Edebiyatı, S: 382, Ağustos 2005, s. 74-75
³Karaörs, Metin; Talas Aşağı, Talas Yukarı Yayın : 1. Erciyes, (dergi)
Kayseri, 1993 Kasım, S: 191, s: 19; 2. defa: Dil ve İnsan (dergi), Tömer
Kayseri Şubesi, 1997 Haziran, s:5-6
TOMARZA VE YÖRESİNİN SÖZ VARLIĞI
Türk dili, Türkler arasında anlaşmayı
sağlayan tabii bir vasıta, kendisine özgü kuralları olan, ancak bu kurallar
ile gelişen canlı bir varlık, temeli Türklerin tarih sahnesine çıkmaya
başladıkları zamanlarda Türkler arasında atılmış gizli anlaşmalar sistemi,
Türk coğrafyasının Türk tabiatının seslerinden örülmüş, Türkleri birbirine
bağlayan en büyük sosyal kurumdur.
Türkçe, dünyanın en eski dillerinden biri;
dünyanın en geniş mekânlarından birine yayılmış dillerinden biri;
dünyanın en çok konuşulan dillerinden biri; dünyanın en zengin dillerinden
biri (a. Ses ve musiki zenginliği bakımından, b.
Söz varlığı bakımından, c. Anlatım gücü bakımından); dünyanın
en mantıklı ve kurallı dillerinden biri durumundadır.
Söz Varlığının Zenginliği :
Bugün Türkiye Türkçesinin
sözlüğü olan TDK’nin 2005 yayımladığı Türkçe Sözlük’te sözcük sayısı
şu şekildedir:
“Söz, terim, deyim, ek ve anlamdan oluşan 104.481 söz varlığına sahiptir.
63.818 madde başı, 13. 589 da madde içi olmak üzere toplam 77.407söz
bulunmaktadır. Bu sözlerin 45.005’i isim, 11.305’i sıfat, 2.644’ü zarf,
87’si zamir, 33’ü edat, 289’u ünlem, 53’ü bağlaç, 6.441’i fiildir. Türk
edebiyatından seçilmiş 29.040 örnek cümleyle sözler tanıtlanmıştır. Sözlük
metni ise 1.236,.484 sözden oluşmaktadır.”
TDK yetkilileri 2008 ‘de Türkçe Sözlük’teki kelime sayısının 115.000’e
yaklaştığını belirtmektedirler.
XIII. yüzyıldan başlayarak Türkçe sözcüklerin
ve deyimlerin genel olarak bugün unutulanlarını bir araya getiren Tarama
Sözlüğü (1963-1977) 8 büyük ciltten oluşmaktadır.
Anadolu ağızlarının söz varlığını içeren yine
TDK tarafından yayımlanan Derleme Sözlüğü (1963-1982) ise 12 cilt
tutarındadır.
Özel Ad Sözlüğü’müzün
ise beş yüz bin civarında olduğunu TDK yetkilileri belirtmektedir.
Türkçenin Söz Varlığı, a)
Türkçe asıllı sözler, b) Alıntı-Türkçeleşmiş sözler olarak
iki kaynaktan gelmiştir. Türkçe asıllı birçok sözlerin yerini zamanla
alıntı-Türkçeleşmiş sözlerin aldığını şu örnek göstermektedir:
“Kuran’ın sözcük
dağarcığı, Kuranıkerim sözlüğündeki sözcük sayısı 2500’e yakındır. İlk Kuran
çevirilerinde bu 2500 Arapça sözcüğün 2490’ına Türkçe karşılık bulmuşken bu
sayı daha sonra 90-100’e düşmüştür.
Örnekler:
ET’deki Tanrı (Allah), çalap (ilah), bayat (Allah),
idi (sahip), ugan ((kadir), keçürgen (affeden), kılınç,
kılık (huy, ahlak, eylem), ası (fayda), alkın- (mahvol-),
barım (servet), közsüz ( kör), aşlık (mutfak), kebit
(mağaza), bay (zengin), ayag (kadeh), öñ (renk),
öñlen- (renklendir-) gib
Türkçenin söz varlığını sadece Türkiye
Türkçesinin söz varlığı olarak değerlendirmemeliyiz. Nasıl İngilizcenin söz
varlığı sadece Brintanya adalarındaki İngilizlerin söz varlığından ibaret
değilse, bu söz varlığı Britanya adalarının dışındaki Amerika, Kanada,
Avusturalya, Hindistan, Yeni Zelanda gibi ülkelerdeki insanların İngilizceye
verdiklerinden meydana geldiyse, Türkçenin söz varlığını da Türkiye Türkçesi
ile birlikte bütün Türk lehçe ve şivelerinin beraberce oluşturdukları söz
varlığı olarak görmek gereklidir. Bütün Türk lehçe ve şivelerinin söz
varlığının yer aldığı Türk Dilinin Sözlüğü dünyanın en büyük sözlüğü
olacaktır.
“XI. yüzyılda yazılmış olan
Divan u Lugati’t-Türk’te yer alan kelimelerin sayısı 8624’tür.
Oysa aynı dönemde hazırlanmış bir Lâtince-İngilizce sözlükte yer alan kelime
sayısı 3000’dir. Özbekistan’da yapılmış bir araştırmaya göre Şekspir’in
dilinde yirmi iki bin kelime, Nevâyi’nin dilinde ise yirmi dört bin kelime
bulunmaktadır.”
Türkçeleşmiş-alıntı sözler,
bizim zafer ve fetih hatıralarımızdır. Bu sözler, anlam, ses yapısı ve
musikisi bakımından Türkçenin sözleri hâline gelmişlerdir. . Bugün
kullandığımız “gül, bülbül, güfte, çamaşır, merdiven, köşe, maydanoz”
gibi kelimeler, Farsça olan “gul, bolbol, gofta, çameşuy, guşe, miyde-nüvaz”
kelimelerinden; yine “kına, heybe, minare, edep, millet” gibi
kelimeler Arapça’dan; “kestane, doktor, anahtar, Adana, Erzurum, İzmir”
gibi kelimeler, Grek veya Lâtinceden dilimize gelerek Türkçeleşmişlerdir.
17. yüzyılda bir Fransız
tarafından telif edilen Türkçe-Fransızca sözlük ve konuşma kılavuzunda,
116 adet armut, 46 şeftali türü sıralanmış,
“değnek, sopa” maddesi, beş sayfa anlatılmıştır.
Ana dilimiz Türkçenin Anadolu’daki söz
varlığı TDK’nin derleme çalışmaları ve Üniversitelerdeki yüksek lisans ve
doktora çalışmaları ile ortaya çıkarılmaktadır.
Kayseri ve Yöresi
Ağızlarındaki Söz Varlığı, Derleme Sözlüğü’nde ve özellikle Erciyes
Üniversitesi Fen-Edebiyat Fakültesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümünde
yaptırılan mezuniyet çalışmaları, yüksek lisans ve doktora tezlerinde
tespit edilmiş durumdadır.
Kayseri ve Yöresi Ağızlarındaki Söz
Varlığının yazı dilinde kullanılması ve Türkçe Sözlük’te yer alması
dilimizin zenginliğini ve yazı dilindeki söz varlığının sayısını
artıracaktır.
Bu bildirinin ikinci bölümünde TDK’nin
Derleme Sözlüğü’nde bulunmayan veya bulunup da değişik anlamlara sahip olan
Tomarza ve Yöresine ait tespit edilen kelimeler sıralanmıştır:
Bu sözlerin özellikle Türkçenin kelime
yapımı kurallarına uygun olanların yazar, şair ve basınımız tarafından
kullanılarak yazı diline kazandırılması gereklidir. TS’de bulunanlara da
farklı anlamları tespit edildi ise bu anlamlarının yazılması gereklidir.
Tomarza ve
Yöresine Ait Bölgesel Kelimeler:
ahan: şimdi, burada
ambele: işte böyle
ayağı sekili: çok gezen
badah: ayak takma (badak: güreşte çelme
takmak, bağ+da-makÖTS)
bakdavarlı: hadi oradan
behen: bana (behem: birlikte, beraber, hep
bir yerde ÖTS)
bılız: arsız çocuk,
bıta: yumurta
bir tevür : bir çeşit (bir tevatür)
boynala : siyah karga. (boyna: nine<beğ+ana
DS)
buharı: baca (buhari: buhar ile ilgili)
burcalık: kokulu (burca+la-mak: buram buram
tüterek etrafa koku yayamak ÖTS)
cılbağa: arsız küçük, (DS yaramaz ve huysuz
çocuk, sıska, cılız<cılb+ağa)
cıcık: yeni, parlak nakışlı, (Çağatayca:
iç-ek>cıcık: derisi yüzülmüş et, iç organlar, göbek, limon DS)
cırtapoz: cıvık, kaypak,
cıtdam: buradayım
cüllek: küçük def_i hacet
çarkıt: bozuk, eski (çark-ı-t: eski, bozuk,
sakat, kötü kadın DS)
çaynik: çaydanlık (Bulgarca, DS)
çot: sakat, (keser, Rus. Veresiye defteri
DS)
çökçe: kepçe
dalam: elbise
datdiri: hafif, sulu (tak-tır-ı: kadın donu,
elbise DS)
dayra: üç etekli kadın elbisesi, entari,
dığa: arsız çocuk, (dığan: boşboğaz, geveze
DS)
dırçık: tekme, çifte, sandalye veya masa
ayağı, ayağına çabuk
dönük: dönmüş olan, DS
dümsük: yumrukla vuruş dirsekle vuruş DS,
sumsuk
ekeşmiş: bilgin, bilen. özvatan
(kurnaz, açıkgöz DS)
ekşimen: (eşgiman)
evregaç: yufka çevirme tahtası
ellaham: herhalde, ellehem: Allah daha çok
bilicidir. DS
fellik: afacan, arsız kız, (DS, fellik
fellik: telaş içinde koşturmak)
ferfene : herfene DS, yemekli, içkili
toplantı
fırışdak: topaç
filke: musluk, şamdan DS
finficir: cin fikirli
firik : olgunlaşmak üzere olan tahıl taneleri
DS
gafılgada: belaya düşme
gancıra: sürtük, kızan
gandırakçı: yalancı
ganguç: çiğdem çıkarma sopası
gem: düven
gınç etme: belaya düşme
gırgal: boyunduruk
gidik: oğlan, (oğlak, kuzu, balık ÖTS)
godduz: kendini beğenmiş (godoş: kendini
beğenmiş, gururlu DS)
goncufirli: albenili, nakışlı, gösterişli
gop: kağnı çıkıntı tahtaları
gubur: irin
gudik: küçük fino,
guşene: tencere
guşgana: küçük tencere DS
guylamak: gömmek, (kuyulamak: DS)
guzzik: kambur
hezertere: dereotu
hırhana: lüzumsuz kalabalık, (DS: aile
fertleri)
isgemi: küçük oturak (DS: isgembi: dört
ayaklı, altı üstü kapalı, yanları açık olup içine mangal konularak ısınılan
bir çeşit tahta masa Tavlısın, Akçakaya, Erkilet-Kays. )
islikan/istikan: çay bardağı, cam bardak
(Rusça: stakan)
iptin etmek: alışkanlık, huy (DS)
kemçik: küçük ağız, dudak bükerek konuşma (DS)
kıtirik: kurumuş yufka ekmeği (DS)
köten: pulluk, (DS: saban, hayvanların
boğazında çıkan çıban)
kurik: sıpa
kurşak: bel bağı (DS)
leçek: baş örtüsü (DS: yün atkı, tülbent)
makat: sedir (DS: soğuğa engel olmak için
tavan arasına döşenen çamur sıva) Uluborlu: maket
meses: ucu çivili değnek. (DS)
mıllıkçı: yalaka, yağcı (DS: iki yüzlü)
mırık: yumurta (DS’de 16 çeşit anlamı var.
Bu anlamı yok)
mosdura: örnek (DS: mosdura: örnek)
öremeç: ip (DS: öreme: Harç koymadan taştan
örülen duvar, eğik duvar)
patlak: bidon (DS: su fıçısı, boya tenekesi,
başka anlamları da var)
peşkir: havlu (DS: kalın ketenden yapılmış
kadın önlüğü)
pinnik: kümes (DS
rapata: (rabata, rapata) (DS: Yufkayı tandıra
yapıştırmak için kullanılan araç)
saksavul: uzun ve sert harman süpürgesi (DS:
sakkavul, sahavel)
sallık: bolkon (DS: evlerin salon bölümü)
soyka: sevimsiz (DS: başka anlamları da var)
susminos: sinsi
sülempe: sek sek oyunu
şergede: (DS: şargada: oklava, yaramaz)
şevil: bulaşık (DS: şevil: ölgün pişmiş
yemek, basmalara sürülen ilk kola)
tıngır: büyük kova (DS)
tıstan: bok böceği (ds: karafatma)
üşengeç: eringen (DS: üşencek)
üzlük: toprak çanak (DS)
velespit, cin arabası: bisiklet (DS’de yok)
yanıgara: batasıca (DS’de yanıkara: suçu,
ilenç, yıldırım, lekeli kişi, börülce)
yelloz: hafif kadın (DS’de iki yüzlü dönek,
hoppa, haylaz)
yüleme: keskinleştirme (DS)
yüngül: hafif (DS)
zevzek: salak (DS’de yok)
zıllıcı: oyun bozan (DS)
zırcik: eziyet (DS: arsız, yaramaz)
zotdirik: gereksiz, lüzumsuz (DS’de yok)
GÜRSOY, Belkıs, İngilizcenin Gelişimi Örneği ve İlim Dili Olarak
Türkçe” Türk Yurdu, C. 12, Eylül 1992 s: 53-57)
ÜSTÜNER, Ahat, Türkçenin Anlatım Gücü,
Türk Dili, S: 589, Ocak 2001, s: 50-57
AKYÜZ, Kenan, Paris Millî
Kütüphanesinde İlk Türkçe-Fransızca ve Fransızca-Türkçe Yazma Eserler,
Türk Dili Araştırmaları Yıllığı Belleten, TDK, Ankara 1959, s. 250-292
KARAÖRS, Metin, Kayseri Isparta Adana İllerimizden Derlemeler, Türk
Dili Ankara, Ocak 1994, S: 505, s: 65-67
GUVCİ, Keziban, Kayseri
İncesu İlçesi Subaşı Köyü Ağzı, YLT, Kayseri 2004
ÖZDAMARLAR, Kadir,
Develi ve yöresinin Folklor Halk Edebiyatı ve Etnografyası, DT,
Kayseri 1997, II cilt, sözlük 428-450
DOĞU
TÜRKİSTAN UYGUR MUTFAK KÜLTÜRÜ
Ağustos 2008 49. Sayı
Kayseri'de kendilerini
tanımaktan gurur duyduğum Doğu Türkistan Uygur Türkü ailelerinden biri
Hamithan GÖKTÜRK-Nurâlâ GÖKTÜRK ailesidir. 1961 yılında Doğu Türkistan'dan
Afganistan'a sürgün edilen 1965 yılında Türkiye'ye iskanlı göçmen olarak
gelip Kayseri'ye yerleştirilen, 1967'de Suudi Arabistan'a Hacca gidip
1968'de tekrar Türkiye'ye dönen bu aile uzun yıllar Kayseri'de yaşadıktan
sonra halen İstanbul Zeytinburnu'nda ikamet etmekte, Hamithan GÖKTÜRK,
İstanbul'da bulunan Doğu Türkistan Vakfı’nın Genel Sekreterliğini
yapmaktadır. Doğu Türkistan Dayanışma Derneğin’nin Kadın Kolları Başkanı
olan eşi Nurâlâ Göktürk, araştırmaları ve şiirleriyle tanınmaktadır. Biri
erkek, üçü kız dört evladı olan Göktürk ailesi çocuklarını okutup aydın
birer Uygur Türkü olarak yetiştirmiştir. Dostum Hamithan'ın Türklüğe
hizmetlerini bir başka yazıda tanıtmak kaydıyla sayın eşleri Nur'âlâ
GÖKTÜRK'ün çalışmalarından bahsedeceğim.
Nurâlâ Hanım, kendi ifadesiyle eli kalem tuttuğundan beri yürek sözleri diye
vasıflandırdığı şiirlerini yazmaktadır. Gök Bayrak Sevdası isimli şiir
kitabı 1998'de basılmıştır. Şiirleri Kayseri Şiir Antolojisi'nde Fatih'ten
Atatürk'e Şiir Antolojisi'nde pek çok gazete ve dergilerde yayınlanmıştır.
Elazığ'da düzenlenen Hazar Şiir Akşamları'nda ve Yurdun çeşitli yörelerinde,
radyo ve televizyonlarda Doğu Türkistan'ı tanıtan şiirler okumuş, konuşmalar
yapmıştır.
Nurâlâ Hanım, İstanbul Sultan Ahmet'teki Ahmet Yesevi Vakfında ve
Kastamonu'da Uygur Türklerinin hepimizin milli başlığı olan el emeği, göz
nuru doppalarımızı ve Doğu Türkistan mutfak kültürünü tanıtan sergiler
açmıştır.
Çalışkan fedakar Türk anasının saygıdeğer örneği olan Nurâlâ Göktürk, son
olarak, yıllarca uğraşarak Doğu Türkistan Mutfak Kültürü'nü merak edenlerin
yanı sıra vatanlarından çok uzakta bu derin hazinelerden habersiz büyüyen
yarınlarımızın emanetçilerine tanıtan bir kitap yayınladı. (Nurâlâ GÖKTÜRK,
GELENEKSEL DOĞU TÜRKİSTAN UYGUR KÜLTÜRÜ, Mart Matbaacılık Sanatları Tic. ve
San.Ltd.Şti, İstanbul 2005). Birinci hamur kuşe kağıda basılmış, büyük
ebatlı, 266 sayfa olan bu kitap kendi türünde Türkiye'de yayınlanan en güzel
ve özgün eserlerden biridir.
Kitabın ön kapağında 15 çeşit Uygur yemeğinin küçük resimleri ve sayfanın
ortasında kitabın başlığı bulunan kompozisyon, arka kapaktaki yazarın küçük
resmiyle öz geçmişi de kitabın albenisini artırmaktadır.
Yazarın Önsöz'ü içten gelen duygu ve düşüncelerin yer aldığı bir vatan
hasreti ve vatan sevgisi anlatımıdır: “Türkistanım, Doğu Türkistanım, ana
vatanım, ana diyarım, cennet mekanım, yeşil kırların, şirin suların, güzel
hayatın, yaşanılası havası ile can memleketim!”…
“Bağrımızda henüz onarılmayı bekleyen derin yaramız.” “Ve ben, Canım
Türkistan'ım, Ulu diyarım! Senden uzak, seni yaşayan perişanlardan biriyim.
Huzur ve hürriyet kelimesi karşısında başı dumanlanan otuz beş milyon Türk,
otuz beş milyon Müslüman, otuz beş milyon insan, kardeşimin feryad u
figanları yanı sıra…” Renk, ırk, millet, ayırımı gözetmeksizin, doğrunun
doruğa ulaşacağı sabah çok yakın. Belki yarın, belki yarından da yakın…
Milletimin çok köklü miraslarından sadece biri olan mutfak kültürünü
anlatmak benden sonraki kuşağın bu güzelliklerden haberdar olmasını sağlamak
gayesi ile kendi çapında ele alarak az da olsa bir hizmet etmek amacıyla
hazırlamış olduğum bu eser…anlatımları, eseri tanıtan bazı cümlelerdir.
Eser, 1. Bölüm: Uygur Mutfağında Pilavlar, 2. Bölüm: Uygur Mutfağında Diğer
Pirinç Yemekleri,… 4. Bölüm: Uygur Mutfağında Samsalar,... 18. Bölüm: Uygur
Mutfağında Kavurmalar gibi 26 bölümden oluşmakta, her bölüm kendi içerisinde
yemek çeşitlerine göre sınıflandırılmaktadır. Örnek olarak: 23 çeşit pilav,
12 çeşit kebap, 11 çeşit samsa (samsa, kat samsa, permude, kıyma-nan-1,
kıyma nan-2 , yumurtalı samsa, cevizli samsa, sebzeli samsa, yonca samsa,
kabak samsa, ıspanaklı samsa gibi), 10 çeşit helva (un helvası, kaymaklı
helva, nişasta helvası, bademli fıstıklı cevizli helva, irmikli nişasta
helva, soğuk helva, sade irmik helvası, esmer helva, Hindistan cevizli
helva, kabak tatlısı). İçindekiler kısmından sonra Giriş bölümünde Pirinç ve
Doğu Türkistan Pilavının tanıtımı ve yapılışının bulunduğu üç sayfalık
bölüm, Türkistan pilavı kadar lezzetli bir üslupla yazılmıştır: “Pirincin
asıl vatanı, Türklerin ata yurdu olan Orta Asya, Doğu Türkistan'dır.
Tarımda, çiftçilikte, besicilikte en köklü tarihe sahip olan, mutfak
kültürünün derinliklerinde… Türklerin çok kapsamlı kültür ve medeniyeti
yatmaktadır.”
Kitabın 19. sayfasında bütün Orta Asya Türklerinin ortak yemeği haline
gelmiş olan etli havuçlu pilavın yapılışı şöyle tarif edilmektedir:
Malzemeler: bir kilogram kuşbaşı et, dört su bardağı 1. kalite pirinç, 2
adet kuru soğan, 2 yemek kaşığı tereyağı veya yaklaşık bir su bardağı
sıvıyağ, 1 kg havuç, 6 su bardağı su (et suyu veya yereri kadar hazır
tatlandırıcı).
Yapılışı: Isınmakta olan yağa soğanı ilave ederek pembeleştirin. Kuşbaşı eti
ilave edip 10 dk. Kavurduktan sonra kibrit çöpü kalınlığında rendelenmiş
olan havucu ilave edip bir süre daha kavurun ve 6 su bardağı et suyu ilave
edin. Et iyice pişince ateşi yavaşlatın. Havuç tamamen alta çökünce önceden
yıkanıp süzülmüş olan pirinci ilave edin. Suyu tamamen çekince 15-20 dk.
Kısık ateşte demleyip mevsim salataları ile sıcak servis yapın.
Doğu Türkistan Vakfı Başkanı E.G. M. Rıza BEKİN Paşa buharda pişen mantının
yapıldığı mantı tenceresi ile ilgili şu bilgileri vermektedir: (s.169):
“1400 küsur yıl önce Orta Asya'ya arkeolojik çalışmalar için giden İsveçli
araştırmacı ve arkeolog Seven Haden çalışmalar sırasında tarihi kazılar
içinde eline geçen zamanından 800 yıl öncesine ait bakır mantı kazanı görüp,
Uygurlardan bunun mantı yapımında kullanılan “buharlı mantı tenceresi”
olduğunu öğrendiğinde şaşkınlığını gizleyememiş, o anki duygu ve
düşüncelerini anlatırken Türklerin medeniyet ve sanattaki geniş köklü
bulgularından uzun uzun söz etmiştir. Seven HADEN'in Orta Asya kazı
çalışmalarının en büyük buluşlarından biri olan Uygur mutfağına has bakır
mantı tenceresinin halen İsveç tarihi eserler müzesinde açıklamaları ile
beraber sergilenmekte olduğu bilinmektedir.”
Batı Türklerince fazla bilinmeyen Kımız ve Şubat (kırman) hakkında şu
bilgiler verilmektedir:
KIMIZ: Türklerin en kadim içeceklerinin başında gelir. Günümüzde az bulunan
bu içecek at sütünün mayalanması ile hazırlanır. At sütü kalınca bir
tülbentten geçirilerek süzülür. 30 derece ısıda hazırlanır. Soğukta kımız
kıvamını bulamaz bozulur. Günde 6, 7 üğün sağılarak fıçı veya tulumun içine
dökülür. Önceki kımızlardan bir miktar damıtıldıktan sonra iyici
karıştırılır. Günde 6, 7 defa süt eklenip her defasında 25-30 defa
çalkalamak, sallamak suretiyle yeterli kıvamA getirilir. Ayran kıvamında
ekşimtırak bir içecektir, soğuk olarak içilir. Şifalı bir içecektir.”
1994-1996 yıllarında Öğretim Üyesi olarak çalıştığım Kazakistan Hoca Ahmet
Yesevi Üniversitesinde öğrencim olan Aktöbe şehrinden Bağdagül Jubayeva
(Musa) 15 günde bir köyünden bize bir büyük damacana kımız getirirdi ve
afiyetle içerdik. Son gittiğim Kırgızistan seyahatinde (26-30 Mayıs 2008)
Bişkek-Celalabad arasında Tanrı dağlarının arasındaki derin vadiler, yalçın
kayalıklar ve ovalardan geçerken kımız yapan Kırgızların çadırlarını ziyaret
etmiş ve kımızlarından da doya doya içmiştim.
Şubat, malzemesi deve sütü olan, yapılışı kımız gibi bir içecektir.
Nurala GÖKTÜRK Hanımefendinin bu kitabı, atalarımızın, Doğu ve Batı
Türkeli'ndeki soydaşlarımızın yeme içme kültürünün ne kadar çok zevkli ve
lezzetli olduğunu göstermektedir.
TÜRK
ŞİİRİNDE ÇANAKKALE ZAFERİ
Vahşeti biz daha sonra Anadolu'da gördük. Akif, Yunan
mezalimi'ni Safahat'ta :
Azıcık kurcala toprakları seyret ne çıkar
Dipçik altında ezilmiş, paralanmış kafalar,
Bereden reng-i hüviyetleri uçmuş yüzler
Kim bilir hangi şenaatle oyulmuş gözler
Bembeyaz saçları katranlara batmış dedeler
Göğsü baltayla kırılmış memesiz valideler
Bakalım yavrusu uğrar mı diye karnından
Canavarlar gibi şişlerde kızarmış nice can
mısralarıyla tanıtmıştır.
Akif'in Çanakkale Şehitleri şiirinde “medeniyet dediğin kahpe, hakikat
yüzsüz” sözlerinin 12 Mart 1921'de yazdığı ve 12 Mart 2005'te kabulünün 84
yılını kutladığımız İstiklal Marşı'mızın 4. kıtasında
Ulusun! Korkma! Nasıl böyle bir imânı boğar
Medeniyet dediğin tek dişi kalmış canavar
mısralarında yeniden lanetlenmiştir. Ulu Önder Atatürk, “Hangi istiklâl
vardır ki ecnebilerin nasihatleriyle, ecnebilerin planlarıyla
yükselebilsin?...Tarih, böyle bir hâdiseyi kaydetmemiştir”(6 Mart 1922,
TBMM) sözleriyle bu canavara dikkat etmemizi istiyordu.
Akif, hayranı olduğu Türk-İslam medeniyetinin özelliklerini Batının
medeniyet anlayışına karşı şöyle haykırıp karşılaştırıyordu:
Zulmü alkışlayamam, zâlimi asla sevemem
Gelenin keyfi için geçmişe kalkıp sövemem
Biri ecdâdıma saldırdı mı hatta boğarım
- Boğamazsın ki…
- Hiç olmazsa yanımdan kovarım
Doğduğumdan beridir âşıkım istiklâle
Bana hiç tasmalık etmiş değil altın lâle
Yumuşak başlı isem kim dedi uysal koyunum
Kesilir belki, fakat çekmeğe gelmez boyunum
Kanayan bir yara gördüm mü yanar ta ciğerim
Onu dindirmek için kamçı yerim, çifte yerim
“Adam aldırmada geç git” diyemem aldırırım
Çiğnerim, çiğnenirim, Hakk'ı tutar kaldırırım.
Siz Batı Edebiyatı'nda insani değerlerin böyle işlendiği güçlü mısraları
gördünüz mü? Niçin bu mısraların anlamını Birleşmiş Milletlere
öğretemiyoruz.
II. Savaşta yaşanan dehşet, şu mısralarla tasvir ediliyor:
Öteden sâikalar parçalıyor âfâkı
Beriden zelzeleler kaldırıyor â'mâkı
Bomba şimşekleri beyninden inip her siperin
Sönüyor göksünün üstünde o aslan neferin
Yerin altında cehennem gibi binlerce lâğam
Atılan her lâğamın yaktığı yüzlerce adam..
Ölüm indirmede gökler, ölü püskürmede yer;
O ne müthiş tipidir savrulur enkâz-ı beşer…
Kafa, göz, gövde, bacak, kol, çene, parmak, el, ayak
Boşanır sırtlara, vâdilere sağnak sağanak,
Saçıyor zırha bürünmüş de o nâ-merd eller,
Yıldırım yaylımı tufanlar, alevden seller..
Veriyor yangını durmuş da açık sinelere
Sürü halinde gezerken sayısız tayyâre
Top tüfekten daha sık gülle yağan mermiler…
Kahraman orduyu seyrekti bu tehdide güler
III. Türk kahramanlığını ifade eden mısralar:
Ne çelik tabyalar ister, ne siner hasmından
Alınır kal'a mı göğsündeki kat kat imân?
Hangi kuvvet onu hâşâ, edecek kahrına râm
Çünkü te'sis-i İlâhi o metin istihkâm.
Sarılır, indirilir mevki-i müstahkemler;
Beşerin azmini tevkif edemez sun'-ı beşer,
Bu göğüslerse Hudâ'nın ebedi ser-haddi;
“O benim sun'-ı bedi'im onu çiğnetme!” dedi.
Asım'ın nesli…diyordum ya… nesilmiş gerçek;
İşte çiğnetmedi nâmûsunu çiğnetmeyecek..
Şiirde adı geçen “Asım”, Akif'in özlediği insan tipidir. Kurtuluşu temin
edecek neslin sembolü marifet ve faziletle dolu olan Asım, bu savaşta
Mehmetçiğin ta kendisidir.
Bu bölümde İstiklal Marşı'mızın 4. kıtasının ilk mısralarında yer alan
duygular işlenmiştir:
Garbın âfâkını sarmışsa çelik zırhlı duvar
Benim imân dolu göksüm gibi serhaddim var
Garp, bütün maddi silahlarıyla, topuyla, tüfeğiyla, tayyaresiyle, zırhlı
donanmalarıyla ve binlerce askeriyle gelmiş (Mehmet Niyazi'nin Çanakkale
Mahşeri'nde anlatıldığı gibi), fakat Türkün iman dolu göğsü karşısında
defolup gitmiştir. Bu geliş, gidiş edebiyatımızda Çanakkale için “Geldiler,
Gördüler, Döndüler” (M. N. Sepetçioğlu) adlı romanlara konu olmuştur.
IV. Şehitlik mertebesi
Şühedâ gövdesi bir baksana dağlar, taşlar…
O rükû' olmasa dünyâda eğilmez başlar
Vurulup tertemiz alnından uzanmış, yatıyor
Bir hilâl uğruna yâ Rap ne güneşler batıyor!
Ey bu topraklar için toprağa düşmüş asker!
Gökten ecdât inerek öpse o pâk alnı değer.
Türk vatanının mukaddesliği: Türk vatanı şehitlerin kanlarıyla canlarıyla
alınmıştır. Vatan cennet vatandır. Bu şiirde “Ey bu topraklar için toprağa
düşmüş asker” seslenişi İstiklâl Marşı'mızın 7. Kıtasında
Kim bu cennet vatanın uğruna olmaz ki feda
Şüheda fışkıracak toprağı sıksan şüheda
Canı, cananı bütün varımı alsın da Huda
Etmesin tek vatanımdan beni dünyada cüda
mısralarıyla işlenmiştir. Türk topraklarını bugün yabancılara satanlar bu
mısralara kulak vermelidirler. Anayasa Mahkemesi yabancılara toprak satımını
iptal ederek gönüllerimizin yangınını biraz söndürmüştür. Vatan namustur,
satılamaz, Vatan Türkün her şeyidir.
Ne büyüksün ki kanın kurtarıyor tevhidi..
Bedr'in arslanları, ancak bu kadar şanlı idi
Peygamberimizin müşriklere karşı en büyük savaşlarından olan Bedir
Şavaşı'nın kahramanları ile Çanakkale Kahramanlarını Akif “her ikinizde aynı
ülküler İslam için savaştınız, aranızda hiçbir fark yoktur” diye
karşılaştırıp yüceltmektedir.
V. Çanakkale'de iki sembol vardır. 1. Truva Atı, 2. Çanakkale Şehitleri
Abidesi. Birisi Anadolu yakasında tahta at, diğeri Gelibolu Yarımadası'nda
Şehitler Abidesi. Birincisi hep Batı'nın Anadolu'yu hile ile yendiğini
sembolize eder. Diğeri ise Türkün yenilmezliğinin sembolüdür. Çanakkale
Şehitleri için dikilecek abidenin en büyüğünü Akif, şiirinin son
mısralarında dikmiştir.
Sana dar gelmeyecek makberi kimler kazsın?
“Gömelim gel seni târihe desem sığmazsın”
Herc-ü-merc ettiğin edvâra da yetmez o kitâb
Seni ancak ebediyetler eder istiâb
“Bu taşındır!” diyerek Kâbe'yi diksem başına;
Rûhumun vahyini duysam da geçirsem taşına;
Sonra gök kubbeyi alsam da ridâ nâmjyle,
Kanayan lahdine çeksem bütün ecrâmiyle;
Ebr-i nisanı açık türbene çatsam da tavan
Yedi kandilli Süreyya'yı uzatsam oradan;
Sen bu âvîzenin altında bürünmüş kanına,
Uzanırken gece mehtâbı getirsem yanına;
Türbe-dârın gibi ta fecre kadar bekletsem
Gündüzün fecr ile âvizeni lebrîz etsem;
Tüllenen mağribi akşamları sarsam yarana
Yine bir şey yapabildim diyemem hâtırana..
Sen ki, son Ehl-i Sâlib'in kırarak savletini
Şarkın en sevgili sultânı Selahaddin'i,
Kılıçaslan gibi iclâline ettin hayrân
Sen ki İslâmı kuşatmış boğuyorken hüsrân
O demir çemberi göğsünde kırıp parçaladın;
Sen ki rûhunla beraber gezer ecrâmı adın;
Sen ki a'sâra gömülsen taşacaksın…Heyhât,
Sana gelmez bu ufuklar, seni almaz bu cihât..
Ey şehit oğlu şehit, isteme benden makber,
Sana âgûşunu açmış, duruyor Peygamber…
Benden makber isteme, Peygamberimizin kucağı senin ebediyen makberindir.
Çanakkale'ye gelip dedelerini gömüp gidenlerden Anzaklar, Türk milletine
hayranlıklarını da belirtmekten edemiyorlar: Örnekler:
1. Çanakkale Savaşında son erine kadar şehit olan kahraman 57. Alay'ın
Sancağı bugün Avusturalya-Melburn müzesinde sergilenmekte ve tanıtım
plaketinde şunlar yazmaktadır: “Bu Alay Sancağı Gelibolu savaş alanından
getirtilmiştir ama esir edilmemiştir. Türk Ordusu'nun geleneklerine göre bir
alayın sancağı, alayın son eri ölmeden teslim edilemez. Bu sancak, sonuncu
muhafızın da altında ölü olarak yattığı bir ağacın dalına asılı olarak
bulunmuştur. Kahramanlık timsali olarak karşınızda duran bu Türk Alayı
Sancağı'nı selamlamadan geçmeyin.”
2. 1983'te Tuğgeneral Fazıl Bayraktar yaptığı derlemelerde Mehmet
Pehlivanoğlu'nun hatıralarını şöyle anlatıyor:
“Ben Kastamonu'nun Kırçeşme mahallesinden Mehmet Pehlivanoğlu. Yedi ceddimiz
pehlivan olduğu için soyadımız Pehlivanoğlu olmuş.
Çanakale'de bir 57. Alay vardı. Öyle bir Alay yedi Düvel'de yoktur. Bizim
mangaya Yedi Mehmetler Mangası derlerdi. Manga kumandanımız Balıkesirli
Mehmet Çavuş. Mehmetler: Maraşlı Uzun Mehmet,Tokatlı Kara Mehmet,Karamanlı
Deli Mehmet, Bergamalı Efe Mehmet, Vakfıkebirli Taka Mehmet,Yozgatlı Pala
Mehmet ve ben Kastamonulu Pehlivan Mehmet.Yaşımı sorarsan ister doksan beş,
ister yüz say..
Hey gidi hey… Ne manga idi o manga.Süngüyü taktık mı dağ yürüyor sanırdı
İngiliz gavuruConk Bayırı'nın dili olsa da söylese.O Alay gibi bir Alay
gelmemiştir, o Manga gibi bir manga olmamıştır.Her biri bir arslan yavrusu.
Boşa kurşun atmadık, boşa süngü takmadık.Bir gün mütareke var dediler. Ateş
kestik bir günlüğüne. Ölüler, yaralılar toplanacakmış. Doğrulduk
siperlerden. Biz şehitlerimizi, yaralılarımızı topluyoruz; İngiliz gavuru
kendi ölüsünü, yaralısını alıp götürüyor. Birbirimize şeker, sigara falan
veriyoruz. Sanki, dört aydır cenk eden biz değiliz. Bir İngiliz zabiti geldi
yanımıza, cebinden bir şerit metre çıkardı, fan, fin fon bir şeyler diyor.
Ben de mel mel bakıyorum ne derki diye. Ayak ucumdan tepeme kadar boyumu
ölçermiş meğer. Babam rahmetlik pehlivandı.Onun babası da pehlivanmış,
dedemin babası da pehlivan. Düğünde, bayramda güleşe soyunurdum. Şimdi
ufaldığımıza bakma sen. O zaman bende bir boy var, selvi kavağı gibi bir
boy. Saraçlar Çaşısında Mümin Usta kisbet uyduramıyor bacağıma..
Yedi Mehmetler Mangası dedim ya.. Yedimizin de boyu uzun. Ne postal uyar
ayağımıza, ne urba uyar sırtımıza. Siperlere sığmıyoruz, namımız almış,
yürümüş.İngiliz zabit onun için ölçermiş boyumuzu. Mustafa Kemal, Fırka
Kumandanımız, geldi bir gün. Siperlerde dolaşıyor, hal, hatır soruyor. Her
birimize uzun uzun baktı. Sırtımızı sıvazladı. “Allah, nazardan esirgesin”
dedi. “Mehmet dediğin böyle olur işte”
Bir gün süngü hücumuna kalkacağız. Helalleşiyoruz, birbirimizle.İçimde bir
yanma var, sorma gitsin. Derken bir patlama oldu; yer, gök sarsıldı; dağ
yıkıldı üstümüze. Kafir, toprağın altında lağım patlatmış. Yedi Mehmetler
Mangası, toprağın altında kaldık. Bir kalas parçasının altından beni
çıkardılar yarı ölü, yarı diri vaziyette. Hastanede bacağımın birini
kestiler. Ondan sonra adımız Topal Mehmet Pehlivan'a çıktı. Yanarım, o Yedi
Mehmetler Mangası'na. Gidip görmedim ya, şimdi bir taş dikmişler
Conbayırı'nın oralara. “Mehmet Çavuş Anıtı” derlermiş. Gidip görsem oraları,
yüz yaşıma daha girerdim. Ben kim, oralara gitmek kim? Ninem öleli on yıl
oluyor. O sağken birbirimizi omuzluyor, iki laf edip rahatlıyordu hiç
değilse. Ninem öleli Azrail Aleyhisselam'ın yolunu gözler oldum.
Geçenlerde Cuma Namazına gideyim diye çıktım evden. Uzun sokağın başında
mahallenin çocukları kaydırak oynuyorlarmış. Ben, tahta bacağımı sürüye
sürüye geçerken başladılar zeklenip benimle gırgır geçmeye:
Topalım topalım seki seki ver
Tarlaya tohumu eki ekiver…
Utandım, üzüldüm, yerin dibine geçtim. Ben o bacağımı Kayaaltı'nda
hovardalık yaparken yitirmedim ki a efendi oğlum. Öyle ya veledler ne bilsin
Çanakkale'yi, Conbayırı'nı.
O gün, bu gündür, evden dışarı çıkmaz oldum. Çıkayım da çocuk çoluğun
eğlencesi mi olayım?
Camın önünde oturur; biri gelsin de iki lâf edelim diye yol gözlerim.”
Şehitlerimize rahmet, biz onları sayesine, gölgesinde varız.
TÜRKÇENİN DİĞER DİLLERDEN
ÜSTÜNLÜĞÜ-1
Millî dil ile millî his arasındaki bağ çok
önemlidir. Dilin millî ve zengin olması millî hissin inkişafında başlıca
müessirdir. Türk dili dillerin en zenginlerindendir. Yeter ki bu dil şuurla
işlensin..Ülkesini yüksek istiklâlini korumasını bilen Türk milleti, dilini
de yabancı diller boyunduruğundan kurtarmalıdır. Atatürk
Türkçe annemin ağzımdaki sütüdür. (Y. Kemal Beyatlı))
Türkçe tarihte millet dili
olma şerefini kazanmış en eski dildir. İngilizce Türk dilinden sekiz
asır sonra yazı dili olabilmiştir. Uygur Türkçesi üzerinde çalışan
W.
Bang: “Ben aslında sinologdum. Çin tarihi üzerinde çalışıyordum. Radloff ve
Thomsen Orhun Abidelerini okuduktan sonra baktım yazılışları 7 asır. Biz
Türkleri barbar millet olarak tanıyorduk. Avrupalılarda..Biz Almancanın ne
zamana yazı dili olduğunu biliyoruz. Türkçenin Almancadan 8 asır evvel yazı
dili olduğunu öğrenince hem hayret ettim, hem merak ettim.”
Türkçe, Türk kültürünün nizam (düzen), devlet,
devlete itaat, istiklâl, gerçekçilik, toplumculuk, adalet, fevkalade yüksek
mülkiyet duygusu, kadın erkek eşitliği, vatan birliği, ordu-millet olma, tok
gözlü olma, din kültürü ve dini yaşama, tabii olma, tabiattaki ahenge uygun
bir kültür ahengine sahip olma, son derece mülayim yaratılışta olma, tarih
düşüncesine sahip olma gibi özelliklerini yapısında barındıran bir dildir.
Türkçe, 1. dünyanın en eski dillerinden biri, 2.
dünyanın en geniş mekânlarından birine yayılmış dillerinden biri, 3.
dünyanın en çok konuşulan dillerinden biri, 4. dünyanın en zengin
dillerinden biri, (a. Ses ve musiki zenginliği bakımından, b.
Söz varlığı bakımından, c. Anlatım gücü bakımından) 5. dünyanın
en mantıklı ve kurallı dillerinden biri durumundadır.
Türkçe,
dünyanın en zengin dillerinden biridir.
:
Türkçenin zenginliği; a) Ses Bilgisinde b) Şekil
Bilgisinde , c) Söz Dizimi, anlatım gücünde görülür.
1.
Türkçe dünyanın en musikili, ses güzelliğine sahip dillerinden
biridir.
Türkçe bir beyaz lisandır. Hacı Bayram Veli’nin
şiirinde, Yahya Kemal’in Endülüste Raks şiirinde Türkçenin adeta dans
ettiğini duyarsınız.
|
Noldu bu gönlüm - Noldu
bu gönlüm
Derd ü gamınla - Doldu
bu gönlüm
Yandı bu gönlüm – Yandı
bu gönlüm
Yanmada derman – Buldu
bu gönlüm.
Zil, şal ve gül… Bu
bahçede raksın bütün hızı
Şevk akşamında Endülüs
üç defa kırmızı
|
Bayram’ım imdi –
Bayram’ım imdi
Bayram ederler – Yâr
ile şimdi
Hamd ü senâlar – Hamd ü
senâlar
Yâr ile bayram – Kıldı
bu gönlüm.
Aşkın sihirli şarkısı
yüzlerce dildedir
İspanya
varlığıyla bu akşam bu güldedir
|
Dünyadaki diller
ses yapıları bakımından a) ünsüzlere dayalı diller, b) ünlülere
dayalı diller olmak üzere iki grupta toplanırlar.
Her halk kendi ikliminin lisanını söyler (Y. Kemal
Beyatlı)
Fransızlar, “Fransız dilini, bin yılda,
Fransa’nın toprağı yarattı” derler. Türkçeyi de en az beş bin yılda
bütün Türklerin yaşadığı Türk Coğrafyası yaratmıştır. Türkçede Orta Asya
topraklarının hür ufuklarla çevrili bozkırlarından kopup gelen gür ve erkek
ses, bozkır sesleri, İdil ırmağı’nın akışının , Nil nehrinin taşkınlığının,
Tuna’nın, Meriç’in, Fırat ve Dicle’nin sesleri vardır. Karadeniz kıyılarının
poyraz rüzgarları gibi canlı, çevik ve çabuk hareketlerinin sesleri, Adalar
Denizi sahillerinin lodos rüzgarları, Zeybek musikisi, Efelerin diz
vuruşlarının sesleri, Macaristan, Kosova (Koşu ovası)’sındaki atların
nallarının sesleri vardır. Bu Itri Şiiri’nde dile getirilmiştir. Orhun
ırmağının akışından Baykal, Balkaş, Aral, Hazar, Van, Eğirdir göllerinin
Akdeniz, Karadeniz, Adalar Denizi ve Marmara’nın dalgalarının seslerinden
izler vardır. …
Ünsüzler, ses yolunda çarpma, sürtünme,
kapanma, patlama sonucunda meydana geldiklerinden ünlüler kadar güzel
olmayan, sürekli çıkarılamayan, kullanılışları ancak ünlülerle olabilen,
dilin pek de kabiliyetli olmayan sesleridir. Ünlüler ise, ses yolunda hiçbir
engele uğramadan çıkan, sürekli söylenebilen, ses yolunda zorlanmadan açık
yolda çıkan, dilin kabiliyetli, kullanılışları kolay, sedalı, güzel
seslerdir. Ünlüler, dilin tabii, musikili sesleridir.
Türkçe ünlü sesler bakımından çok zengindir. Türkçe,
ünlülere dayalı bir musiki dilidir. Dilimizde bulunan 8 ünlü, yani
ünlü bakımından zenginlik, dünyanın hiçbir dilinde yoktur. Uzun a ve
kapalı e’yi de eklediğimizde ünlü sayımız 10 tane olmaktadır.
Bunlardan uzun a Türkçenin Batı Türklük sahalarında kazandığı bir
ünlüdür, sanki Türk yurtlarının uzunluğu ve genişliğinin dilimizdeki
yansımasıdır. Uzun hece de aynı şekilde Türk fonetiğinin
zenginliklerindendir. Dünyanın tanınmış dillerinde ünlü sayısı 3-4’ü
geçmezken, Türkçede bu kadar çok ünlü bulunması Türkçenin musiki gücünü
göstermektedir.
Akşam oldu, yine bastı kaareler,
Gitme yârim seni arslan pâreler
Salanikos>Selânik, Cebe Ali>Cibâli,
Bektâşî, kurşûnî.
Özellikle Arapça ve Farsçadan alıntı kelimelerde
görülen bu uzun a aruz vezni yoluyla da Türkçeye girmiş durumdadır.
Türkçede ünlülerin kök fiil olma ve belirli kavramları
yüklenme anlamlarının yanı sıra ( a- : ayrılmak, u-: muktedir
olmak, i-: bağlanmak, o-: toplanmak gibi)
konsonların vokallerden fazla görev yüklendiğini belirten farklı görüşler
Türkçenin seslerinin ne kadar çok işlendiğinin bir kanıtıdır.
Dilimizde bunan kalınlık-incelik uyumu,
düzlük-yuvarlaklık uyumu, ünlü-ünsüz uyumu, ünsüz-ünsüz uyumu gibi ses
uyumları dünyanın hiçbir dilinde yoktur. Bu musiki zenginliği “Türkçenin
Çin Seddi’nden Viyana’ya kadar uzanan geniş alandaki bütün güzel sesleri
içine almış bir dil olduğunu” bize göstermektedir. Prof. Dr. Muharrem
Ergin, bir yazısında “Vasfi Rızayı Zobu’yu dinleyen Lavrens Olivye’nin
“hayatımda bu kadar güzel musiki dinlemedim” diye Türkçenin musikisine
hayran kaldığını anlatır.
Türkçede her ses tek harfle gösterilir. Birleşik
sesler, çift sesler yoktur. Rusçadaki sç, ts, Arapçadaki ‘ayın, sesi gibi
zor söylenen, hançereyi zorlayan sesler yoktur.
Hece vezni, aruz vezni, her ikisi de Türkçenin ses
güzelliğini artırmıştır.
Has unumla öz suyumla kardığım
Yarın ki bir melhâme-i kübrâda
Teknelerden taşmaya hazır mısın ? Ey Sakarya
coşmaya hazır mısın ?
Som yürekler ateşiyle yakılan Elin olsun
yerin alt katı sen
Fırın kızdı pişmeye hazır mısın ? Arşa doğru
uçmaya hazır mısın ?
Işıdı gün yol göründü menzile
Benli bozum koşmaya hazır mısın
?
Niyazi Yıldırım GENÇOSMANOĞLU
GEMALMAZ, Efrasiyap, “nazal ses. En
fazla enerjiden en az enerjiye gidiş. “Konsonlar esastır. Vokaller
onlara yardımcıdır. Göktürkçede bile vokaller yazılmamıştır.
Konsonlara vokallerden fazla görev yüklenmiştir.
Türkçede k+v (konson+vokal)
yükselen hecedir.”
Devam Edecek
“SU GİBİ AK”
Bu bir Çin atasözüdür.
Atasözleri milletlerin karakterlerini yansıtırlar.
“Durub-u emsal ki hikmetü’l avamdır,
lisanından sadır olduğu milletin mahiyet-i efkârına delalet eder.”
Çinli, çocuğuna hayatta istediğini elde edebilmek
için su gibi her türlü kalıba gir diye öğüt verirken Türk çocuğuna
kıran olsa da kırıl, fakat büküleyim deme sakın diye öğüt vermektedir.
Kıpırdayan her şeyi yiyen, dayanılmaz işkenceleriyle
ün salmış Çinli ile yediği besinlerde seçici olan ve kimseye eziyet etmemiş
Türk arasında büyük fark vardır. Çinliler ile Türkler biyolojik, sosyal ve
ruhi ihtiyaçlarını farklı şekilde karşıladıkları için ayrı birer millet
olmuşlardır.
Çinli kendisinden olmayanlara, kuzeyde hür
yaşayanlara, atlı-bozkır kültürüne sahip olanlara Türklere barbar
demiş, aynı anlayış Çinlinin benzeri durumunda olan eski Grek ve eski Roma
anlayışında da devam etmiştir. Bugün de devam etmektedir.
Çinli bugünkü Batı dünyası gibi emperyalisttir, en çok
sevdiği yaşama tarzı başkalarının sırtından geçinmektir. Bugünkü
Avrupa-Amerika kültür ve medeniyeti, Amerika kıtasının asıl sahipleri olan
Kızılderililerin, Aztek ve Mayaların zenginliklerinin sömürülmesiyle ve
siyah Afrika’nın halklarının köle ticareti sonunda kırbaçla zorla
çalıştırılmaları ile ortaya çıkmış bir hırsızlık ve gözyaşı düzenidir. Çin
de Doğu’da kendi etki alanındaki insan topluluklarını benzer yöntemlerle
ortadan kaldırmak istemiştir.
Dil’in emperyalizmin en büyük silahı olduğunu bilen
Çin’in, bu silahı en etkili şekilde Türklere kullanmak istediğini kendi
tarihlerindeki şu satırlardan öğreniyoruz:
“Kuzeydeki barbarlara ipeği verin, ipek onları
ehlileştirip yumuşatacaktır. Kızlarınızı verin, akrabalık edinin, bu sayede
önce orada size yakın dostlar edineceksiniz. Üreyin, onlardan olan çocuklara
dilinizi öğretin ki onlar kuzeyde sizin gibi konuşan, sizin gibi düşünen
insanlar olsunlar, Onları tüketmenin tek yolu birbirlerini anlamaktan
uzaklaştırmaktır.”
Her ne sebeple olursa olsun, kendi diline ihanet
eden, kendi dilini ihmal eden, milletler, önce dilini, dilini kaybettikçe
kimliğini, sonra da toprak bütünlüğünü; sonunda dahası varlıklarını
kaybederler.
Silah zoruyla yok edilemeyen milletler, dil ve kültür
istilalarıyla ortadan kaldırılmaktadır.
Bu gün ata yurdumuz Doğu Türkistan’ı, “Esir
Türkistan” hâline getirip tarihten, yeryüzünden silmek isteyen bu Çinli
karakterini atamız Bilge Kağan Orhun Anıtları’nda en veciz şekilde tespit
edip ve kendisinden sonra gelen Türk nesillerine ders almaları gerektiğini
bildirerek taşların üzerine kazıyarak duyurmuştu:
“Tabġaç budun sabı süçig aġısı yımşak ermiş”
(Çin milletinin sözü tatlı, ipeklisi yumşak imiş.); “Süçig sabın yımşak
aġın arıp ırak budunuġ ança yaġutır ermiş.” (Tatlı sözle yumşak
ipekliyle kandırıp uzak kavimleri yaklaştırırmış.); “Yaġuru kondukta
kirse anyıġ bilig öyür ermiş.” (Yakına kondurduktan sonra kötü bilgiyio
zaman düşünürmüş.) ; “Edgü bilge kişi edgü alp kişi yorıtmaz ermiş.”
(Çok bilge kişiyi, çok yiğit kişiyi yürütmezmiş, yaşatmazmış);
“Bir kişi yañılsar oguşu, bodunı bişükiñe tegi kıdmaz
ermiş.”
(Bir kişi yanılsa kabilesine, milletine,
evine eşiğine varıncaya kadar herhangi bir had hudut tanımadan herkesi
öldürürmüş.)
Doğu Türkistan’ımızın işi çok zor. Doğu Türkistan’da
atom denemeleri yapan, her gün yüzlerce Çinliyi Doğu Türkistan’a
yerleştiren, Uygur Türkü kardeşlerimizin ana baba olmalarına engel olarak
zorla doğum kontrolü yapan ve su gibi akan yöntemlerle Uygur Türklerini yok
etmeye çalışan Çin yönetiminin bu tutumu, Dünya Birleşmiş Milletler
Teşkilatı’na neden götürülmez? Doğu Türkistan Davasını Birleşmiş
Milletler Teşkilatı’na götüremeyen bütün Türkler suçludurlar.
Av. Talat Göktürk, Emperyalizmin Görünmeyen Silahı Dil (Prof. Dr. İ.
Kafesoğlu, İ. Ü. Umumi Türk Tarihi Ders Notları, Çin Yıllığı 581-618
dönemi), Türk Yolu dergisi,
ATATÜRK VE BÜTÜN TÜRKLÜK
Türk İstiklâl
Harbi’nin muzaffer komutanı, yurdumuzun kurtarıcısı ve Cumhuriyetimizin
kurucusu olarak her vatansever Türkün gönlünde ebediyen yaşayacak olan büyük
Atatürk’ün “millî ülküler” ve “Dış Türkler” ile ilgili görüş
ve düşünceleri, bugünkü kültür ve devlet politikamıza yön verecek
niteliktedir.
Atatürk,
Cumhuriyetimizin kuruluşunun 10. yıldönümünde “Ne Mutlu Türk’üm
Diyene!” diye göğsü yırtılırcasına haykırırken bütün Türk milletine
tarihî görevine uygun olarak büyük ülküsünü yeniden hatırlatıyor,
istiklâl ve millî devlet kavramları üzerine kurulmuş
Türkiye Cumhuriyeti’nin millî ülküler ve dış Türklerle ilgili tavır ve
politikasının nasıl olması gerektiğini, şu sözleriyle açıklıyordu:
“Elbette
bir milletin ülküsü olacaktır. Ama bu ülkü devlet tarafından açıklanmaz.
Millet tarafından yaşanır. Nasıl bakarken gözlerimizin farkında değilsek,
ama bizim görmemizi onlar sağlıyorsa, ülkü de bütün davranışlarımızda
farkında olmadan yaşar ve bizim davranışlarımıza yön verir. Hareketlerimiz
olduğu gibi, düşüncelerimiz de onun etkisi altındadır.”
Atatürk’ün
burada kastettiği ülkü, “Bütün Türklük” ülküsüdür. Bu
ülkü Türkiye’nin de içinde bulunduğu 200 milyonluk Türk dünyasını
kalkındırmak demektir. Yıllarca birbirinden ayrı kalmış Türk toplulukları
arasında tarihî ve kültürel bağları bilimsel yöntemlerle ortaya çıkarmak,
sağlamlaştırmak demektir. Bu ülkü, bütün Türklerin her tarafta aynı
tehlikelere maruz kaldığını ve selamete ulaşmak için her şeyden önce nefis
müdafaasının gerekli kıldığı kutsal gaye ve davranış birliğini bütün Türk
dünyasında kurmak, bütün Türk dünyasını bir bütün olarak düşünüp korumak ve
yüceltmek demektir.
Atatürk,
Türkiye dışındaki Türk kavimleriyle ve Türkiye Türkçesinin dışındaki Türk
lehçeleriyle Tarih ve dil köprüleri kurulması gerektiğini “onlar bize
gelemez, biz onlara gitmeliyiz” sözleriyle açıklıyordu.
Atatürk, bir
konuşmasında Türkiye ve çevresinin haritasını göstererek şunları
söylemiştir:
“O
haritada Türkiye’nin üstüne abanmış bir blok var. İşte o ağırlık benim
omuzlarımın üstündedir. Omuzlarımın üstünde olduğu içindir ki ben konuşmam,
konuşamam. Düşün bir kere Osmanlı İmparatorluğu ne oldu?
Avusturya-Macaristan İmparatorluğu ne oldu? Dünyayı titreten Almanya’dan ne
kaldı? Demek oluyor ki hiçbir şey sür git değildir. Bugün ölümsüz gibi
görünen nice güçlerden ileride belki pek az şey kalacaktır. Devletler ve
milletler bunun idrakinde olmalıdır.”
Atatürk, Türk
Dili Tetkik Cemiyetini (Türk Dil Kurumu) ve Türk Tarihi Tetkik Cemiyetini
(Türk Tarih Kurumu) kurarak Türkiye’yi Türklük Biliminin (Türkoloji) merkezi
yapmak istiyor ve Türkiye dışındaki Türk devlet ve boyları ile tarih ve dil
köprüleri kurmak “milletin söylenmeyen ülküsünü” yani “bütün
Türklük” fikrini gerçekleştirmek istiyordu:
“Bugün
Sovyet Rusya dostumuzdur, müttefikimizdir. Bu dostluğa ihtiyacımız vardır.
Fakat yarın ne olacağını kimse kestiremez. Tıpkı Osmanlı İmparatorluğu gibi
parçalanabilir. Bugün elinde sımsıkı tuttuğu milletler, avuçlarından
kaçabilir. Dünya yeni bir dengeye ulaşır. O zaman Türkiye ne yapacağını
bilmelidir. Bizim bu dostumuz, komşumuz idaresinde dil bir, inanç bir öz
kardeşlerimiz vardır. Onları arkalamaya hazır olmalıyız. Hazır olmak yalnız
o günü susup beklemek değildir. Hazırlanmak lazımdır. Milletler buna nasıl
hazırlanır? Manevi köprüleri sağlam tutarak… Dil bir köprüdür, inanç bir
köprüdür, tarih bir köprüdür.”
1926’da
Baku’de toplanan I. Türkoloji Kurultayı’na
Türkiye’den Hüseyinzâde Ali ve Fuat Köprülü katılmış, burada bütün Türk
topluluklarının Lâtin harflerine dayanan bir alfabe kullanmalarına karar
verilmiş ve Türk Dünyasında Ortak Bir Yazı Dili’nin kullanılmasının
temeli o zaman atılmıştı.
1928 harf inkılâbıyla Türkiye ile bütün Türk boylarının aynı alfabeyi
kullanmaları konusunda bir anlayış birliğine varılmıştır. Bütün Türk
dünyasında aynı çalışmalar, yani “ortak Türk alfabesi” ve “ortak
yazı dili” 60 yıl sonra bugün yeniden gündemdedir. Atatürk devamla:
“Bugün bu
kitlelerden dil bakımından, gelenek, görenek, tarih bakımından kopmuş,
ayrılmış ve çok uzaklara düşmüşüz. Türkçemiz bile Batı Türkçesi. Demek ki
bir de “Doğu Türkçesi” var. Bizim kullandığımız dil mi doğru, onların
kullandıkları mı? Bunun hesabını yapmakta fayda yoktur. Onların bize
yaklaşmasını bekleyemeyiz. Bizim onlara yaklaşmamız gerekli. Tarih bağı
kurmamız lazım. Folklor bağı kurmamız lazım. Türkoloji alanında merhaleler
aç |