Yukarı
ŞEN OZAN
Prof.Dr.T.Gülensoy
Prof.Dr. M. Metin Karaörs
Prof. Dr. S.Mahmut Kaşgarlı
Yrd. Doç. Dr. İklil Kurban
Selahattin Tekizoğlu
Hızırbek Gayretullah
Av.Sadun Köprülü
A. Şekûr TURAN
A.Mecit Avşar
Dr. Fatih KARAYANDI
Baybars Gülensoy
Müge Çetinkaya
Erkinbeğ Uygurtürk

 

 

Prof. Dr. M. Metin KARAÖRS

Erciyes Üniversitesi Fen-edebiyat Fakültesi Öğretim Üyesi Kayseri/Türkiye

 

DOĞU TÜRKİSTAN TÜRKLERİ VE ÇİNLİLER

KASIM 2008 51.SAYI

 

   Prof. Dr. M. Metin KARAÖRS*

 

Tarihin ve talihin yan yana yaşamaya mecbur bıraktığı Doğu Türkistanlı Türkler ile Çinliler bugün birbirlerinin amansız düşmanı durumundadırlar. Çünkü Çin, işgal ettiği Doğu Türkistan’ı, Çincede kurtarılmış ülke anlamında “Sincan” diye adlandırmakta ve yok etmeye çalışmaktadır.  

Ezeli ve ebedi Türk yurdu olan Doğu Türkistan davasının kurtuluş mücadelesinin     Birleşmiş Milletlere götürülememesi, bugün Türklüğün en ızdıraplı  meselelerinden biridir. 

Bugün dünya üzerinde kendi soydaşları en çok esir olan millet, Türk milletidir.

Göktürk Abideleri, Çinlilerin Türk milletine yaptığı kötülükleri, hilye ve aldatmaları haykıran çığlıklarla doludur.  

Doğu Türkistanlı Uygur Türkleri ile Çinliler, kültür ve hayat görüşleri bakımından birbirlerinin karşıtıdır.   

 Genel olarak uluslar başka uluslara karşı davranışlarına göre iki tiptedirler.[1]  Alp tipi insanlardan oluşan Türkler ile başkalarını kendi arzu ve istekleri için sömüren insanlar arasında büyük farklar vardır.  Türk, alp tipi insandır,  Bu insan tipi, mazlumları savunan, adil, mert, zalimlerle mücadele eden, arkadan vurmayan, aman dileyene el kaldırmayan,  sıkı ve sert dövüşen, pusu kurmayan bir karaktere sahiptir. Bu insan tipi Batıda şövalye tipi, gladyatör gibi isimlerle anılır. Oğuz Kağan’da, Alp Er Tunga’da sembolleşmiş alp tipi Türk insanı, emperyalist değildir, kimseyi sömürmez, düşmanını öldürmenin bir hakkın gereği olduğuna inandığı zaman mertçe öldürür. Türklerin atalarının yaşadığı coğrafyanın özellikleri, etrafı dağlarla kaplı kara kıtası Orta Asya’dan ufuklara gitme isteği, bu isteği gerçekleştirmek için atı kullanmak, hız kavramını, koyun beslemek, adalet fikrini Türklerde ortaya  çıkarmış Türk, suç şahsidir, suç suçlunun çoluğuna çocuğuna intikal etmez, kuralına inandığı için düşmanı dışındakileri kendi koruması altına alan bir anlayışa sahip olmuştur.  Alp tipi insanlardan oluşan Türkler fatihler, cihangirler yetiştirmiş, farklı ırk ve dinleri bir arada yaşatan büyük imparatorluklar kurmuştur. Türklerin kurdukları imparatorluklar hiçbir zaman emperyalist, sömürücü bir siyasete sahip olmamışlardır. Bu insan tiplerinin oluşturduğu toplumlar, ordular kurmuş, fatihler çıkarmış, imparatorluklar kurup adaletle hareket etmişlerdir. Türk toplum anlayışı, “Türk Cihan Hakimiyeti Mefkuresi Tarihi[2] bunun örnekleriyle doludur.  

Alp tipi Türk insanına zıt olan karakter, çocuğuna “su gibi ak” diye öğüt veren  Çinli tipi insandır. Kıpırdayan her şeyi yiyen Çinli, Türk karakterine zıt bir insan tipidir. Başkaları, efendileri tarafından idare edilmeye alışkın, ne verirsen onu kabul eden, köle ruhlu bu tip insanların ilk örnekleri, Mısır firavunlarının emri altında inim inim inlemiş, onların leşlerine piramitler yapmış insanlardır. Bu insanlar, hiçbir şeye ses çıkarmayan, güdülen, ne kadar verirsen kabul eden, ensesine vurup elinden ekmeği alınabilen tiplerdir. Bu insan tipleri fırsatını bulduğu zaman intikam almayı, başkalarını arkadan vurmayı, ahde vefasızlığı, güce tapmayı, eşkiyalığı, bedeviliği kendilerine rehber edinmiştir. Bu insan tiplerinden oluşan kavimler, Asya kıtasının büyük bir kısmını, Afrika’yı Eski Amerikan yerlilerini sömürmüşler, güneş batmayan sömürge imparatorlukları kurmuşlar, bütün insanların kendilerine hizmet eden bir duruma gelmelerini istemişler ve bu günde istemeye devam etmektedirler.

Çinli ile Batı’nın emperyalist ruhlu insanı arasında aslında hiçbir fark yoktur. Çinlinin bugünkü durumuna gelmesinde Batı’nın büyük payı vardır.

Türk Dünya Nizamının Milli ve İnsani Esasları dünyaya hâkim kılınmalıdır. Uzun vadede dünyanın huzura kavuşması ancak Türk hâkimiyeti ile gerçekleşecektir. Bu hâkimiyetin ilk adımı, Türk Dünyasının önce kültür bakımından birleşip bütünleşmesidir.

 


*Beykent Üniversitesi Fen-Edebiyat Fakültesi, Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü Başkanı, Ayazağa Mah. Hadım Koru Yolu Mevkii. Şişi/İSTANBUL,  elmek: metinkaraors@beykent.edu.tr 

[1] HOCAOĞLU, Durmuş, Gladio Kültürü, Vendetta Kültürü ve Türkler, Yeniçağ  4.7.2008

[2] TURAN,  Osman, Türk Cihan Hakimiyeti Mefkuresi Tarihi, Ötüken Neşriyat, İstanbul 2003

 

KAYSERİ'YE VEDA -I-

 

KASIM 2008 51.SAYI

 

Hayatımın üçte birini, meslek hayatımın yarısından fazlasını geçirdiğim, hayatımda acı ve atlı anılarımla büyük bir yer işgal eden Kayseri Erciyes Üniversitesindeki görevimden kendi isteğimle 39 yıl 8 ay hizmetten sonra, İstanbul'daki Beykent Üniversitesinin beni kendi üniversitelerine davet etmeleri üzerine 16/07/2008 tarihinde emekli oldum. Bu nazik davetlerinden dolayı Beykent Üniversitesinin Mütevelli Heyetine, Değerli Rektörüne, Rektör Yardımcılarına, Fen-Edebiyat Fakültesi Dekanlığına teşekkür ediyorum. Beykent Üniversitesi Fen-Edebiyat Fakültesi'ndeki Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü Öğretim Üyesi ve Başkanlığı olan yeni görevime 01/09/2008'de başladım.
Kanatsız Kuşlar Şehri Kayseri'deki Doğu Türkistan Uygur Türklerinin çıkardığı İstiklâl Gazetesi'ne bu yazıyı İstanbul'dan yazıyorum. Fırsat buldukça yazmaya da devam edeceğim.
Kayseri'ye 1986 yılında bir Kasım günü gelmiştim. 1968 yılında İstanbul Üniversitesi Ed. Fak. Türk Dili ve Edb. Bölümünden mezun olduktan sonra Burdur, Aydın, Ortaklar-Aydın'da Edb Öğr. ve müdürlük görevlerini takiben ve Bursa Eğitim Enstitüsü, Eğitim Fakültesinde Türkçe Bölüm Başkanlığım süresinde doktora çalışmamı tamamlayıp rahmetli Hocam Prof. Dr. Muharrem ERGİN'in tavsiyesi ve isteği ile Kayseri Erciyes Üniversitesi Fen-Edebiyat Fakültesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümüne Yardımcı Doçent olarak atanmıştım. Burada aziz hocam Muharrem ERGİN'in iki yönlendirmesini belirtmek istiyorum:
Birincisi: 21 Mayıs 1963'teki olaylardan sonra öğrencisi olduğum Kara Harp Okulundan ayrılıp İ.Ü. Edb. Fak. TDEB.'ne kayıt yaptırdığımda ERGİN Hoca'mın “siz iyi, vatansever çocuklarsınız, başınıza gelen bu olaylardan dolayı kimseye kızmayın, burası sizin seveceğiniz bir bölümdür, Türklük Bilimi bölümüdür, biz hocalarınız size daima yardımcı olacağız” mealindeki sözleri ve desteği beni Türk Dili ve Edebiyatı uzmanı yaptı. İkincisi: 12/Eylül 1980'den sonra doktora yapma isteğimi belirttiğimde “Metin, mezun olalı 12 yıl olmuş, şimdiye kadar neden gelmedin” diye sorduğunda “Hocam, orta öğretimde idarecilik yaparak istemediğim tavır ve davranışlara mani olmaya çalıştım” deyince gülümseyerek “senin doktora çalışmana danışman olurum, git bir yıl Rusça çalış, sınava gir öyle gel” sözleriyle yönlendirmesini ve doktora çalışmam bitince “Kayseri'ye git orada Türkçe Bölümünde sana ihtiyaç var” demesini hiç unutmadım. Hocalar, öğrencilerinin kaderini de yönlendiriyorlar. Hocam Ergin'in şahsiyetim, karakterim ve bilimsel birikimimin üzerindeki etkisi çok büyük olduğundan “Türk Lehçelerinde Şekil ve Cümle Bilgisi” adlı kitabımı bu minnetin bir ifadesi olarak aziz ruhuna ithaf ettim.
Kayseri'ye 1986 Kasımında geldiğimde Erciyes Üniversitesi Rektörü Prof. Dr. Metin TUNCEL, Fen-Edb Fak. Dekanı Prof. Dr. Mehmet DOĞAN idi. Kayseri çok değişti. 22 yıl evvel şimdi yerinde yeller esen eski otobüs terminalinde Bursa'dan gelen otobüsten inmem, Düvenönü'nde bir lokantada kahvaltı yapmam, Yoğun Burç'un yanından kalkan belediye otobüsü ile üniversiteye gelmem ve Üniversite'nin ana kapısından girerek o zamanki Rektör odasına gidişim, TDEB Başkanı Prof. Dr. Meserret DİRİÖZ'le bölümdeki Kagarlı Mahmut Dersanesindeki tanışmam unutamadığım anılarım arasındadır.²Tanışmamız sırasında rahmetli M. DİRİÖZ, bana küçük bir kağıt uzatarak “Metin Bey, buraya hangi derslere girmek istediğinizi yazar mısınız” dediğinde önce şaşırmıştım. Kağıda “Türkiye Türkçesi, Eski Türkçe (Göktürk-Uygur) ve Çağatay Türkçesi derslerine girmek istiyorum” diye yazıp verdim. Kağıda dikkatli baktıktan sonra “Metin Bey, siz hep böyle el yazısı mı yazarsınız?” diye sorunca “evet ben hep el yazısı, bitişik yazı yazarım.” şeklindeki cevabıma “Metin Bey, bitişik yazı bitti, okullarda öğretilmez oldu, bir küçük harfle yazma modası çıkardılar, onu da yazamıyorlar artık, Sizin bu alışkanlığınızı çok takdir ettim.” dedi ve ilâve ederek tekrar sordu: “Peki, bunlardan başka derse girmez misiniz?” sorusuna “girerim ama kendi ana bilim dalımdan olursa daha mutlu olurum” diye cevap verdim. Bana “bir kere daha sizi takdir ettim, şimdiki yeni yetmeler, kendilerini allâme sanıp her derse girebiliriz' diye cevap veriyorlar. Sizinle çalışmaktan mutlu olacağım.” cümlelerini hiç unutmadım.
Kayseri'de ilk dikkatimi çeken Talas Belediyesine ait otobüslerdeki “TALAS AŞAĞI, TALAS YUKARI” levhalarıydı. Aşağı Talas'ta Emniyet Sitelerindeki evime giderken bu levhalar beni rahatsız ettiğinden doğru şekillerinin Aşağı Talas, Yukarı Talas olduğunu anlatan dört yazıdan³ sonra levhalar değişti.
Erciyes Üniversitesinin 22 yıllık gelişmesine, Erciyes dağının lavlarının artığı bir arazi üzerinde yemyeşil bir yerleşke ortaya çıkmasına yakından tanık oldum. Birlikte çalıştığım rektörlerin hepsi Üniversitenin gelişmesine büyük katkılarda bulundular. Erciyes Üniversitesinin lojmanlarında 19 yıla yakın oturdum. Tıp Fakültesi Gevher Nesibe Hastanesinin seçkin doktorları, ben ve ailemin sağlık meseleleriyle yakından ilgilendiler.
Bilimsel kazanımlarımın büyük bir kısmı Erciyes Üniversitesine aittir. Bu üniversitede Yard. Doç., Doçent ve Profesör unvanlarını kazandım. Mevcut kitaplarımı ve makalelerimi bu üniversitede yazdım. Hocalığımı bu üniversitede daha çok verimli hâle getirdim.
Erciyes Üniversitesinde iken Kırım'da (1991), Kazakistan Hoca Ahmet Yesevi Üniversitesinde (1994-1996) ve Kıbrıs Girne Amerikan Üniversitesinde (2002-2004) görev alarak yurt dışı tecrübemi artırdım.
Fakülte yönetim Kurulu, Fakülte Kurulu ve Senato üyelikleri görevlerinde, Rektörlük Türkçe Bölümü Başkanlığı ve Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü Başkanlığı görevlerini yaptım.
Binlerce öğrenci yetiştirdim. Pek çok mesai arkadaşım oldu. Öğrencilerimin bazıları akademik çalışma yaptılar, şimdi devam edenleri de var. Mesai arkadaşlarımın ve öğrencilerimin çokluğunun vefalı, bazılarının ise “davet etseler de gelmesek, davet etmeseler de gönül koysak” şeklindeki Kayseri deyimine uygun olarak, nâdân, vefasız oldukları anlaşıldı.
Kayseri'de unutamayacağım dostlar da edindim. Bahsedilmeye değer dostlarımdan birincisi, Kayseri Kültür ve Turizm Derneği mensupları ile bu derneğin idarecileri olan ve yorulmak bilmeyen çabalarıyla Erciyes Dergisi'ni 30 yılı aşkın süreyle çıkaran Avukat Nevzat TÜRKTEN ağabeyim, diğeri ise milli muhtarımız diye isimlendirdiğimiz, odasında huzur ve muhabbet bulduğumuz engin gönüllü, candan arkadaşım İnşaat Mühendisi Alim GERÇEL'dir. Doğu Türkistan'dan gelen soyca ve kültürce akraba olduğum Uygur Türklerinden Hamithan GÖKTÜRK kardeşim, ve Mehmet CANTÜRK ağabeyim, Doğu Türkistan Kültür ve Dayanışma Derneği mensupları, bu gazetenin sahibi Mehmet Emin BATUR, unutamayacağım anılar ve sohbetlerle hatıralarımda yer aldılar.
Doğu Türkistan Uygur Türklerinin bir ve beraber olarak dünyanın en büyük belası olan Çin esaretinden kurtulma mücadelesi vermeleri gerektiğine inanıyorum. Şimdi İstanbul'da kardeşlerim Doğu Türkistan Uygur Türklerinin yanındayım.

¹Beykent Üniversitesi Fen-Edebiyat Fakültesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü Başkanı, İSTANBUL
metinkaraors@beykent.edu.tr
²Karaörs, Metin; Prof. Dr. Meserret Diriöz Ebedî Âleme Göçtü Yay: Türk Edebiyatı, S: 382, Ağustos 2005, s. 74-75
³Karaörs, Metin; Talas Aşağı, Talas Yukarı Yayın : 1. Erciyes, (dergi) Kayseri, 1993 Kasım, S: 191, s: 19; 2. defa: Dil ve İnsan (dergi), Tömer Kayseri Şubesi, 1997 Haziran, s:5-6

 

TOMARZA VE YÖRESİNİN SÖZ VARLIĞI 

Türk dili, Türkler arasında anlaşmayı sağlayan tabii bir vasıta, kendisine özgü kuralları olan, ancak bu kurallar ile gelişen canlı bir varlık, temeli Türklerin tarih sahnesine çıkmaya başladıkları zamanlarda Türkler arasında atılmış gizli anlaşmalar sistemi, Türk coğrafyasının Türk tabiatının seslerinden örülmüş, Türkleri birbirine bağlayan en büyük sosyal kurumdur.

Türkçe, dünyanın en eski dillerinden biri; dünyanın en geniş mekânlarından birine yayılmış dillerinden biri; dünyanın en çok konuşulan dillerinden biri; dünyanın en zengin dillerinden biri (a. Ses ve musiki zenginliği bakımından, b. Söz varlığı bakımından, c. Anlatım gücü bakımından); dünyanın en mantıklı ve kurallı dillerinden biri durumundadır.

Söz Varlığının Zenginliği :

Bugün Türkiye Türkçesinin sözlüğü olan TDK’nin 2005 yayımladığı Türkçe Sözlük’te sözcük sayısı şu şekildedir:  “Söz, terim, deyim, ek ve anlamdan oluşan 104.481 söz varlığına sahiptir. 63.818 madde başı, 13. 589 da madde içi olmak üzere toplam 77.407söz bulunmaktadır. Bu sözlerin 45.005’i isim, 11.305’i sıfat, 2.644’ü zarf, 87’si zamir, 33’ü edat, 289’u ünlem, 53’ü bağlaç, 6.441’i fiildir. Türk edebiyatından seçilmiş 29.040 örnek cümleyle sözler tanıtlanmıştır. Sözlük metni ise 1.236,.484 sözden oluşmaktadır.”[2] TDK yetkilileri 2008 ‘de Türkçe Sözlük’teki kelime sayısının  115.000’e yaklaştığını belirtmektedirler.

XIII. yüzyıldan başlayarak Türkçe sözcüklerin ve deyimlerin genel olarak bugün unutulanlarını bir araya getiren Tarama Sözlüğü (1963-1977) 8 büyük ciltten oluşmaktadır.

Anadolu ağızlarının söz varlığını içeren yine TDK tarafından yayımlanan Derleme Sözlüğü (1963-1982) ise 12 cilt tutarındadır.

Özel Ad Sözlüğü’müzün  ise beş yüz bin civarında olduğunu TDK yetkilileri belirtmektedir.  

Türkçenin Söz Varlığı, a) Türkçe asıllı sözler,  b) Alıntı-Türkçeleşmiş sözler olarak iki kaynaktan gelmiştir. Türkçe asıllı birçok sözlerin yerini zamanla alıntı-Türkçeleşmiş sözlerin aldığını şu örnek göstermektedir: “Kuran’ın sözcük dağarcığı, Kuranıkerim sözlüğündeki sözcük sayısı 2500’e yakındır. İlk Kuran çevirilerinde bu 2500 Arapça sözcüğün 2490’ına Türkçe karşılık bulmuşken bu sayı daha sonra 90-100’e düşmüştür.[3] Örnekler:  ET’deki Tanrı (Allah),  çalap (ilah), bayat (Allah), idi (sahip), ugan ((kadir), keçürgen (affeden), kılınç, kılık (huy, ahlak, eylem),  ası (fayda), alkın- (mahvol-), barım (servet), közsüz ( kör), aşlık (mutfak), kebit (mağaza), bay (zengin), ayag (kadeh), öñ (renk), öñlen- (renklendir-) gib           

 Türkçenin söz varlığını sadece Türkiye Türkçesinin söz varlığı olarak değerlendirmemeliyiz. Nasıl İngilizcenin söz varlığı sadece Brintanya adalarındaki İngilizlerin söz varlığından ibaret değilse, bu söz varlığı Britanya adalarının dışındaki Amerika, Kanada, Avusturalya, Hindistan, Yeni Zelanda gibi ülkelerdeki insanların İngilizceye verdiklerinden meydana geldiyse, Türkçenin söz varlığını da Türkiye Türkçesi ile birlikte bütün Türk lehçe ve şivelerinin beraberce oluşturdukları söz varlığı olarak görmek gereklidir. Bütün Türk lehçe ve şivelerinin söz varlığının yer aldığı Türk Dilinin Sözlüğü dünyanın en büyük sözlüğü olacaktır.

“XI. yüzyılda yazılmış olan Divan u Lugati’t-Türk’te yer alan kelimelerin sayısı 8624’tür.[4]  Oysa aynı dönemde hazırlanmış bir Lâtince-İngilizce sözlükte yer alan kelime sayısı 3000’dir. Özbekistan’da yapılmış bir araştırmaya göre Şekspir’in dilinde yirmi iki bin kelime, Nevâyi’nin dilinde ise yirmi dört bin kelime bulunmaktadır.” [5]

Türkçeleşmiş-alıntı sözler,  bizim zafer ve fetih hatıralarımızdır. Bu sözler, anlam, ses yapısı ve musikisi bakımından Türkçenin sözleri hâline gelmişlerdir. . Bugün kullandığımız “gül, bülbül, güfte, çamaşır, merdiven, köşe, maydanoz” gibi kelimeler, Farsça olan “gul, bolbol, gofta, çameşuy, guşe, miyde-nüvaz” kelimelerinden; yine “kına, heybe, minare, edep, millet” gibi kelimeler Arapça’dan; “kestane, doktor, anahtar, Adana, Erzurum, İzmir” gibi kelimeler, Grek veya Lâtinceden dilimize gelerek Türkçeleşmişlerdir.

17. yüzyılda bir Fransız tarafından telif edilen Türkçe-Fransızca sözlük ve konuşma kılavuzunda, 116 adet armut, 46 şeftali türü sıralanmış, “değnek, sopa” maddesi, beş sayfa anlatılmıştır.[6]

Ana dilimiz Türkçenin Anadolu’daki söz varlığı TDK’nin  derleme çalışmaları ve Üniversitelerdeki yüksek lisans ve doktora çalışmaları ile ortaya çıkarılmaktadır.

Kayseri ve Yöresi Ağızlarındaki Söz Varlığı, Derleme Sözlüğü’nde ve özellikle Erciyes Üniversitesi Fen-Edebiyat Fakültesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümünde yaptırılan mezuniyet çalışmaları, yüksek lisans  ve doktora tezlerinde tespit edilmiş durumdadır.[7] 

Kayseri ve Yöresi Ağızlarındaki Söz Varlığının yazı dilinde kullanılması ve Türkçe Sözlük’te yer alması dilimizin zenginliğini ve yazı dilindeki söz varlığının sayısını artıracaktır.

Bu bildirinin ikinci bölümünde  TDK’nin Derleme Sözlüğü’nde bulunmayan veya bulunup da değişik anlamlara sahip olan  Tomarza ve Yöresine ait tespit edilen kelimeler sıralanmıştır: 

 Bu sözlerin özellikle Türkçenin kelime yapımı kurallarına uygun olanların yazar, şair ve basınımız tarafından kullanılarak yazı diline kazandırılması gereklidir. TS’de bulunanlara da farklı anlamları tespit edildi ise bu anlamlarının yazılması gereklidir.

            Tomarza ve Yöresine Ait Bölgesel Kelimeler: 

ahan: şimdi, burada

ambele: işte böyle

ayağı sekili: çok gezen

badah: ayak takma  (badak: güreşte çelme takmak,  bağ+da-makÖTS)

bakdavarlı: hadi oradan

behen: bana  (behem: birlikte, beraber, hep bir yerde ÖTS)

bılız: arsız çocuk,

bıta: yumurta

bir tevür : bir çeşit (bir tevatür)

boynala : siyah karga.  (boyna: nine<beğ+ana DS)  

buharı: baca (buhari: buhar ile ilgili)

burcalık: kokulu (burca+la-mak: buram buram tüterek etrafa koku yayamak ÖTS)

cılbağa: arsız küçük, (DS yaramaz ve huysuz çocuk, sıska, cılız<cılb+ağa)

cıcık: yeni, parlak nakışlı, (Çağatayca: iç-ek>cıcık: derisi yüzülmüş et, iç organlar, göbek, limon DS)

cırtapoz: cıvık, kaypak,

cıtdam: buradayım

cüllek: küçük def_i hacet

çarkıt: bozuk, eski (çark-ı-t: eski, bozuk, sakat, kötü kadın DS)

çaynik: çaydanlık (Bulgarca, DS)

çot: sakat,   (keser, Rus. Veresiye defteri DS)

çökçe: kepçe

dalam: elbise

datdiri: hafif, sulu (tak-tır-ı: kadın donu, elbise DS)

dayra: üç etekli kadın elbisesi, entari,  

dığa: arsız çocuk, (dığan: boşboğaz, geveze DS)

dırçık: tekme, çifte, sandalye veya masa ayağı, ayağına çabuk

dönük: dönmüş olan, DS

dümsük: yumrukla vuruş dirsekle vuruş  DS,  sumsuk

ekeşmiş: bilgin, bilen. özvatan  (kurnaz, açıkgöz DS)              

ekşimen: (eşgiman)

evregaç: yufka çevirme tahtası

ellaham: herhalde, ellehem: Allah daha çok bilicidir. DS

fellik: afacan, arsız kız, (DS, fellik fellik: telaş içinde koşturmak)

ferfene : herfene  DS, yemekli, içkili toplantı

fırışdak: topaç

filke: musluk, şamdan DS

finficir: cin fikirli

firik : olgunlaşmak üzere olan tahıl taneleri DS

gafılgada: belaya düşme

gancıra: sürtük, kızan

gandırakçı: yalancı

ganguç: çiğdem çıkarma sopası

gem: düven

gınç etme: belaya düşme

gırgal: boyunduruk

gidik: oğlan, (oğlak, kuzu, balık ÖTS)

godduz: kendini beğenmiş (godoş: kendini beğenmiş, gururlu DS)

goncufirli: albenili, nakışlı, gösterişli

gop: kağnı çıkıntı tahtaları

gubur: irin

gudik: küçük fino,

guşene: tencere

guşgana: küçük tencere DS

guylamak: gömmek, (kuyulamak: DS)

guzzik: kambur

hezertere: dereotu 

hırhana: lüzumsuz kalabalık, (DS: aile fertleri)

isgemi: küçük oturak  (DS: isgembi: dört ayaklı, altı üstü kapalı, yanları açık olup içine mangal konularak ısınılan bir çeşit tahta masa Tavlısın, Akçakaya, Erkilet-Kays. )

islikan/istikan: çay bardağı,  cam bardak (Rusça: stakan)

iptin etmek: alışkanlık, huy (DS)

kemçik: küçük ağız, dudak bükerek konuşma (DS)

kıtirik: kurumuş yufka ekmeği (DS)

köten: pulluk, (DS: saban, hayvanların boğazında çıkan çıban)

kurik: sıpa

kurşak: bel bağı  (DS)

leçek: baş örtüsü  (DS: yün atkı, tülbent)

makat: sedir (DS: soğuğa engel olmak için tavan arasına döşenen çamur sıva) Uluborlu: maket

meses: ucu çivili değnek. (DS)

mıllıkçı: yalaka, yağcı (DS: iki yüzlü)

mırık: yumurta  (DS’de 16 çeşit anlamı var. Bu anlamı yok)

mosdura: örnek (DS: mosdura: örnek)

öremeç: ip (DS: öreme: Harç koymadan taştan örülen duvar, eğik duvar)

patlak: bidon (DS: su fıçısı, boya tenekesi, başka anlamları da var)

peşkir: havlu (DS: kalın ketenden yapılmış kadın önlüğü)

pinnik: kümes  (DS

rapata: (rabata, rapata) (DS: Yufkayı tandıra yapıştırmak için kullanılan araç)

saksavul: uzun ve sert harman süpürgesi  (DS: sakkavul, sahavel)

sallık: bolkon (DS: evlerin salon bölümü)

soyka: sevimsiz (DS: başka anlamları da var)

susminos: sinsi

sülempe: sek sek oyunu

şergede: (DS: şargada: oklava, yaramaz)

şevil: bulaşık  (DS: şevil: ölgün pişmiş yemek, basmalara sürülen ilk kola)

tıngır: büyük kova (DS)

tıstan: bok böceği (ds: karafatma)

üşengeç: eringen (DS: üşencek)

üzlük: toprak çanak (DS)

velespit, cin arabası: bisiklet  (DS’de yok)

yanıgara: batasıca (DS’de yanıkara: suçu, ilenç, yıldırım, lekeli kişi, börülce)

yelloz: hafif kadın (DS’de iki yüzlü dönek, hoppa, haylaz)

yüleme: keskinleştirme (DS)

yüngül: hafif (DS)

zevzek: salak (DS’de yok)

zıllıcı: oyun bozan (DS)

zırcik: eziyet (DS: arsız, yaramaz)

zotdirik: gereksiz, lüzumsuz (DS’de yok)


[1] Erciyes Üniversitesi Fen Edebiyat Fakültesi TDEB Öğretim Üyesi Kayseri/TÜRKİYE

[2] Türkçe Sözlük, TDK, yay, Ankara 2005

[3] ÖZAKINCI, Cengiz, Dil ve Din, Payel yay. 129, s: 33 (XV yy. Başlarında Yapılmış Kur’an Tercümesi, “Muhammed Bin Hamza” Hazırlayan: Dr. Ahmet Topaloğlu, Kültür Bakanlığı yay. 300, 1978, c2, s: 635)

[4] HACIEMİNOĞLU, Necmettin, Karahanlı Türkçesi Grameri, TDK. yay. Ankara 1996, s: 2

[5]  GÜRSOY, Belkıs, İngilizcenin Gelişimi Örneği ve İlim Dili Olarak Türkçe” Türk Yurdu, C. 12, Eylül 1992 s: 53-57)

ÜSTÜNER, Ahat, Türkçenin Anlatım Gücü, Türk Dili, S: 589, Ocak 2001, s: 50-57

[6] AKYÜZ, Kenan, Paris Millî Kütüphanesinde İlk Türkçe-Fransızca ve Fransızca-Türkçe Yazma Eserler, Türk Dili Araştırmaları Yıllığı Belleten, TDK, Ankara 1959, s. 250-292

[7] KARAÖRS, Metin, Kayseri Isparta Adana İllerimizden Derlemeler, Türk Dili Ankara, Ocak 1994, S: 505, s: 65-67

GUVCİ, Keziban, Kayseri İncesu İlçesi Subaşı Köyü Ağzı, YLT, Kayseri 2004

ÖZDAMARLAR, Kadir, Develi ve yöresinin Folklor Halk Edebiyatı ve Etnografyası, DT, Kayseri 1997, II cilt, sözlük 428-450

 

DOĞU TÜRKİSTAN UYGUR MUTFAK KÜLTÜRÜ

Ağustos 2008 49. Sayı

Kayseri'de kendilerini tanımaktan gurur duyduğum Doğu Türkistan Uygur Türkü ailelerinden biri Hamithan GÖKTÜRK-Nurâlâ GÖKTÜRK ailesidir. 1961 yılında Doğu Türkistan'dan Afganistan'a sürgün edilen 1965 yılında Türkiye'ye iskanlı göçmen olarak gelip Kayseri'ye yerleştirilen, 1967'de Suudi Arabistan'a Hacca gidip 1968'de tekrar Türkiye'ye dönen bu aile uzun yıllar Kayseri'de yaşadıktan sonra halen İstanbul Zeytinburnu'nda ikamet etmekte, Hamithan GÖKTÜRK, İstanbul'da bulunan Doğu Türkistan Vakfı’nın Genel Sekreterliğini yapmaktadır. Doğu Türkistan Dayanışma Derneğin’nin Kadın Kolları Başkanı olan eşi Nurâlâ Göktürk, araştırmaları ve şiirleriyle tanınmaktadır. Biri erkek, üçü kız dört evladı olan Göktürk ailesi çocuklarını okutup aydın birer Uygur Türkü olarak yetiştirmiştir. Dostum Hamithan'ın Türklüğe hizmetlerini bir başka yazıda tanıtmak kaydıyla sayın eşleri Nur'âlâ GÖKTÜRK'ün çalışmalarından bahsedeceğim.
Nurâlâ Hanım, kendi ifadesiyle eli kalem tuttuğundan beri yürek sözleri diye vasıflandırdığı şiirlerini yazmaktadır. Gök Bayrak Sevdası isimli şiir kitabı 1998'de basılmıştır. Şiirleri Kayseri Şiir Antolojisi'nde Fatih'ten Atatürk'e Şiir Antolojisi'nde pek çok gazete ve dergilerde yayınlanmıştır. Elazığ'da düzenlenen Hazar Şiir Akşamları'nda ve Yurdun çeşitli yörelerinde, radyo ve televizyonlarda Doğu Türkistan'ı tanıtan şiirler okumuş, konuşmalar yapmıştır.
Nurâlâ Hanım, İstanbul Sultan Ahmet'teki Ahmet Yesevi Vakfında ve Kastamonu'da Uygur Türklerinin hepimizin milli başlığı olan el emeği, göz nuru doppalarımızı ve Doğu Türkistan mutfak kültürünü tanıtan sergiler açmıştır.
Çalışkan fedakar Türk anasının saygıdeğer örneği olan Nurâlâ Göktürk, son olarak, yıllarca uğraşarak Doğu Türkistan Mutfak Kültürü'nü merak edenlerin yanı sıra vatanlarından çok uzakta bu derin hazinelerden habersiz büyüyen yarınlarımızın emanetçilerine tanıtan bir kitap yayınladı. (Nurâlâ GÖKTÜRK, GELENEKSEL DOĞU TÜRKİSTAN UYGUR KÜLTÜRÜ, Mart Matbaacılık Sanatları Tic. ve San.Ltd.Şti, İstanbul 2005). Birinci hamur kuşe kağıda basılmış, büyük ebatlı, 266 sayfa olan bu kitap kendi türünde Türkiye'de yayınlanan en güzel ve özgün eserlerden biridir.
Kitabın ön kapağında 15 çeşit Uygur yemeğinin küçük resimleri ve sayfanın ortasında kitabın başlığı bulunan kompozisyon, arka kapaktaki yazarın küçük resmiyle öz geçmişi de kitabın albenisini artırmaktadır.
Yazarın Önsöz'ü içten gelen duygu ve düşüncelerin yer aldığı bir vatan hasreti ve vatan sevgisi anlatımıdır: “Türkistanım, Doğu Türkistanım, ana vatanım, ana diyarım, cennet mekanım, yeşil kırların, şirin suların, güzel hayatın, yaşanılası havası ile can memleketim!”…
“Bağrımızda henüz onarılmayı bekleyen derin yaramız.” “Ve ben, Canım Türkistan'ım, Ulu diyarım! Senden uzak, seni yaşayan perişanlardan biriyim. Huzur ve hürriyet kelimesi karşısında başı dumanlanan otuz beş milyon Türk, otuz beş milyon Müslüman, otuz beş milyon insan, kardeşimin feryad u figanları yanı sıra…” Renk, ırk, millet, ayırımı gözetmeksizin, doğrunun doruğa ulaşacağı sabah çok yakın. Belki yarın, belki yarından da yakın… Milletimin çok köklü miraslarından sadece biri olan mutfak kültürünü anlatmak benden sonraki kuşağın bu güzelliklerden haberdar olmasını sağlamak gayesi ile kendi çapında ele alarak az da olsa bir hizmet etmek amacıyla hazırlamış olduğum bu eser…anlatımları, eseri tanıtan bazı cümlelerdir.
Eser, 1. Bölüm: Uygur Mutfağında Pilavlar, 2. Bölüm: Uygur Mutfağında Diğer Pirinç Yemekleri,… 4. Bölüm: Uygur Mutfağında Samsalar,... 18. Bölüm: Uygur Mutfağında Kavurmalar gibi 26 bölümden oluşmakta, her bölüm kendi içerisinde yemek çeşitlerine göre sınıflandırılmaktadır. Örnek olarak: 23 çeşit pilav, 12 çeşit kebap, 11 çeşit samsa (samsa, kat samsa, permude, kıyma-nan-1, kıyma nan-2 , yumurtalı samsa, cevizli samsa, sebzeli samsa, yonca samsa, kabak samsa, ıspanaklı samsa gibi), 10 çeşit helva (un helvası, kaymaklı helva, nişasta helvası, bademli fıstıklı cevizli helva, irmikli nişasta helva, soğuk helva, sade irmik helvası, esmer helva, Hindistan cevizli helva, kabak tatlısı). İçindekiler kısmından sonra Giriş bölümünde Pirinç ve Doğu Türkistan Pilavının tanıtımı ve yapılışının bulunduğu üç sayfalık bölüm, Türkistan pilavı kadar lezzetli bir üslupla yazılmıştır: “Pirincin asıl vatanı, Türklerin ata yurdu olan Orta Asya, Doğu Türkistan'dır. Tarımda, çiftçilikte, besicilikte en köklü tarihe sahip olan, mutfak kültürünün derinliklerinde… Türklerin çok kapsamlı kültür ve medeniyeti yatmaktadır.”
Kitabın 19. sayfasında bütün Orta Asya Türklerinin ortak yemeği haline gelmiş olan etli havuçlu pilavın yapılışı şöyle tarif edilmektedir: Malzemeler: bir kilogram kuşbaşı et, dört su bardağı 1. kalite pirinç, 2 adet kuru soğan, 2 yemek kaşığı tereyağı veya yaklaşık bir su bardağı sıvıyağ, 1 kg havuç, 6 su bardağı su (et suyu veya yereri kadar hazır tatlandırıcı).
Yapılışı: Isınmakta olan yağa soğanı ilave ederek pembeleştirin. Kuşbaşı eti ilave edip 10 dk. Kavurduktan sonra kibrit çöpü kalınlığında rendelenmiş olan havucu ilave edip bir süre daha kavurun ve 6 su bardağı et suyu ilave edin. Et iyice pişince ateşi yavaşlatın. Havuç tamamen alta çökünce önceden yıkanıp süzülmüş olan pirinci ilave edin. Suyu tamamen çekince 15-20 dk. Kısık ateşte demleyip mevsim salataları ile sıcak servis yapın.
Doğu Türkistan Vakfı Başkanı E.G. M. Rıza BEKİN Paşa buharda pişen mantının yapıldığı mantı tenceresi ile ilgili şu bilgileri vermektedir: (s.169): “1400 küsur yıl önce Orta Asya'ya arkeolojik çalışmalar için giden İsveçli araştırmacı ve arkeolog Seven Haden çalışmalar sırasında tarihi kazılar içinde eline geçen zamanından 800 yıl öncesine ait bakır mantı kazanı görüp, Uygurlardan bunun mantı yapımında kullanılan “buharlı mantı tenceresi” olduğunu öğrendiğinde şaşkınlığını gizleyememiş, o anki duygu ve düşüncelerini anlatırken Türklerin medeniyet ve sanattaki geniş köklü bulgularından uzun uzun söz etmiştir. Seven HADEN'in Orta Asya kazı çalışmalarının en büyük buluşlarından biri olan Uygur mutfağına has bakır mantı tenceresinin halen İsveç tarihi eserler müzesinde açıklamaları ile beraber sergilenmekte olduğu bilinmektedir.”
Batı Türklerince fazla bilinmeyen Kımız ve Şubat (kırman) hakkında şu bilgiler verilmektedir:
KIMIZ: Türklerin en kadim içeceklerinin başında gelir. Günümüzde az bulunan bu içecek at sütünün mayalanması ile hazırlanır. At sütü kalınca bir tülbentten geçirilerek süzülür. 30 derece ısıda hazırlanır. Soğukta kımız kıvamını bulamaz bozulur. Günde 6, 7 üğün sağılarak fıçı veya tulumun içine dökülür. Önceki kımızlardan bir miktar damıtıldıktan sonra iyici karıştırılır. Günde 6, 7 defa süt eklenip her defasında 25-30 defa çalkalamak, sallamak suretiyle yeterli kıvamA getirilir. Ayran kıvamında ekşimtırak bir içecektir, soğuk olarak içilir. Şifalı bir içecektir.”
1994-1996 yıllarında Öğretim Üyesi olarak çalıştığım Kazakistan Hoca Ahmet Yesevi Üniversitesinde öğrencim olan Aktöbe şehrinden Bağdagül Jubayeva (Musa) 15 günde bir köyünden bize bir büyük damacana kımız getirirdi ve afiyetle içerdik. Son gittiğim Kırgızistan seyahatinde (26-30 Mayıs 2008) Bişkek-Celalabad arasında Tanrı dağlarının arasındaki derin vadiler, yalçın kayalıklar ve ovalardan geçerken kımız yapan Kırgızların çadırlarını ziyaret etmiş ve kımızlarından da doya doya içmiştim.
Şubat, malzemesi deve sütü olan, yapılışı kımız gibi bir içecektir.
Nurala GÖKTÜRK Hanımefendinin bu kitabı, atalarımızın, Doğu ve Batı Türkeli'ndeki soydaşlarımızın yeme içme kültürünün ne kadar çok zevkli ve lezzetli olduğunu göstermektedir.

 

TÜRK ŞİİRİNDE ÇANAKKALE ZAFERİ

Vahşeti biz daha sonra Anadolu'da gördük. Akif, Yunan mezalimi'ni Safahat'ta :
Azıcık kurcala toprakları seyret ne çıkar
Dipçik altında ezilmiş, paralanmış kafalar,
Bereden reng-i hüviyetleri uçmuş yüzler
Kim bilir hangi şenaatle oyulmuş gözler
Bembeyaz saçları katranlara batmış dedeler
Göğsü baltayla kırılmış memesiz valideler
Bakalım yavrusu uğrar mı diye karnından
Canavarlar gibi şişlerde kızarmış nice can
mısralarıyla tanıtmıştır.
Akif'in Çanakkale Şehitleri şiirinde “medeniyet dediğin kahpe, hakikat yüzsüz” sözlerinin 12 Mart 1921'de yazdığı ve 12 Mart 2005'te kabulünün 84 yılını kutladığımız İstiklal Marşı'mızın 4. kıtasında
Ulusun! Korkma! Nasıl böyle bir imânı boğar
Medeniyet dediğin tek dişi kalmış canavar
mısralarında yeniden lanetlenmiştir. Ulu Önder Atatürk, “Hangi istiklâl vardır ki ecnebilerin nasihatleriyle, ecnebilerin planlarıyla yükselebilsin?...Tarih, böyle bir hâdiseyi kaydetmemiştir”(6 Mart 1922, TBMM) sözleriyle bu canavara dikkat etmemizi istiyordu.
Akif, hayranı olduğu Türk-İslam medeniyetinin özelliklerini Batının medeniyet anlayışına karşı şöyle haykırıp karşılaştırıyordu:
Zulmü alkışlayamam, zâlimi asla sevemem
Gelenin keyfi için geçmişe kalkıp sövemem
Biri ecdâdıma saldırdı mı hatta boğarım
- Boğamazsın ki…
- Hiç olmazsa yanımdan kovarım
Doğduğumdan beridir âşıkım istiklâle
Bana hiç tasmalık etmiş değil altın lâle
Yumuşak başlı isem kim dedi uysal koyunum
Kesilir belki, fakat çekmeğe gelmez boyunum
Kanayan bir yara gördüm mü yanar ta ciğerim
Onu dindirmek için kamçı yerim, çifte yerim
“Adam aldırmada geç git” diyemem aldırırım
Çiğnerim, çiğnenirim, Hakk'ı tutar kaldırırım.
Siz Batı Edebiyatı'nda insani değerlerin böyle işlendiği güçlü mısraları gördünüz mü? Niçin bu mısraların anlamını Birleşmiş Milletlere öğretemiyoruz.
II. Savaşta yaşanan dehşet, şu mısralarla tasvir ediliyor:
Öteden sâikalar parçalıyor âfâkı
Beriden zelzeleler kaldırıyor â'mâkı
Bomba şimşekleri beyninden inip her siperin
Sönüyor göksünün üstünde o aslan neferin
Yerin altında cehennem gibi binlerce lâğam
Atılan her lâğamın yaktığı yüzlerce adam..
Ölüm indirmede gökler, ölü püskürmede yer;
O ne müthiş tipidir savrulur enkâz-ı beşer…
Kafa, göz, gövde, bacak, kol, çene, parmak, el, ayak
Boşanır sırtlara, vâdilere sağnak sağanak,
Saçıyor zırha bürünmüş de o nâ-merd eller,
Yıldırım yaylımı tufanlar, alevden seller..
Veriyor yangını durmuş da açık sinelere
Sürü halinde gezerken sayısız tayyâre
Top tüfekten daha sık gülle yağan mermiler…
Kahraman orduyu seyrekti bu tehdide güler
III. Türk kahramanlığını ifade eden mısralar:
Ne çelik tabyalar ister, ne siner hasmından
Alınır kal'a mı göğsündeki kat kat imân?
Hangi kuvvet onu hâşâ, edecek kahrına râm
Çünkü te'sis-i İlâhi o metin istihkâm.
Sarılır, indirilir mevki-i müstahkemler;
Beşerin azmini tevkif edemez sun'-ı beşer,
Bu göğüslerse Hudâ'nın ebedi ser-haddi;
“O benim sun'-ı bedi'im onu çiğnetme!” dedi.
Asım'ın nesli…diyordum ya… nesilmiş gerçek;
İşte çiğnetmedi nâmûsunu çiğnetmeyecek..
Şiirde adı geçen “Asım”, Akif'in özlediği insan tipidir. Kurtuluşu temin edecek neslin sembolü marifet ve faziletle dolu olan Asım, bu savaşta Mehmetçiğin ta kendisidir.
Bu bölümde İstiklal Marşı'mızın 4. kıtasının ilk mısralarında yer alan duygular işlenmiştir:
Garbın âfâkını sarmışsa çelik zırhlı duvar
Benim imân dolu göksüm gibi serhaddim var
Garp, bütün maddi silahlarıyla, topuyla, tüfeğiyla, tayyaresiyle, zırhlı donanmalarıyla ve binlerce askeriyle gelmiş (Mehmet Niyazi'nin Çanakkale Mahşeri'nde anlatıldığı gibi), fakat Türkün iman dolu göğsü karşısında defolup gitmiştir. Bu geliş, gidiş edebiyatımızda Çanakkale için “Geldiler, Gördüler, Döndüler” (M. N. Sepetçioğlu) adlı romanlara konu olmuştur.
IV. Şehitlik mertebesi
Şühedâ gövdesi bir baksana dağlar, taşlar…
O rükû' olmasa dünyâda eğilmez başlar
Vurulup tertemiz alnından uzanmış, yatıyor
Bir hilâl uğruna yâ Rap ne güneşler batıyor!
Ey bu topraklar için toprağa düşmüş asker!
Gökten ecdât inerek öpse o pâk alnı değer.
Türk vatanının mukaddesliği: Türk vatanı şehitlerin kanlarıyla canlarıyla alınmıştır. Vatan cennet vatandır. Bu şiirde “Ey bu topraklar için toprağa düşmüş asker” seslenişi İstiklâl Marşı'mızın 7. Kıtasında
Kim bu cennet vatanın uğruna olmaz ki feda
Şüheda fışkıracak toprağı sıksan şüheda
Canı, cananı bütün varımı alsın da Huda
Etmesin tek vatanımdan beni dünyada cüda
mısralarıyla işlenmiştir. Türk topraklarını bugün yabancılara satanlar bu mısralara kulak vermelidirler. Anayasa Mahkemesi yabancılara toprak satımını iptal ederek gönüllerimizin yangınını biraz söndürmüştür. Vatan namustur, satılamaz, Vatan Türkün her şeyidir.
Ne büyüksün ki kanın kurtarıyor tevhidi..
Bedr'in arslanları, ancak bu kadar şanlı idi
Peygamberimizin müşriklere karşı en büyük savaşlarından olan Bedir Şavaşı'nın kahramanları ile Çanakkale Kahramanlarını Akif “her ikinizde aynı ülküler İslam için savaştınız, aranızda hiçbir fark yoktur” diye karşılaştırıp yüceltmektedir.
V. Çanakkale'de iki sembol vardır. 1. Truva Atı, 2. Çanakkale Şehitleri Abidesi. Birisi Anadolu yakasında tahta at, diğeri Gelibolu Yarımadası'nda Şehitler Abidesi. Birincisi hep Batı'nın Anadolu'yu hile ile yendiğini sembolize eder. Diğeri ise Türkün yenilmezliğinin sembolüdür. Çanakkale Şehitleri için dikilecek abidenin en büyüğünü Akif, şiirinin son mısralarında dikmiştir.
Sana dar gelmeyecek makberi kimler kazsın?
“Gömelim gel seni târihe desem sığmazsın”
Herc-ü-merc ettiğin edvâra da yetmez o kitâb
Seni ancak ebediyetler eder istiâb
“Bu taşındır!” diyerek Kâbe'yi diksem başına;
Rûhumun vahyini duysam da geçirsem taşına;
Sonra gök kubbeyi alsam da ridâ nâmjyle,
Kanayan lahdine çeksem bütün ecrâmiyle;
Ebr-i nisanı açık türbene çatsam da tavan
Yedi kandilli Süreyya'yı uzatsam oradan;
Sen bu âvîzenin altında bürünmüş kanına,
Uzanırken gece mehtâbı getirsem yanına;
Türbe-dârın gibi ta fecre kadar bekletsem
Gündüzün fecr ile âvizeni lebrîz etsem;
Tüllenen mağribi akşamları sarsam yarana
Yine bir şey yapabildim diyemem hâtırana..

Sen ki, son Ehl-i Sâlib'in kırarak savletini
Şarkın en sevgili sultânı Selahaddin'i,
Kılıçaslan gibi iclâline ettin hayrân
Sen ki İslâmı kuşatmış boğuyorken hüsrân
O demir çemberi göğsünde kırıp parçaladın;
Sen ki rûhunla beraber gezer ecrâmı adın;
Sen ki a'sâra gömülsen taşacaksın…Heyhât,
Sana gelmez bu ufuklar, seni almaz bu cihât..
Ey şehit oğlu şehit, isteme benden makber,
Sana âgûşunu açmış, duruyor Peygamber…
Benden makber isteme, Peygamberimizin kucağı senin ebediyen makberindir.
Çanakkale'ye gelip dedelerini gömüp gidenlerden Anzaklar, Türk milletine hayranlıklarını da belirtmekten edemiyorlar: Örnekler:
1. Çanakkale Savaşında son erine kadar şehit olan kahraman 57. Alay'ın Sancağı bugün Avusturalya-Melburn müzesinde sergilenmekte ve tanıtım plaketinde şunlar yazmaktadır: “Bu Alay Sancağı Gelibolu savaş alanından getirtilmiştir ama esir edilmemiştir. Türk Ordusu'nun geleneklerine göre bir alayın sancağı, alayın son eri ölmeden teslim edilemez. Bu sancak, sonuncu muhafızın da altında ölü olarak yattığı bir ağacın dalına asılı olarak bulunmuştur. Kahramanlık timsali olarak karşınızda duran bu Türk Alayı Sancağı'nı selamlamadan geçmeyin.”
2. 1983'te Tuğgeneral Fazıl Bayraktar yaptığı derlemelerde Mehmet Pehlivanoğlu'nun hatıralarını şöyle anlatıyor:
“Ben Kastamonu'nun Kırçeşme mahallesinden Mehmet Pehlivanoğlu. Yedi ceddimiz pehlivan olduğu için soyadımız Pehlivanoğlu olmuş.
Çanakale'de bir 57. Alay vardı. Öyle bir Alay yedi Düvel'de yoktur. Bizim mangaya Yedi Mehmetler Mangası derlerdi. Manga kumandanımız Balıkesirli Mehmet Çavuş. Mehmetler: Maraşlı Uzun Mehmet,Tokatlı Kara Mehmet,Karamanlı Deli Mehmet, Bergamalı Efe Mehmet, Vakfıkebirli Taka Mehmet,Yozgatlı Pala Mehmet ve ben Kastamonulu Pehlivan Mehmet.Yaşımı sorarsan ister doksan beş, ister yüz say..
Hey gidi hey… Ne manga idi o manga.Süngüyü taktık mı dağ yürüyor sanırdı İngiliz gavuruConk Bayırı'nın dili olsa da söylese.O Alay gibi bir Alay gelmemiştir, o Manga gibi bir manga olmamıştır.Her biri bir arslan yavrusu. Boşa kurşun atmadık, boşa süngü takmadık.Bir gün mütareke var dediler. Ateş kestik bir günlüğüne. Ölüler, yaralılar toplanacakmış. Doğrulduk siperlerden. Biz şehitlerimizi, yaralılarımızı topluyoruz; İngiliz gavuru kendi ölüsünü, yaralısını alıp götürüyor. Birbirimize şeker, sigara falan veriyoruz. Sanki, dört aydır cenk eden biz değiliz. Bir İngiliz zabiti geldi yanımıza, cebinden bir şerit metre çıkardı, fan, fin fon bir şeyler diyor. Ben de mel mel bakıyorum ne derki diye. Ayak ucumdan tepeme kadar boyumu ölçermiş meğer. Babam rahmetlik pehlivandı.Onun babası da pehlivanmış, dedemin babası da pehlivan. Düğünde, bayramda güleşe soyunurdum. Şimdi ufaldığımıza bakma sen. O zaman bende bir boy var, selvi kavağı gibi bir boy. Saraçlar Çaşısında Mümin Usta kisbet uyduramıyor bacağıma..
Yedi Mehmetler Mangası dedim ya.. Yedimizin de boyu uzun. Ne postal uyar ayağımıza, ne urba uyar sırtımıza. Siperlere sığmıyoruz, namımız almış, yürümüş.İngiliz zabit onun için ölçermiş boyumuzu. Mustafa Kemal, Fırka Kumandanımız, geldi bir gün. Siperlerde dolaşıyor, hal, hatır soruyor. Her birimize uzun uzun baktı. Sırtımızı sıvazladı. “Allah, nazardan esirgesin” dedi. “Mehmet dediğin böyle olur işte”
Bir gün süngü hücumuna kalkacağız. Helalleşiyoruz, birbirimizle.İçimde bir yanma var, sorma gitsin. Derken bir patlama oldu; yer, gök sarsıldı; dağ yıkıldı üstümüze. Kafir, toprağın altında lağım patlatmış. Yedi Mehmetler Mangası, toprağın altında kaldık. Bir kalas parçasının altından beni çıkardılar yarı ölü, yarı diri vaziyette. Hastanede bacağımın birini kestiler. Ondan sonra adımız Topal Mehmet Pehlivan'a çıktı. Yanarım, o Yedi Mehmetler Mangası'na. Gidip görmedim ya, şimdi bir taş dikmişler Conbayırı'nın oralara. “Mehmet Çavuş Anıtı” derlermiş. Gidip görsem oraları, yüz yaşıma daha girerdim. Ben kim, oralara gitmek kim? Ninem öleli on yıl oluyor. O sağken birbirimizi omuzluyor, iki laf edip rahatlıyordu hiç değilse. Ninem öleli Azrail Aleyhisselam'ın yolunu gözler oldum.
Geçenlerde Cuma Namazına gideyim diye çıktım evden. Uzun sokağın başında mahallenin çocukları kaydırak oynuyorlarmış. Ben, tahta bacağımı sürüye sürüye geçerken başladılar zeklenip benimle gırgır geçmeye:
Topalım topalım seki seki ver
Tarlaya tohumu eki ekiver…
Utandım, üzüldüm, yerin dibine geçtim. Ben o bacağımı Kayaaltı'nda hovardalık yaparken yitirmedim ki a efendi oğlum. Öyle ya veledler ne bilsin Çanakkale'yi, Conbayırı'nı.
O gün, bu gündür, evden dışarı çıkmaz oldum. Çıkayım da çocuk çoluğun eğlencesi mi olayım?
Camın önünde oturur; biri gelsin de iki lâf edelim diye yol gözlerim.”

Şehitlerimize rahmet, biz onları sayesine, gölgesinde varız.

 

TÜRKÇENİN DİĞER DİLLERDEN ÜSTÜNLÜĞÜ-1

Millî dil ile millî his arasındaki bağ çok önemlidir. Dilin millî ve zengin olması millî hissin inkişafında başlıca müessirdir. Türk dili dillerin en zenginlerindendir. Yeter ki bu dil şuurla işlensin..Ülkesini yüksek istiklâlini korumasını bilen Türk milleti, dilini de yabancı diller boyunduruğundan kurtarmalıdır.       Atatürk

            Türkçe annemin ağzımdaki sütüdür. (Y. Kemal Beyatlı))

    Türkçe tarihte millet dili olma şerefini kazanmış en eski dildir.  İngilizce Türk dilinden sekiz asır sonra yazı dili olabilmiştir. Uygur Türkçesi üzerinde çalışan W. Bang: “Ben aslında sinologdum. Çin tarihi üzerinde çalışıyordum. Radloff ve Thomsen Orhun Abidelerini okuduktan sonra baktım yazılışları 7 asır. Biz Türkleri barbar millet olarak tanıyorduk. Avrupalılarda..Biz Almancanın ne zamana yazı dili olduğunu biliyoruz. Türkçenin Almancadan 8 asır evvel yazı dili olduğunu öğrenince hem hayret ettim, hem merak ettim.”

 Türkçe, Türk kültürünün nizam (düzen), devlet, devlete itaat, istiklâl, gerçekçilik, toplumculuk, adalet, fevkalade yüksek mülkiyet duygusu, kadın erkek eşitliği, vatan birliği, ordu-millet olma, tok gözlü olma, din kültürü ve dini yaşama, tabii olma, tabiattaki ahenge uygun bir kültür ahengine sahip olma, son derece mülayim yaratılışta olma, tarih düşüncesine sahip olma gibi özelliklerini yapısında barındıran bir dildir.[1]

Türkçe, 1. dünyanın en eski dillerinden biri, 2. dünyanın en geniş mekânlarından birine yayılmış dillerinden biri, 3. dünyanın en çok konuşulan dillerinden biri,  4. dünyanın en zengin dillerinden biri,   (a. Ses ve musiki zenginliği bakımından, b. Söz varlığı bakımından, c. Anlatım gücü bakımından) 5. dünyanın en mantıklı ve kurallı dillerinden biri durumundadır.  

                Türkçe,  dünyanın en zengin dillerinden biridir. :

            Türkçenin zenginliği; a) Ses Bilgisinde  b) Şekil Bilgisinde , c)  Söz Dizimi, anlatım gücünde görülür.

1.       Türkçe dünyanın en musikili, ses güzelliğine sahip dillerinden biridir.  

Türkçe bir beyaz lisandır. Hacı Bayram Veli’nin şiirinde, Yahya Kemal’in Endülüste Raks şiirinde Türkçenin adeta dans ettiğini duyarsınız.   

Noldu bu gönlüm - Noldu bu gönlüm 

Derd ü gamınla -  Doldu bu gönlüm 

Yandı bu gönlüm – Yandı bu gönlüm   

Yanmada derman – Buldu bu gönlüm.  

 

Zil, şal ve gül… Bu bahçede raksın bütün hızı 

Şevk akşamında Endülüs üç defa kırmızı 

Bayram’ım imdi – Bayram’ım imdi

Bayram ederler – Yâr ile şimdi

Hamd ü senâlar – Hamd ü senâlar

Yâr ile bayram – Kıldı bu gönlüm.

 

Aşkın sihirli şarkısı yüzlerce dildedir

İspanya varlığıyla bu akşam bu güldedir

 

 Dünyadaki diller ses yapıları bakımından a) ünsüzlere dayalı diller, b) ünlülere  dayalı diller olmak üzere iki grupta toplanırlar.

 Her halk kendi ikliminin lisanını söyler (Y. Kemal Beyatlı)

Fransızlar, “Fransız dilini, bin yılda, Fransa’nın toprağı yarattı” derler. Türkçeyi de en az beş bin yılda bütün Türklerin yaşadığı Türk Coğrafyası yaratmıştır. Türkçede Orta Asya topraklarının hür ufuklarla çevrili bozkırlarından kopup gelen gür ve erkek ses, bozkır sesleri, İdil ırmağı’nın akışının , Nil nehrinin taşkınlığının, Tuna’nın, Meriç’in, Fırat ve Dicle’nin sesleri vardır. Karadeniz kıyılarının poyraz rüzgarları gibi canlı, çevik ve çabuk hareketlerinin sesleri, Adalar Denizi sahillerinin lodos rüzgarları, Zeybek musikisi, Efelerin diz vuruşlarının sesleri, Macaristan, Kosova (Koşu ovası)’sındaki atların nallarının sesleri  vardır. Bu Itri Şiiri’nde dile getirilmiştir. Orhun ırmağının akışından Baykal, Balkaş, Aral, Hazar, Van, Eğirdir göllerinin Akdeniz, Karadeniz, Adalar Denizi ve Marmara’nın dalgalarının seslerinden izler vardır. …  

Ünsüzler, ses yolunda çarpma, sürtünme, kapanma, patlama sonucunda meydana geldiklerinden ünlüler kadar güzel olmayan, sürekli çıkarılamayan, kullanılışları ancak ünlülerle olabilen, dilin pek de kabiliyetli olmayan sesleridir. Ünlüler ise, ses yolunda hiçbir engele uğramadan çıkan, sürekli söylenebilen, ses yolunda zorlanmadan açık yolda çıkan, dilin kabiliyetli, kullanılışları kolay, sedalı, güzel seslerdir. Ünlüler, dilin tabii,  musikili sesleridir.

Türkçe ünlü sesler bakımından çok zengindir. Türkçe, ünlülere dayalı bir musiki dilidir. Dilimizde bulunan 8 ünlü, yani ünlü bakımından zenginlik,  dünyanın hiçbir dilinde yoktur. Uzun a ve kapalı e’yi de eklediğimizde ünlü sayımız 10 tane olmaktadır. Bunlardan uzun a Türkçenin Batı Türklük sahalarında kazandığı bir ünlüdür, sanki Türk yurtlarının uzunluğu ve genişliğinin dilimizdeki  yansımasıdır. Uzun hece de aynı şekilde Türk fonetiğinin zenginliklerindendir. Dünyanın tanınmış dillerinde ünlü sayısı 3-4’ü geçmezken, Türkçede bu kadar çok ünlü bulunması Türkçenin musiki gücünü göstermektedir.  

Akşam oldu, yine bastı kaareler,

Gitme yârim seni arslan pâreler

Salanikos>Selânik, Cebe Ali>Cibâli,  Bektâşî, kurşûnî.

Özellikle Arapça ve Farsçadan alıntı kelimelerde görülen bu uzun a aruz vezni yoluyla da Türkçeye girmiş durumdadır.

Türkçede ünlülerin kök fiil olma ve belirli kavramları yüklenme anlamlarının yanı sıra ( a- : ayrılmak, u-: muktedir olmak, i-: bağlanmak, o-: toplanmak gibi)[2] konsonların vokallerden fazla görev yüklendiğini belirten farklı görüşler Türkçenin seslerinin ne kadar çok işlendiğinin bir kanıtıdır.[3]

Dilimizde bunan kalınlık-incelik uyumu, düzlük-yuvarlaklık uyumu, ünlü-ünsüz uyumu, ünsüz-ünsüz uyumu gibi ses uyumları dünyanın hiçbir dilinde yoktur. Bu musiki zenginliği “Türkçenin Çin Seddi’nden Viyana’ya kadar uzanan geniş alandaki bütün güzel sesleri içine almış bir dil olduğunu” bize göstermektedir. Prof. Dr. Muharrem Ergin, bir yazısında “Vasfi Rızayı Zobu’yu dinleyen Lavrens Olivye’nin  “hayatımda bu kadar güzel musiki dinlemedim” diye Türkçenin musikisine hayran kaldığını anlatır.[4]  

Türkçede her ses tek harfle gösterilir. Birleşik sesler, çift sesler yoktur. Rusçadaki sç, ts, Arapçadaki ‘ayın, sesi gibi zor söylenen, hançereyi zorlayan sesler yoktur.

 Hece vezni, aruz vezni, her ikisi de Türkçenin ses güzelliğini artırmıştır.   

 Has unumla öz suyumla kardığım      Yarın ki bir melhâme-i kübrâda

Teknelerden taşmaya hazır mısın ?     Ey Sakarya coşmaya hazır mısın ?

Som yürekler ateşiyle yakılan        Elin olsun yerin alt katı sen

Fırın kızdı pişmeye hazır mısın ?      Arşa doğru uçmaya hazır mısın ?

Işıdı gün yol göründü menzile

Benli bozum koşmaya hazır mısın ?                             

Niyazi Yıldırım GENÇOSMANOĞLU


[1] ERGİN, Muharrem, Türkçede Millet Felsefesi, Kubbealtı Akademi Mecmuası, Ocak 1986, S. 1, s. 53-61

[2] HACIEMİNOĞLU, Necmettin, Türkçede Kök Fiiller, Türkçede Kelime Aileleri

[3]  GEMALMAZ, Efrasiyap,  nazal ses. En fazla enerjiden en az enerjiye gidiş.   “Konsonlar esastır. Vokaller     onlara yardımcıdır. Göktürkçede bile vokaller yazılmamıştır. Konsonlara vokallerden fazla görev yüklenmiştir.  Türkçede k+v (konson+vokal) yükselen hecedir.” 

[4] ERGİN, Muharrem, age.,  s. 64-65

Devam Edecek

 

 

SU GİBİ AK”

 

Bu bir Çin atasözüdür.

Atasözleri milletlerin karakterlerini yansıtırlar. “Durub-u emsal ki hikmetü’l avamdır, lisanından sadır olduğu milletin mahiyet-i efkârına delalet eder.”[1]

Çinli, çocuğuna hayatta istediğini elde edebilmek için su gibi her türlü kalıba gir diye öğüt verirken Türk çocuğuna kıran olsa da kırıl, fakat büküleyim deme sakın diye öğüt vermektedir.

Kıpırdayan her şeyi yiyen, dayanılmaz işkenceleriyle ün salmış Çinli ile yediği besinlerde seçici olan ve kimseye eziyet etmemiş Türk arasında büyük fark vardır. Çinliler ile Türkler biyolojik, sosyal ve ruhi ihtiyaçlarını farklı şekilde karşıladıkları için ayrı birer millet olmuşlardır.

Çinli kendisinden olmayanlara, kuzeyde hür yaşayanlara, atlı-bozkır kültürüne sahip olanlara Türklere barbar demiş, aynı anlayış Çinlinin benzeri durumunda olan eski Grek ve eski Roma anlayışında da devam etmiştir. Bugün de devam etmektedir.

Çinli bugünkü Batı dünyası gibi emperyalisttir, en çok sevdiği yaşama tarzı başkalarının sırtından geçinmektir. Bugünkü Avrupa-Amerika kültür ve medeniyeti, Amerika kıtasının asıl sahipleri olan Kızılderililerin, Aztek ve Mayaların zenginliklerinin sömürülmesiyle ve siyah Afrika’nın halklarının köle ticareti sonunda kırbaçla zorla çalıştırılmaları ile ortaya çıkmış bir hırsızlık ve gözyaşı düzenidir.  Çin de Doğu’da kendi etki alanındaki insan topluluklarını benzer yöntemlerle ortadan kaldırmak istemiştir.

Dil’in emperyalizmin en büyük silahı olduğunu bilen Çin’in, bu silahı en etkili şekilde Türklere kullanmak istediğini kendi tarihlerindeki şu satırlardan öğreniyoruz:

“Kuzeydeki barbarlara ipeği verin, ipek onları ehlileştirip yumuşatacaktır. Kızlarınızı verin, akrabalık edinin, bu sayede önce orada size yakın dostlar edineceksiniz. Üreyin, onlardan olan çocuklara dilinizi öğretin ki onlar kuzeyde sizin gibi konuşan, sizin gibi düşünen insanlar olsunlar, Onları tüketmenin tek yolu birbirlerini anlamaktan uzaklaştırmaktır.”[2]

Her ne sebeple olursa olsun, kendi diline ihanet eden, kendi dilini ihmal eden, milletler, önce dilini, dilini kaybettikçe kimliğini, sonra da toprak bütünlüğünü; sonunda dahası varlıklarını kaybederler.  [3]

Silah zoruyla yok edilemeyen milletler, dil ve kültür istilalarıyla ortadan kaldırılmaktadır.

Bu gün ata yurdumuz Doğu Türkistan’ı, “Esir Türkistan” hâline getirip tarihten, yeryüzünden silmek isteyen bu Çinli karakterini atamız Bilge Kağan Orhun Anıtları’nda en veciz şekilde tespit edip ve kendisinden sonra gelen Türk nesillerine ders almaları gerektiğini bildirerek taşların üzerine kazıyarak duyurmuştu:

“Tabġaç budun sabı süçig aġısı yımşak ermiş” (Çin milletinin sözü tatlı, ipeklisi yumşak imiş.); “Süçig sabın yımşak aġın arıp ırak budunuġ ança yaġutır ermiş.” (Tatlı sözle  yumşak ipekliyle kandırıp uzak kavimleri yaklaştırırmış.); “Yaġuru kondukta kirse anyıġ bilig öyür ermiş.” (Yakına kondurduktan sonra kötü bilgiyio zaman düşünürmüş.) ; “Edgü bilge kişi edgü alp kişi yorıtmaz ermiş.” (Çok bilge kişiyi, çok yiğit kişiyi yürütmezmiş, yaşatmazmış); “Bir kişi yañılsar oguşu, bodunı bişükiñe tegi kıdmaz ermiş.”[4] (Bir kişi yanılsa kabilesine, milletine, evine eşiğine varıncaya kadar herhangi bir had hudut tanımadan herkesi öldürürmüş.)[5]

Doğu Türkistan’ımızın işi çok zor. Doğu Türkistan’da atom denemeleri yapan, her gün yüzlerce Çinliyi Doğu Türkistan’a yerleştiren, Uygur Türkü kardeşlerimizin ana baba olmalarına engel olarak zorla doğum kontrolü yapan  ve su gibi akan yöntemlerle Uygur Türklerini yok etmeye çalışan Çin yönetiminin bu tutumu, Dünya Birleşmiş Milletler Teşkilatı’na neden götürülmez? Doğu Türkistan Davasını Birleşmiş Milletler Teşkilatı’na  götüremeyen  bütün Türkler suçludurlar.

[1] İbrahim Şinasi Efendi, Tanzimat  Edebiyatının kurucularından

[2] Av. Talat Göktürk, Emperyalizmin Görünmeyen Silahı Dil (Prof. Dr. İ. Kafesoğlu, İ. Ü. Umumi Türk Tarihi Ders Notları, Çin Yıllığı 581-618 dönemi), Türk Yolu dergisi,

[3] ----- agm.

[4] KT, G, 6=BK, K, 4 satır

[5] Ahmet B. Ercilasun, Makaleler, Akçağ yay. Ankara 2007,  s.11

ATATÜRK VE BÜTÜN TÜRKLÜK  

Türk İstiklâl Harbi’nin muzaffer komutanı, yurdumuzun kurtarıcısı ve Cumhuriyetimizin kurucusu olarak her vatansever Türkün gönlünde ebediyen yaşayacak olan büyük Atatürk’ün “millî ülküler” ve “Dış Türkler” ile ilgili görüş ve düşünceleri, bugünkü kültür ve devlet politikamıza yön verecek niteliktedir.

  Atatürk, Cumhuriyetimizin kuruluşunun 10. yıldönümünde “Ne Mutlu Türk’üm Diyene!” diye göğsü yırtılırcasına haykırırken bütün Türk milletine tarihî görevine uygun olarak büyük ülküsünü yeniden hatırlatıyor, istiklâl ve millî devlet kavramları üzerine kurulmuş[1] Türkiye Cumhuriyeti’nin millî ülküler ve dış Türklerle ilgili tavır ve politikasının nasıl olması gerektiğini, şu sözleriyle açıklıyordu:

“Elbette bir milletin ülküsü olacaktır. Ama bu ülkü devlet tarafından açıklanmaz. Millet tarafından yaşanır. Nasıl bakarken gözlerimizin farkında değilsek, ama bizim görmemizi onlar sağlıyorsa, ülkü de bütün davranışlarımızda farkında olmadan yaşar ve bizim davranışlarımıza yön verir. Hareketlerimiz olduğu gibi, düşüncelerimiz de onun etkisi altındadır.”[2]

Atatürk’ün burada kastettiği ülkü, “Bütün Türklük” ülküsüdür.         Bu ülkü Türkiye’nin de içinde bulunduğu 200 milyonluk Türk dünyasını kalkındırmak demektir. Yıllarca birbirinden ayrı kalmış Türk toplulukları arasında tarihî ve kültürel bağları bilimsel yöntemlerle ortaya çıkarmak, sağlamlaştırmak demektir. Bu ülkü, bütün Türklerin her tarafta aynı tehlikelere maruz kaldığını ve selamete ulaşmak için her şeyden önce nefis müdafaasının gerekli kıldığı kutsal gaye ve davranış birliğini bütün Türk dünyasında kurmak, bütün Türk dünyasını bir bütün olarak düşünüp korumak ve yüceltmek demektir.[3]

Atatürk, Türkiye dışındaki Türk kavimleriyle ve Türkiye Türkçesinin dışındaki Türk lehçeleriyle Tarih ve dil köprüleri kurulması gerektiğini “onlar bize gelemez, biz onlara gitmeliyiz” sözleriyle açıklıyordu.

Atatürk, bir konuşmasında Türkiye ve çevresinin haritasını göstererek şunları söylemiştir:

“O haritada Türkiye’nin üstüne abanmış bir blok var. İşte o ağırlık benim omuzlarımın üstündedir. Omuzlarımın üstünde olduğu içindir ki ben konuşmam, konuşamam. Düşün bir kere Osmanlı İmparatorluğu ne oldu? Avusturya-Macaristan İmparatorluğu ne oldu? Dünyayı titreten Almanya’dan ne kaldı? Demek oluyor ki hiçbir şey sür git değildir. Bugün ölümsüz gibi görünen nice güçlerden ileride belki pek az şey kalacaktır. Devletler ve milletler bunun idrakinde olmalıdır.” [4]

Atatürk, Türk Dili Tetkik Cemiyetini (Türk Dil Kurumu) ve Türk Tarihi Tetkik Cemiyetini (Türk Tarih Kurumu) kurarak Türkiye’yi Türklük Biliminin (Türkoloji) merkezi yapmak istiyor ve Türkiye dışındaki Türk devlet ve boyları ile tarih ve dil köprüleri kurmak “milletin söylenmeyen ülküsünü” yani “bütün Türklük” fikrini gerçekleştirmek istiyordu:

“Bugün Sovyet Rusya dostumuzdur, müttefikimizdir. Bu dostluğa ihtiyacımız vardır. Fakat yarın ne olacağını kimse kestiremez. Tıpkı Osmanlı İmparatorluğu gibi parçalanabilir. Bugün elinde sımsıkı tuttuğu milletler, avuçlarından kaçabilir. Dünya yeni bir dengeye ulaşır. O zaman Türkiye ne yapacağını bilmelidir. Bizim bu dostumuz, komşumuz idaresinde dil bir, inanç bir öz kardeşlerimiz vardır. Onları arkalamaya hazır olmalıyız. Hazır olmak yalnız o günü susup beklemek değildir. Hazırlanmak lazımdır. Milletler buna nasıl hazırlanır? Manevi köprüleri sağlam tutarak… Dil bir köprüdür, inanç bir köprüdür, tarih bir köprüdür.”

1926’da Baku’de toplanan I. Türkoloji Kurultayı’na[5] Türkiye’den Hüseyinzâde Ali ve Fuat Köprülü katılmış, burada bütün Türk topluluklarının Lâtin harflerine dayanan bir alfabe kullanmalarına karar verilmiş ve Türk Dünyasında Ortak Bir Yazı Dili’nin kullanılmasının temeli o zaman atılmıştı.[6] 1928 harf inkılâbıyla Türkiye ile bütün Türk boylarının aynı alfabeyi kullanmaları konusunda bir anlayış birliğine varılmıştır. Bütün Türk dünyasında aynı çalışmalar, yani “ortak Türk alfabesi” ve “ortak yazı dili” 60 yıl sonra bugün yeniden gündemdedir. Atatürk devamla:

“Bugün bu kitlelerden dil bakımından, gelenek, görenek, tarih bakımından kopmuş, ayrılmış ve çok uzaklara düşmüşüz. Türkçemiz bile Batı Türkçesi. Demek ki bir de “Doğu Türkçesi” var. Bizim kullandığımız dil mi doğru, onların kullandıkları mı? Bunun hesabını yapmakta fayda yoktur. Onların bize yaklaşmasını bekleyemeyiz. Bizim onlara yaklaşmamız gerekli. Tarih bağı kurmamız lazım. Folklor bağı kurmamız lazım. Türkoloji alanında merhaleler aç