|







 |
Ayın Makalesi
Mustafa
Bekaroğlu
Bilge
Kağan'dan Bu Güne
Türk; tarihin bütün devirlerine damgasını vurabilen nadir milletlerdendir.
Öyle ki seksen bin yıllık bir tarihten bahsedilmektedir. Bu insan oğlunun
hafızasının çok gerilerinde kalan olayların konu edildiği bir tarih
bilincidir ki, muhtevası itibarı ile başka bir örneği de yoktur. Türk;
tarihin şekillendiği bütün coğrafyaların değişmeyen tek karakteridir. Tabiri
caizse baş aktörüdür. İnsanoğlunun geçmişine ışık tutan bütün arkeolojik
çalışmalarda karşılaşılan bir Türk unsuru mutlaka mevcuttur. Bu açıdan
denilebilir ki Türk tarihine bakılmadan, insanlık tarihi anlaşılamaz.
Bu temel bilgileri verdikten sonra, Göktürklerden bahsetmek istiyorum. Büyük
Göktürk Devleti çok görkemli bir devir sonrasında yönetenler ve
yönetilenlerinin fahiş hataları sonucu; Çin esaretine girmiştir. Elli yıllık
bu dönem Türk milletinin tarihindeki en uzun esaret yıllarıdır. Pekin’de
isyan ederek esaret zincirini kıran İlteriş ya da Kutluk Kağan yeniden
Göktürkleri çok daha güçlü bir devlet olarak tarih sahnesine çıkarmıştır.
İkinci Göktürkler, geçmişin hatalarını öylesine iyi etüt etmişlerdir ki,
adeta bir ders niteliği arz eden ve Türk milletinin, bir daha esaret altına
girmemesi için nasıl hareket etmesi gerektiğini vasiyet eden kitabeler
bırakarak, bugüne ışık tutmuşlardır. O gün; Çin esareti altına giren Türk,
hangi hataları yapmışsa, bugün de Hıristiyan batı karşısında, aynı yanlışlar
tekrarlanmaktadır. O gün Çin (Tabgaç) Türkleri boyunduruk altına alıp, tarih
sahnesinden silmek isterken, hangi yöntemleri ve araçları kulanmışsa, bugün
de Hıristiyan Batı aynı yolu izlemektedir. Ne yazık ki Türk milleti
karşısında duran ibret alınacak, atalarının, nasihat niteliği taşıyan
vasiyetine rağmen, aynı tuzağa bir daha düşmektedir. Bu durum, tarihinden
ders alamamak gafleti ve dalaletidir ki; vahim olan da bu dur. Bugün Türk
milleti AB, ABD ve IMF kapısında beyhude yere beklerken, okyanus ötesinden
ve Bürüksel’den verilen direktiflerle yönetilirken, kendi gelenek kültür ve
dinini bırakarak, başkalarının sapıklıklarını taklit ederken, atalarının Çin
karşısında düştüğü hataların aynısını tekrar etmektedir. Bu fahiş hataların
neler olduğu ve bugün yapılanlarla nasıl benzerlikler gösterdiği Bilge Kağan
Kitabesi’ne bakıldığında daha iyi anlaşılmaktadır. Ulu hakan atam Bilge
Kağan şöyle nasihat ediyor bizlere;
“Üstte mavi gök, altta yağız yer yaratıldığında, ikisi arasında
insanoğulları yaratılmıştır. İnsanoğulları üzerine atam Bumin Kağan, İstemi
Kağan oturmuş da, oturarak Türk milletinin töresini tutmuş, düzenlemiştir.
Milleti besleyeyim diye, çıplak olanı giydireyim diye, az olanı çoğaltayım
diye, yoksul olanı zengin kılayım diye, haksızlığı gidereyim diye çalışmış.
Az zamanda Türk milleti bay olmuş, bey olmuş. Güçlülere baş eğdirmiştir. Çin
(Tabgaç) halkı, hilekar ve sahtekar olduğu için aldatıcı olduğu için, küçük
kardeşi büyük kardeşe düşürmüş. (Araya nifak sokarak, Türk halkını birbirine
düşürerek, bölmüş ve birlik olmayı ortadan kaldırmıştır). Boyların arasını
açmış ve bundan dolayı Türk milleti devletini yitirmiştir. Çin halkının sözü
tatlı, ipek kumaşı yumuşak imiş. Tatlı sözle, yumuşak ipek kumaşla
aldatarak, uzak milleti öylece yaklaştırmış. (Çinlilerin tatlı sözüne ve
süslü kadınlarının cilvesine, ipek kumaştan yapılmış giysisine kanan Türk
milleti, kendisine çok ters olan, uzak olduğu bir kültürle tanışarak asimile
olmaya başlamış). Böylece yaklaştırıp konduktan sonra kötü şeyleri o zaman
düşünürmüş. Orada kötü kişi (Çinli) şöyle öğretiyormuş “uzak kişi kötü mal
verir, yakın kişi iyi mal verir.” Bilgisi az kişiler (cahil) o sözle
inandırılıp (kandırılıp) yakınlaştırıldılar. Çok insan öldü. Öldün... Onlara
inanırsan Türk milleti öleceksin. Seni malla kandırmak isteyenlere kanma.
(Seni demokrasi, insan hakları, medeniyet, küresellik, sivil toplum
kuruluşları, AB, eşitlik, insanca yaşama gibi kavramlarla kandıranlara
inanırsan sonun köle olmaktır, yok olmaktır). Türk milleti, töresini,
devletini yitirmiş başkalarının yönetimi altına girmiş, erkekleri köle,
kızları Çinli’ye cariye olmuştur. Türk beyleri Türkçe adlar yerine, Çince
isimler aldılar. Çin kağanına itaat ettiler... (Türk kimliği yerine,
Türkiyeli olmayı tercih ettiler. Türk isimlerini bırakıp Avrupalı isimler
aldılar. Nikah ve aile kavramı yerine, düzeyli beraberlikleri benimsediler.
Kendilerine yeter olmalarına rağmen, gel ey Avrupalı beni Hıristiyan
birliğine alarak istediğin gibi yönet dediler. Ülke zenginliklerini
yabancılara peşkeş çektiler. Geleneksel köylülük, tarım ve hayvancılığı terk
edip büyük kentlere göç ettiler, ideallerini yitirdiler. Kimlik ve onurları
dumura uğratıldı. Kendi kültürleri, ortak tarihleri, edipleri, ozanları,
erenleri, türküleri dururken, batının yabancı sapıklık içeren kültür ve
inanışlarını baş tacı yaptılar. Hatta içlerinden bir grup, diyalog adı
altında; tevhid inancından vazgeçip, semaviyet maskeli teslis inancını
benimsemeye başladı. Batı hayranlığı ile köklerinden kopup, köle ve cariye
olma yoluna girdiler. Homoseksüelliği bile medeniyetin gereği olarak
benimsediler. Kendi milli ekonomi modelleri dururken, borç alıp faizin
faizini ödemeyi marifet saydılar. Bağımsızlıklarını ucu açık köleliğe giden
yol olan, AB’ye feda ettiler. Elbette ki Hıristiyan Batının kölesi
olacaklardır. Başka ne bekliyorlar ki).
Bu kötü zaman tam elli yıl sürdü. Bir karanlık, yağmurlu gecede; Atam Kağan
İlteriş ve anam İlbilge, onyedi eri yanlarına alarak ayaklandılar. Onları
duyanlar toplanmışlar ve yetmiş er olmuşlar. Tanrı güç verdiği için Atam
Kağanın erleri kurt gibi, düşmanları koyun gibi olmuşlar. Doğudan ve dahi
batıdan asker toplayıp yedi yüz er olmuşlar. Yedi yüz er; devletsiz,
yönetimsiz milleti, kul olmuş cariye olmuş milleti, Türk töresini bırakmış
milleti, Yüce Allah’ın verdiği izinle, atalarının töresince yeniden
diriltti. Yetiştirdi. Tanrının yardımı ile, dizlilere diz çöktürüldü. Baş
eğdiklerimizin, başı eğdirildi. Türk milleti yeniden güç buldu. Aç olanı
doydu. Azı çoğaldı. Çıplak olanı giydirildi. Yoksul iken bey oldu. Türk
milleti bütün acuna bey oldu. İstenildi, savaşıldı ve oldu.
Ey Türk bu sözüme kulak ver. “Üstte mavi gök, altta zorlu kara toprak (yer)
yarılmadıkça (kıyamet kopmadıkça) Töreni, elini obanı, dirliğini, birliğini
kim bozabilir. Öyleyse sen, sen ol. Kendine gel, kendin ol.”
Atam Bilge Kağan’ın söyledikleri ortada. Bugünkü yönetenler ve şakşakçı
zevat-ı kebirin dalkavuklukları da ortada. Adım adım kucağına koştuğumuz
Hıristiyan batı bütün yalan ve aldatması ile ortada. O zaman soruyorum:
Türkiye’yi yönetenler acaba nereye koşuyorlar?
|
|