|
TÜRKLER’İN GİYİM KUŞAM'I
ÜZERİNE-2
Görüldüğü üzere, Türklerin kurt ve geyik figürlerini
süs olarak kullanmaları “kutsal ata” inancına dayanmaktadır.
Göçebeliği terk eden ve yerleşik hayata geçen
Uygurlarda ve daha sonra İslâmiyet'i kabul eden Türk topluluklarında
kullanılan süs eşyalarının (kemerler, tokalar, başlıklar vb.) süs unsurları
değişmiş, hayvan figürlü plakalar yerlerini bitki veya koç boynuzu motifli
plakalara bırakmıştır. Fakat, eski hayvan üslubu geleneği başka sanat
kollarında devam etmiştir.5
Daha sonraları koç ve koyunun yalnız başlarını ifade
eden vb. “damgalanmış şekiller”in çeşitli Türk boylarının halı, kilim,
cicim, sili, heybe, torba, yün çorap gibi etnoğrafik malzemeleri üzerinde
yaşaması Hun Türklerinden günümüze uzanan bir sanat anlayışının izleridir. 6
Hun Türk sanatında, hayvan üslubunun yanında,
bitkilerin de süs olarak kullanıldığı görülür.
Pazırık halısı üzerinde, zemine dokunmuş, çapraz çiçeklerle ve yapraklarla
süslü “Hun gülü” (kare gül) motifi, yüzyıllarca, Türk halı sanatında devam
etmiş, Selçuklu ve Türkmenlerde “sekizgen gül” motifine dönüşmüştür.
Kırgız Türklerinin yapraklarla süslü “çapraz çiçek”i (çagal
gül); Beşir Türkmenlerinin çapraz yapraklı “eşkenar dörtgen gül”ü; Kırgız ve
Kara kalpak Türklerinin “sekizgen gül”ü; Teke Türkmenlerinin “madalyon gül”ü
ve çapraz yapraklı yıldız biçimindeki çiçek nakışı “Neben gül”ü, yüzyıllar
sonra bile pazırık halısının çapraz çiçek ve yapraklarla süslü nakışı ile
büyük benzerlik göstermektedir. Bu motif, geleneksel nakış anlayışının
geometrik bir biçimde devam ettiğinin en önemli örneğidir. Bu motife, daha
sonraları “koç boynuzu” motifi eklenmiş, böylece hayvan-bitki üslûpları iç
içe girmiştir.
Onüç-ondört yüzyıl Orta Asya'da çeşitli devletler
kuran Uygurlar,Manihaizm, Budizm ve Brahmanizm gibi dinleri kabul etmişler,
kitap yazma ve süsleme sanatlarının yanında,Turfan,Tarım, Kansu, Kaşgar,
Beşbalık, Miran,Hoço ve Kızıl gibi şehirlerde yaptıkları mabetlerin
duvarlarını fresk (duvar resmi)lerle süslemişlerdir. Bu
fresklerde,Uygurların giyim-kuşamı, kullandıkları eşyalar, musikî aletleri
ve günlük hayattan kesitler canlı olarak yer almaktadır.7
İslâmiyet'ten önce Budizm'i kabul eden Uygurların
kitap ve duvar süslemelerinde,Çin ve Hint sanatının tesiri görülmekle
birlikte,çeşitli Çin şehirlerine yerleşen Uygur sanatçıları aracılığı ile
Çin süsleme sanatına tesir ettikleri bilinmektedir.8
Bütün dünya insanları,yaşadıkları coğrafi bölgede
değişik kıyafetler giymişlerdir. Mesela, kutuplarda yaşayan Eskimolar ile
Sibirya (=Sabir ülkesi)'da yaşayan YAKUT TÜRKLERİ ve öteki kavimler, -60
derece soğuktan korunabilmek için işlenmiş hayvan postları giymektedirler.
Bunun karşısında,Afrika'nın çok sıcak ikliminde yaşayan Berberi,Tuvarek ve
zenciler hafif ve ince kumaşlarla örtünmektedirler. Hatta,pek çok Afrika
ülkesinde “yarı çıplak” gezilmektedir.
Yapılan araştırmalara göre,Hun kurganlarında bulunan
“Altın Elbiseli Adam” ile başka kişilerin “giysi”leri sanat tarihçileri ile
etnologlar için devamlı malzeme olmuştur. Özellikle,Orhun-Yenisey havzası ve
Ötüken vadisinde bulunan “Balbal”lar da bize bu konuda fikir vermektedirler.
TURFAN,HOÇO ve BİNBUDA MAĞARALARI'nda bulunan eski Uygur Türklerinin
hayatlarıyla ilgili duvar resimleri ve minyatürler çok zengindir.
Bu,resimlerde,başlıktan,
çizmeye(başlık,gömlek,şalvar,kuşak,çorap,çizme/hedik…vb.)ve küpe,
kolye,yüzük ve bilezik gibi süs malzemesine kadar pek çok materyal
açık-seçik görülmektedir.
5-Diyarbekirli, Nejat, Hun Sanatı, s. 123.
6-bkz. Gülensoy, Tuncer, Orhun'dan Anadolu'ya Türk Damgaları, İstanbu 1989.
TDAV yay.
7-Bu konuda geniş bilgi için bkz. B. Ögel, Türk Kültür Tarihine Giriş I-IX.,
Ankara 1978-1987. (İkinci baskıları: 1991-1992).
ESİN,Emel;Antecedents and development of Budist and Manıchean Turkişh art ın
eastern Turkistan and Kansu (THE HANDBOOK OF TURKİŞH CULTURE Supplement to
volume II,section of the history of art)İstanbul 1967_Milli Eğitim Bakanlığı
Basımevi.
TÜRKLERDE YÜZYILLAR BOYUNCA KULLANILAN
RENKLER-1
Nejat Diyarbekirli,
“Hun Sanatı” adlı eserinde, ilk Türk halısından şöyle bahsetmektedir:
“Leningrad, Hermitaj müzesinde sergilenmiş bulunan, dünyanın en eski Türk
halısının zemini kırmızı renkte olup merkezdeki kareler içinde görülen çiçek
nakışları ise sarıdır. Bu çiçeklerde koyu kahverengi lekeler ve ince
lâcivert damarlar görülür. Dişi geyiklerin sürü halinde birbirini
izledikleri geniş su, çok açık mavi grimtrak renkte de yapılmıştır, geyik
gövdeleri ise kırmızı renkte olup, üzerine sarı lekeler işlenmiştir.
Boynuzlar, gözler, vücuttaki nal ve virgül biçiminde motifler, kuyruk ve
tırnak hepsi sarı renktedir...
Kırmızı renkte yapılmış
grifonlar sarı fon üzerinde gösterilmiştir. Boynu kanat tüyleri koyu
lâcivert ve beyaz renklerle belirtilmiştir... Atların hepsi kuvvetli ve
oturaklı hayvanlardır ve açık grimsi, mavimsi bir renkte dokunmuştur.
Atlılar şematik şekilde
tasvir edilmişler; yürüyenler atlarının sol tarafında ilerlemekte sağ elleri
yularla beraber atın halısının üzerinde bulunmaktadır. Pantolonları dar ve
pışıktır, başlıkları portakal renginde, yüzler beyaz, eller sarı, elbise
kırmızı ve beyaz bantlı ve arada lâcivert çizgiler görülmektedir.”1
“Pazırık'ta bulunmuş
Altay Hun eserlerinden sonra, halı sanatının en önemli örnekleri, M.S. I ilâ
III üncü yüzyıllara ait halı parçalarıdır. Bunlar Sir Aurel Stein’in Doğu
Türkistan'da İpek yolu üzerinde bulunan Turfan bölgesinde yaptığı
araştırmalardan sonra ortaya çıkmıştı. Bunların büyük bir kısmı saf yünden
olup, Türk ilme tekniği ile nispeten kabaca dokunmuş halılardır. Geometrik
şekil ve çizgileri ve insan şaşırtacak zenginlikteki renkleriyle bugünün
Kırgız ve Kazak halılarını andırmaktadır.”
“Etrafı çevreleyen her şeyde kadın eliyle dokunmuş örnekler hakimdir.
Fevkalade dokunmuş halılar, zengin nakışlarla bezenmiş keçeler yeri ve
duvarları kaplarlar. Bunlar göçebe çadırlarının eskiden beri alışılmış
konforu ve süsünü meydana getirirler: Türk boyları, çadırlarını büyüleyici
nakışlarla bezenmiş rengârenk keçelerle ve büyük incelikle dokunmuş nefîs
halılar ve kilimlerle döşerlerdi. Dokunan bu el sanatları arasında göze
çarpanlar çadır duvarlarına asılmış veya yere konan malzeme heybesi ve
çuvalları büyük deve heybeleri ve at heybeleri...”
Bugün hala Anadolu'nun
bir çok köyünde ve köşelerinde rastlayacağımız “çeyiz hazırlığı anlayışı”,
Hun Türklerinden beri devam edegelen bir gelenekten başka bir şey değildir.
İnce bir zevkle dokunmuş halıları, kilimleri, cicimleri ve keçeleri üzerinde
yedi dağın rengini ve yedi iklimin sırrını ayna gibi aksettirmişlerdi.
Nakışlı hasır yaygıları cıvıl cıvıl konuşur, yemek yedikleri kaşığa nakış
vurmadan kullanmazlardı. Çadırın içinde ve dışında bir çok köşeyi kaplayan
rengârenk tasvirlerle süslü keçeler, mekana bir bahar havası getirirdi.”
Yukarıdaki ifâdeler,
binlerce yıl önce yapılmış ve kullanılmış Hun Türklerinin bugüne ulaşabilen
etnolojik ve etnografik malzemelerine dayanmaktadır. Anlaşıldığına göre,
Türkler:
a) Kırmızı,
b) Sarı,
c) Koyu kahverengi,
d) Lacivert,
e) Çok açık mavi grimtrak; açık grimsi; mavimsi,
f) Portakal rengi,
g) Beyaz
renkleri daha çok
kullanmışlardır.Eski Türk işlemelerindeki motifler görünüşlerine uygun
renklerle dengeli bir kaynaşma içindedir. Halıyı, kilimi, cicimi dokuyan, el
işi işlemeyi işleyen sanatçı dilediği rengi büyük bir ustalıkla dilediği
yerde kullanmıştır.
Renkleri kullanmada
anlam bakımından hür olmakla beraber, kendilerince uyumu oluşturmada bazı
kuralları benimsedikleri görülür: Renkler gruplara ayrılmış, sıcak ve soğuk
renkler etkilerine göre önem kazanmışlardır.
TÜRK TEZHİP (KİTAP SÜSLEME) SANATI-1
Bilindiği üzere, tezhib (tezhib) Arapça bir kelime
olup, “zeheb” kökünden türemiştir. Sözlük anlamı “altın sürme, yaldızla
süsleme”dir.1 Ancak, bu terim, yalnız toprak ve guaş boyalarla yapılan ve
altın yaldız kullanılan kitap süsleme sanatı için kullanılmış olup, kitap
süsleme sanatlarından “minyatür”2 ile eş anlamlı değildir. Her iki süsleme
sanatının konusu ve tekniği birbirinden farklıdır.
Tezhip, eski el yazması kitapların ve yazı
levhalarının, sayfa kenarları ile başlık aralarını çeşitli renkte boyalar ve
altın yaldızla, Rûmî ve lâle, karanfil, sünbül vb. çiçek motifleriyle
süsleme işi olup, tezhip yapan sanatçıya da “müzehhib” adı verilir. Tezhip
sanatı günümüze kadar, genel olarak, kitap süsleme sanatı olarak kabul
edilmiş, bu sanatın mimarî, çini, taş oymacılığı, ağaç oymacılığı gibi öteki
sanat kollarına tesiri üzerinde pek durulmamıştır.
Kâğıdın icadı ile, Orta Asya'da Türklerde de başlayan kitap yazıcılığı ile
tezhip, minyatür, hat ve cilt kitapla ilgili öteki sanat dalları da
doğmuştur. Orta Asya'da Turfan, Hoço ve Bin Buda Mağaraları bölgelerinde
yaptıkları kazı ve araştırmalarıyla tanınan Albert von Le Coq, Aurel Stein
ve Grünvedel gibi batılı bilim adamları, ilk Türk tezhibli yazmalarının M.S.
VII-VIII. Yüzyıllarda Uygurlar tarafından gerçekleştirildiğini ortaya
çıkarmışlardır. Tarihi bilgilerimize göre Uygurlar, yerleşik hayata geçen
ilk Türk kavmi olup, yalnız kitap yazma ve süsleme sanatlarında değil, öteki
bütün sanat kollarında da faliyet göstermişlerdir.
Bugün Almanya'da, önceleri “Türkische Turfan-Texte”, daha sonra “Berliner
Turan-Texte” adı ile anılan yazmalar ile Leningrad Ermitaj Müzesi ve Çin
Pekin Devlet Kütüphanesi'nde bulunan yazmalar Uygur Türklerinden kalmadır.3
Onüç-ondört yüzyıl Orta Asya'da çeşitli devletler kuran Uygurlar, Manihaizm,
Budizm ve Brahmanizm gibi dinleri kabul etmişler, kitap yazma ve süsleme
sanatlarının yanında, Turfan, Hoço ve Kızıl gibi şehirlerde yaptıkları
mabetlerin duvarlarını fresk (duvar resmi)lerle süslemişlerdir. Bu
fresklerde, Uygurların giyim-kuşamı, kullandıkları eşyalar, musikî aletleri
ve günlük hayattan kesitler canlı olarak yer almaktadır.4
İslâmiyetten önce Budizm'i kabul eden Uygurların kitap ve duvar
süslemelerinde, Çin ve Hint sanatının tesiri görülmekle birlikte, çeşitli
Çin şehirlerine yerleşen Uygur sanatçıları aracılığı ile Çin süsleme
sanatına tesir ettikleri bilinmektedir.
Celal Esat Arseven, tanınmış sanat tarihçisi Celement Huart'tan naklen,
İran'da ilk tezhibi yapanların Orta Asya'dan bu ülkeye göç eden Uygur asıllı
sanatçılar olduğunu kaydeder ki bu tesbit ilmi verilere göre isâbetlidir.5
Çünkü, bilindiği üzere, o zamana kadar İran'da Sasani, Suriye ve Mısır'da da
Bizans süsleme sanatı hâkimdi. İran'ın XIV. yüzyılda Moğollar tarafından
istilası ile, bu sahadaki süsleme unsurları oldukça değişmiş, Moğollar
arasında bulunan Uygur asıllı nakkaşlar İran süsleme sanatına hakim
olmuşlardır.
Kaynaklar
1-bkz. Türkçe Sözlük 2, Ankara 1988, s. 1468 b.
2-Minyatür (Fransızca/miniature): Çoğunlukla eski yazma kitaplarda görülen,
ışık, gölge ve oylum duygusu yansıtılmayan küçük, renkli resim sanatı (TS 2,
s. 1029 a).
3-Fazla bilgi için bkz.
a) Emel Esin, İslâmiyetten Önceki Türk Kültür Tarihi ve İslâma Giriş,
İstanbul 1978.
b) Oktay Aslanapa, “İslâmiyetten Önceki Türk Sanatı”, Türk Dünyası El
Kitabı, İkinci Cilt, Ankara 1992, s. 295-309.
4-Bu konuda geniş bilgi için bkz. B. Ögel, Türk Kültür Tarihine Giriş I-IX.,
Ankara 1978-1987. (İkinci baskıları: 1991-1992).
5-Arseven, Celal Esat, Türk Sanatı Tarihi, (Heykel oyma), s. 97.
TÜRK TEZHİP (KİTAP
SÜSLEME) SANATI-2
IX.yüzyılda Türklerin İslâmiyet'i kabul etmeleriyle
birlikte, başta Bağdat olmak üzere, Meraga, Herat, Buhara, Tebriz gibi ilim
ve sanat merkezlerine gelen Uygur tezhibcileri, buralarda Türk-İslâm tezhib
sanatının en parlak dönemini yaşatmışlardır. Bu şehirlerde, Büyük
Selçuklular himayesinde gelişen tezhib sanatı, Anadolu Selçukluları
zamanında Anadolu'ya geçmiş, Konya, Kubadabad ve İznik saraylarında
“nakışhâne”ler kurularak, sanatçılar korunup yetiştirilmişlerdir.
Selçuklulardan sonra, Osmanlılar zamanında da tezhib sanatına büyük önem
verilmiştir. Sultan II. Murat ve Fâtih Sultan Mehmet Zamanları, Osmanlı
sarayında müzehhiblerin korunduğu ve tezhib sanatında belirli üslûpların
ortaya çıktığı devirlerdir. Dr. Müjgan Cunbur tarafından hazırlanan (Alî:
Menâkıb-ı Hünerverân. Hattatların ve Kitap Sanatçılarının destanları)6 adlı
eserde, Fâtih devrinin özellikle bilim ve sanat faâliyetlerinde yoğun
olduğundan bahsedilir. Arseven, Yetkin ve Aslanapa gibi sanat
tarihçilerimiz, bu dönem tezhiblerini "Fâtih Devri Tezhibleri” olarak
tanımlarlar.7
Saray nakışhânesinde, Özbek asıllı Baba Nakkaş'ın başkanlığında hazırlanan
kompozisyonlar, kitap, çini ve ahşap süslemelerinde kendini gösterir. Bu
devrin en tanınmış nakkaş ve musavviri Sinan Bey'dir. II. Bayezıd devrinde,
Tebriz'den İstanbul'a gelen ve saraya nakkaşbaşı olan Veli Can ile Baba
Nakkaş (Şeyh Mustafa)da en tanınmış Türk müzehhiplerdendir. Yavuz Sultan
Selim zamanında, saray nakışhânesine Tebriz'den bazı sanatçıların
getirildiği ve çalıştırıldığını, bunlardan Tâceddin Girihbend ile Hüseyin
Bali'nin en tanınmış sanatçılar olduğun Celâl Esad Arseven kaydeder.
Kanunî devrinde Nakkaşbası Kara Memi, Kıncı Mahmud, İbrahim Çelebi, Galatalı
Mehmed Çelebi, Nigarî adı ile tanınan Reis Haydar, Sai ve Nakşî; III. Mehmed
devrinde Salimiyeli Raşid, Mustafa Çelebi, Abdullah Buharî, Levnî (asıl adı:
Abdülcelil) Osmanlı Türk tezhib sanatının ünlü müzehhib ve musavvir
sanatçılarıdır.8
Levnî'den sonra, Osmanlı Türk tezhib sanatında, Avrupa tesiri ile bazı
yenilikler görülmeye başlamış, bunun sonucunda klasik tezhib sanatının
çehresi değişmiştir. XVIII. yüzyılda da İstanbul'da ilk matbaanın
kurulmasıyla, kitap ve süsleme sanatlarında gözle görülür bir gerileme
başlamıştır. Nakışhâne geleneği Osmanlı sarayında XIX. yüzyıl sonuna kadar
devam etmiştir. Bu sebeple, usta-çırak ilişkisi içinde çok iyi yetişen
müzehhib, musavvir ve hat sanatçıları, öteki sanat kollarına göre daha çok
eserler vermiştir.
Kaynaklar:
6)Ankara 1982, s. 119.
7)a)Arseven, Celal Esat, Türk Sanatı Tarihi (Heykel oyma), s. 97.
b) Aslanapa, Oktay, “Tabriser Künstler am Hofe der Osmanischen Sultane in
Istanbul”, Anatolia III, Ankara 1958.
c) Yetkin, Şerare, Anadolu'da Türk Çini Sanatının Gelişmesi, İstanbul 1972,
s. 204-205.
8)Bu konuda yazılmış bazı önemli eserler şunlardır:
Aslanapa, Oktay, Osmanlılar Devrinde Kütahya Çinileri, İstanbul 1949.
________, Türk Sanatı, Selçuklu ve Osmanlı Halıları, Çini ve Minyatür Sanatı
(Çini-Keramik Bölümü) İstanbul 1961.
________, Anadolu'da Türk Çini ve Keramik Sanatı, İstanbul 1965.
________, “Antalya Müzesinde Bulunan Selçuklu Çinileri” Reşit Rahmeti Arat
İçin, Ankara 1966.
Lane, A., Later Islamic Pottary (Persia, Syria, Egypt, Turkey), London,
1957.
________, Early Islamic Pottary, London 1947.
Oral, L., “Kubadâbad Çinileri” TTK-Belleten XVII, Ankara 1963.
Öz, T., Turkish Ceramics, Ankara 1949.
________, “Çinilerimiz”, Güzel Sanatlar, C. 2, İstanbul 1940.
Yetkin, Ş, “Anadolu Selçuklularının Mimari Süslemelerinde Büyük
Selçuklulardan Gelen Bazı Etkiler” Sanat Tarihi Yıllığı, C. II, İstanbul
1965, s. 62-73.
________, “Türk Çini Sanatında Bazı Önemli Örnekler ve Teknikler”, Sanat
Tarihi Yıllığı, C. I, İstanbul 1965, s. 60-102.
________, Anadolu'da Türk Çini Sanatının Gelişmesi, İstanbul 1972.
TÜRKLERDE AL (KIRMIZI) RENGİ
AL Rengi: Parlak kırmızı
renk, kızıl. (Büyük Türkçe Sözlük, Mehmet Doğan, Sayfa:25,2.Sütun.)
M. IV-VI. Yüzyıllarda yaşayan ve hüküm süren Tsü-k'ü leri, Tsü-k'ü tarihi
ile uğraşan ilim adamı Franke, Çin vak'a-nüvislerinin Gök-Türkleri Tsü-k'ü
boylarından olduğunu bildirdiklerini açıklamıştır. Tsü-k'üler Orta Asya ile
Turfan ve Hoten de yaşamışlardır. Bilhassa Turfan'da M. 460 yıllarına kadar
hakimiyetlerini sürdürdüler. Böylece Tsü-k'ü Hunları Orta Asya Türk Buddhist
sanatı geleneğini Çin'e yaydı ve onların devrinde Kansu büyük bir sanat
merkezi oldu.
Tsü-k'ü Hunları sanatı, Türk sanatında görülecek üç hususiyeti vardır:
a) Tasviri bir piktogram şekline sokmak temayülü
b) İfade kuvveti
c) Grafik usulleri, Tsü-k'üler Al rengini çok kullanmışlardır.
Türkler öteden beri sanatı ve sanatla ilgilenenleri hem korumuşlar hem de
teşvik etmişlerdir. Türkler'in, sanatı himaye ettiği, pek çok yabancı
kaynaklarda belirtilir.
M. VI-VII. Yüzyıl Tun-Huang ve Kızıl Resimlerinde, koyu satıhların etrafı
beyaz çizgi ile çevrelenirdi. Nisbeten erken bir merkez olup M. V-VI.
Yüzyıldan sanılan Balalık-Tepe a resimleri mor ve sarı renkler ile
yapılmıştır. Siyah ve kahverenkleri Afrasiab'da (Orta Asyada) paslı kırmızı
ile, Kızıl ve Tunhuang'da mavi ve mavi-yeşiller ile birleştiriliyordu.
Erken Orta Asya Türk Resim tarzlarının teknik hususiyetlerinden olan Orta
Asya Türk A üslubunda, bir resimde evvelce aynı mıntıkada olduğu gibi,
lacivert, siyah, kahverengi, beyaz çokluktadır.
Fakat Grünwedel, Gök Türk kitabelerinin bulunduğu Kum-tura öylerinin ikinci
grubunda birden “Türk AL”ının parladığına dikkat çeker. Aynı grup “öy” (Orta
Asya Türkçesinde Mağara Mabed)lerden, Aspara öyünde açık sarı boyalı bir
Tuşita cenneti resmi, boya cilasının ancak tek kerede sürülmesi ile elde
edilebilen bir tazelik arzeder.
Emel Esin'in İslamiyetten Evvel Orta Asya Türk Resim sanatı adlı eserinde
Orta Asya Türk C sanatından, al rengin hakimiyetinin Şimali Türkistan Türk
merkezlerinde gelişip, bir taraftan Afrasiab gibi VI.-VII. Yüzyıl Soğd
merkezlerine, diğer yandan da Tunhuang'a bağlı olduğunu ifade eder.
Orta Asya Türk B sanat tarzından da muhtelif renkler gösterdiğinden söz
eder.
Şöyleki: Turfan, Çul ve Vasahşa'da, sarı, yeşil, ak renkler hakimdir.
Ak-beşinde beyaz zemin al, mavi renkler göze çarpardı. Penc'deki grafik
tarzda ve mongoloid şahıslar gösteren resimler, beyaz, sarı, al renkler ile
temayüz eder.
Samarra'daki Hakan Sarayı resimleri renk bakımından Orta Asya Türk A
mektebinin nisbeten soğuk veya karanlıkça renklerinden ayrılır ve Orta Asya
Türk B üslubunda kaydedilen sarı, beyaz, mavi, kırmızı ve siyah renkler ile
temayüz eder.
M. VI. Yüzyılda Tun-huanp eserlerinde görülen Karanlık ve Sarımtırak yüzler
azalıyor ve Le Cog'un a Uygur Türkü sanatının bir hususiyeti olarak
kaydettiği pembe tenler çoğalıyordu. Duvar resimlerinde umumi renk, evvelki
devrede olduğu gibi soğuk veya karanlık değil, çiğ denecek kadar
parlaklaşmış, al renkler galip gelmeye başlamıştı.
Turfanda bulunmuş, Orta Asya Türk C dediğimiz grafik temayüllü teknikte ve
al renklerinin hakim olduğu bir duvar resmi üzerinde Türgiş, Karluk ve Uygur
Türklerinin kullandığı Soğd yazısı ile Türkçe bir tarih mevcuddur ve bu
resimlerde de al renk hakimdir.
Bir Uygur Türkü merkezi olan, M. IX-XII. Yüzyıllardan M. XIII-XIV.
yüzyıllara kadar sanat faaliyetinin devam ettiği Bezeklik Mabedler
külliyesinde, duvar resimlerinde, tamamen al renk hakimdir. Bu gün dünya
sanat dünyasında çok önemli yeri olan Türk kırmızısı “al” hala değerini ve
esrarını korumaktadır. Türk kırmızısı olan “al” rengi uzun yıllar bir sır
olarak kalmıştır. Türk halısında kullanılanı “al” rengi de yalnız Uşak
halılarında bulunurdu. Ne yazık ki son yıllarda dokunan Uşak halıların da
artık o eski “al” rengi göremiyoruz.
REKLAMLARIN ÇOCUKLAR ÜSTÜNDEKİ ETKİLERİ-1
Üretilen bir malın, eserin vs. tanıtılması ve geniş kitlelerin haberdar edilmesinin en etkili yolu reklâmdır. Günümüzde iletişim araçlarının başında TV gelmektedir.İnsanoğlu var olduğu günden beri hep bir şeyler yapma ihtiyacını duymuştur. Önceleri bu yaptığı şeyleri sadece kendi ihtiyaçlarını gidermek için kullanmış, daha sonra zaman geldikçe de yaptıklarını diğer insanlara tanıtma, onların ihtiyaçlarına da cevap verme yoluna gitmiştir. İşte bütün bunları yapabilmeleri içinde
reklâmlara ihtiyaç duymuştur. reklâmın kalitesi çocuğun ilgisini çektiği ölçüde artar. Reklâmların, çocukların ruhsal, fiziksel, zihinsel ve bedensel gelişmelerine her zaman müspet bir tesir bıraktığını söylemek mümkün değildir.
Çocuklar bu tür şeylere aşırı bir düşkünlük gösterirler. Maddî açıdan zayıf olan bir aile için hakikaten önemli bir külfet meydana çıkar. Alınmadığı takdirde çocuk tatmin edilmemiş arzularının tesiriyle ileriki hayatını dahi etkileyebilecek bir takım ruhsal sorunlarla karşı karşıya kalır. Zira çocuk istediği şeyin imkan dahili olup olmadığını fark edecek düzeyde değildir. Buda diğer çocuklardan daha az imkana sahip çocuklarda kıskançlık, ebeveynleri küçümseme ve hatta hırçınlık gibi
bir takım rahatsızlıklar doğurur.
Alınan gıdaların dengesizliğiyle, iştahsızlık, diş çürüğü gibi, mide, bağırsak problemleri v.b. bir takım sorunların çıkmasına da sebep olmaktadır. Bu yönüyle de reklâmların çocuklar üzerindeki kötü tesiri tartışılmaz.
Reklâmların çok yönlü zararları birkaç grup içinde toplanabilir.
1) Ekonomik
2) Psikolojik
3) Biyolojik v.b. gibi
Müsbet tesirlerinin yanında menfi tesirleri de olan reklâmların bu menfi tesirleri eğitimle en az seviyeye indirilebilir. Yani her halükârda çocukları menfi olarak etkileyen reklâmlar, dolayısıyla da istikbalimiz ve milletimizin bekası bakımlarından dikkate değer bir konudur.
Çocukların zihinsel, bedensel, ruhsal ve sosyal gelişmelerinde çevrenin tesiri günümüzde bilinmektedir.
Çocukların zihni gelişimi hızlı olduğu 4-6 yaşları arasında çevrenin etkisi daha fazladır. Çocuklar bu yaşlarda fotoğraf makinası gibidir. Her gördüğünü hemen alır. reklâmlarda söylenen sözleri, müzikleri ezberler. Dört yaşlarından daha küçüklerde televizyondaki reklâmların tanıtım müziği çıktığında hemen bütün dikkatlerini televizyona verirler.
Reklâmların etkili müzikleri, cicili, bicili renkli görüntüleri bu yaş çocukların çok dikkatini çeker. Bu yüzden konuşmayı öğrenen çocukların yeni kelimeler öğrenmesini ve düzgün cümle kurmasını kısaca konuşma yeteneğinin gelişmesini sağladığı da bir gerçektir. Fakat öte yandan çocuk, reklâmını gördüğü çikolata, bisküvi, çerez gibi yiyecekleri ısrarla ister, bunlara düşkünlüğü artar. Dolayısıyla sürekli bunlardan yiyen çocuklar yeterli ve dengeli beslenemezler ve bedensel gelişimlerinin bozulduğu da göz ardı edilemez
gerçeklerdendir.
REKLAMLARIN ÇOCUKLAR ÜSTÜNDEKİ ETKİLERİ-2
Şimdi Halkımızdan örnekler verelim.
K.Ö. Hanım. Yeğenim KÜRŞAD da çikolata kurbanlarından biri, Ailede tek oğlan çocuğu olduğu için her istediği alındı. Hele çikolatası hiç eksik olmadı. Özellikle üç yaşlarında iken bu durum fazlaydı. Bedensel gelişimin çok hızlı olduğu bu yaşlarda çocuk dengeli beslenmediği için ileri derecede anemi geçirdi. Tabii bu durumun meydana gelmesinde sadece reklamların tesiri yok. Bunun yanında anne-babanın dengeli beslenme konusunda hassas davranmamalarının da etkisi var.
-Bir tanıdığın kızı Selcen'de ise reklamların müsbet yönünü gördüm. Selcan 4 yaşında bir kız çocuğu. Daha konuşmasını bile öğrenmeden reklamların müziğini ezberledi. Her türlü reklamın sözlerini tekrar ediyor onlarla birlikte söylüyordu. Dolayısıyla hem zekası hem de konuşma yeteneği gelişiyordu.
Reklamların sadece küçük yaştaki çocuklar üzerinde etkisi yoktur. Kişilik gelişmelerinin henüz tamamlanmadığı 13-17 yaşlar arasındaki çocukların, sosyal gelişimlerinde menfi tesiri vardır. Bu yaşlardaki çocukların çok cazip olan kola, kot pantolon, sigara vb. gibi reklamlar, dikkatini çeker. Bunlardaki müziğin yabancı müzik olması, Avrupa anlayışını sunması, yetişmekte olan bu genç neslin geçici de olsa Türk kültüründen uzaklaşıp, Avrupa kültürünün tesirinde kalmasına sebep olur. Bütün bunların yanında reklamların, çocuklara
temizlik alışkanlığı verdiği de bir gerçektir.
Temizlik ürünleri misal olarak gösterilebilir. Bu noktada çocukları teşvik edecek unsurlara da rastlanır. Çocuklar bu sayede bir takım güzel alışkanlıklar edinirler. Diş macunlarının, sabunların ilginç reklamlarını gören çocuk, bunlara ilgi duyarak uygulamaya kalkar. Çocukların bu ilgileri, anne-baba tarafından iyi değerlendirilirse düzenli bir temizlik alışkanlığına sahip olmaları sağlanabilir.
Ayrıca kültür alanında yapılan reklamlarda, çocuğu olumlu yönde etkiler. Çocukları çeşitli yarışmalara teşvik etmek, kazananlara hediyeler vermek, hatta başarısının reklamını sınıfta yapmak gibi hareketler çocuğu çalışmaya ve araştırmaya teşvik edeceklerdir.
Bunun yanı sıra çocuğun mensubu bulunduğu Türk dilini güzel bir şekilde öğrenmesi ve onu kullanabilmesi açısından çok önemli tesirleri vardır. Çocuk bir yaşından itibaren çevre ile irtibat halindedir. Reklamlar vasıtası ile çocuk sosyal çevreye hazırlanır.
İşte bu meselede reklam hazırlayıcılarına düşen görev, çocuğun hizmetine sunulan her şeyin, kendi öz kültürümüzün menbaından alınan materyallerin kullanılmasıdır. Bu yaşta çocuk mukayese etme özelliğine sahip değildir.
Reklamcılara büyük görevler düşmektedir.
Bizce özellikle geleceğin, Türk neslinin devamı olan çocuklarımızın dengesiz beslenmelerine, sağlıksız bir nesil meydana gelmesine sebep olurlar, ayrıca reklamlarda kullanılan yabancı kültüründe, yetişmekte olan gençlerimizin ve çocuklarımızın bizim kendi öz, milli kültürümüzden kopmalarına, taklitçi olmalarına sebep olur. Bizce reklamların milli olması gerekip, yabancı kültürlerden taklit, devşirme olmamalıdır. Hayatımızın bir parçası olan reklamlardan, çocukları soyutlayamayacağımıza göre, onları olumsuz etkilerden
uzaklaştırarak, faydalanmalarını sağlamalıyız. Çocukların yetişmesinde, reklam hazırlayıcılarının yanında, aile reislerine de önemli görevler düşmektedir. Çocuğun arzularının yerine getirilmesinin mümkün olmadığını anlatmalı çocuğun isteğini başka bir şekilde güzelce telafi edilmelidir.
TSE kurumunca yapılan kalite kontrolleri ve yayınların belirli bir sansür dahilinde, geleceğin güvencesi çocuklar için faydalı olacak, aileleri de daha az rahatsız edecektir.
Böylece tarafların meseleyi kavrayıp sabit bir politik düzen içerisinde yarının büyükleri ve teminatı olan çocuklarımızın bilinçli gelişmesine katkıda bulunacaklarına inanıyoruz. Bu da vazgeçilmez bir unsurdur. BİTTİ
ORTA ASYA TÜRK SANATINDA “KURT”
(Grafik açıdan bir inceleme)
Türkçe'nin en eski sözlüğü
olan Dîvânu Lugâti't-Türk'te “ kurt” karşılığında iki ad bulunmaktadır:
1. BÖRİ (I, 36)
2. KURT (I, 342; III, 6).
Bu adlardan yapılan börlegü (I, 189) “kurt gibi”, kurtga (III, 259)
“kocakarı” anlamındadır. Ayrıca, kurt adı “solucan” soyundan olan
hayvanlar”a da verilmektedir.
Kurt (Camis lupus), zoolojik olarak “köpekgillerden, Avrupa, Asya ve Kuzey
Amerika'da yaşayan, gri, sarı renkli, yırtıcı, etçil memeli hayvandır.”
(TDK, Türkçe Sözlük, II, 1413)
Kurt kelimesi Türkçede “kurtağzı, kurtbağrı, kurt baklası, kurtboğan, kurt
kapanı, kurtkıyan, kurt köpeği, kurt kuş, kurt kuyusu, kurt mantarı, kurt masalı, kurt pençesi, kurt tırnağı” gibi ad ve birleşik adlarda da
yaşamaktadır.
Eski Türkçe'de kurt için “böri” sözü kullanılmış (bk. A von Gabain, Eski
Türkçenin Grameri, Ankara 1988, s. 269); “kurt” kelimesi ile bugünkü
anlamdaki “solucan” ve “kurt” adları karşılanmıştır.
Kurt adı Kıpçak grubu Türk şivelerinden Kırgız Türkçesinde “kurt, solucan”
anlamınadır. “Kızıl kurt, kıl kurt, ala kurt (bir koyun hastalığı), kara
kurt, kuşkurt” gibi adlarda yaşamaktadır. (K.K. Yudahin, Kırgız Sözlüğü II,
Ankara 1994, s. 525). Kırgızlar “kurt” için “BÖRÜ” sözünü kullanırlar. “Coo
börüsü (=cesur, cesaretli); börü catış (=bir cilt hastalığı), kök börü
[bozkurt] (=tekeyi çekişmek suretiyle yarış, koşu) adlarında da
yaşamaktadır. (K. K. Yudahin, Kırgız Sözlüğü I, s. 139).
Kırgız Türkçesi'nde BÖRÜ, “bahadır müsbet sıfatlarından birisi” olarak
“karışkır” adı ile birlikte kullanılmıştır.
Kurt, kurt bilimcilerin tesbitlerine göre sürü halinde yaşayan, aç olmadıkça
insan ve hayvana saldırmayan, çenesi, boynu ve dişleri güçlü bir yaban
hayvanıdır. Evcilleştirilmesi çok güçtür. Köpek ile çiftleşmesinden olan
melez ırka “kurt köpeği” adı verilir.
Kurt, Türkler tarafından kutsal sayılmış, bayraklarda, kargı ve tuğ
uçlarında kurt başı sembol olarak kullanılmıştır. Türklerin “Ergenekon
Destanı”nda da, kolları ve bacakları düşmanlar tarafından kesilmiş çocuğu
sütü ile büyütüp bakan ve Ergenekon çıkışında da Türklere yol gösteren
“KURT”tur. Bu destanda adı geçen kurt, Moğollarda Börte-çinoa adı ile
karşımıza çıkar ki bu da Bozkurt demektir.
Kurt sembolü Cumhuriyet döneminde de para, pul ve Türk Ocakları'nın
flamalarında kullanılmıştır. Türk Ocakları'nın flamasındaki kurt başı, uzun
zaman Gagavuz Türkleri tarafından “gök bayrak”ın ortasında da kullanılmış,
sonradan değiştirilmiştir.
Hun, Karluk ve Köktürk dönemi kaya resimlerinde çok sık kullanılan kurt:
1) Uzun bir ağız,
2) Kalın boyunlu baş,
3) İnce bel,
4) Sivri ve keskin dişler,
5) Genellikle yuvarlak ve badem şeklinde çizilmiş sert bakışlı gözler ile sembolize edilmiştir.
Kuyruk, bazı resimlerde uzun ve geriye doğru sert; bazı resimlerde aşağı doğru ve ucu kıvrıktır. Bazı resimlerde de kuyruk kısa ya da yoktur.
Kulak, genellikle çift ve üçgen şeklinde olup, sivri uçlu ve diktir.
Kaya resimlerinde tek çizgi ile belirtilen kurt, genellikle bel tarafından incedir. Ara bacaklar etli, ön bacaklar daha uzun ve saldırmaya hazır gibidir. Bazı resimlerde görülen pençe genellikle beş parmaklı ve sivri uçludur.
Dişler, pek çok resimde belirtilmiştir. Üçgen şeklindeki bu dişlerin sayısı sınırlı değildir. 4, 5, 8 ve 13 çentiklidir. Kimi zaman testere ağzını andırır.
Kurtun postu da çeşitlidir. Beyaz, siyah ve desenli postlar görülür. Desenli postların üzerinde gibi şekiller bulunmaktadır.
Altay, Pazırık, Minusinsk çukuru, Sibirya, Moğolistan, Çin, Kazakistan’da bulunan ağaç oyma kurt figürlerinde en belirgin özellik önde iki sivri diştir. (bk. Tablo: III ve IV). Gözler “badem” gibi sert bakışlı; kulaklar yuvarlak ve belirgindir. Kurtların ağzı “hırlıyormuş” gibi, dişler yandan görülecek şekilde açıktır. Bu oymalardaki pençeler iri, tırnaklar uzun ve sivri uçludur (bk. Tablo: III).
Yine Altay ve Minusinsk ağaç oyma kurt başları da ilgi çekicidir (bk. Tablo: V). Burada görülen 2 numaralı kurt başı Türk Ocaklarının sembolü olan kurt başına benzemektedir. Buradaki kurt başları da, 3 numara dışında, dişler belirgin ve yan ikisi sivri, ağız “hırlıyormuş gibi yarı açıktır. 9 ve 10 numaralı oyma sopanın her iki ucunda da kurt başı vardır. 11 numaralı iki sopanın birer ucu kurt başı, öteki uçları “kuş gagası” şekillerindedir.
VI. numaralı tablodaki Altay ağaç oyması kurtlar ve kurt başlarında da aynı özellikler bulunmaktadır. 1 ve 3 numarada, avına sürünerek yaklaşan kurtlar sembolize edilmiştir. 2, 7, 8 ve 9 numaradaki kurt başlarının en belirgin özelliği testere gibi, keskin ve sivri dişler ile uçları sivri kulaklardır.
VII numaralı tablodaki 1, 3-6 numaralı resimlerde, kurtların domuz ve yılan ile mücadelesi anlatılmaktadır. 1 numarada iki kurt bir domuzu parçalamakta; 2 numarada bir hayvanı yutmaya çalışan kurt başı bulunmaktadır. 3 numarada kendisini boynundan ısıran vahşi bir hayvanı sol ön ayağından ısıran kurt; 5 ve 6 numarada uzun ve kalın yılanlarla boğuşan kurtlar görülmektedir. resimlerdeki yılanların kurtlara sarılmış olması ilgi çekicidir.
VIII numaralı tablodaki 5 numaralı Kıtay kurdu tek boynuzlu ve boğazının altı tüylü bir ejderha başı gibidir. 7 numarada Kafkas kurt figürleri grafik tasarımı gibidir. Ağız, kulaklar, vücut, kuyruk ve ayaklar grafik özelliğindedir.
IX numaralı tablodaki 3 ve 4 numaralı Altay ve Moğolistan oyunları tasarımı olarak hemen hemen aynı, figürler ve desenler biraz farklıdır. 1 numaralı oymanın üzerindeki süslemeler kıvrımlıdır. Kıvrımların sonunda görülen bir kurdun sağ arka budu ve kuyruğu ile yüzen bir kaz, süslemeyi tamamlamaktadır.
Sonuç olarak diyebiliriz ki: Eski Türk kaya ressamları ile ağaç oyma sanatçıları kurdun biyolojik özelliklerini ve anatomisini çok iyi bilmektedir. Grafik açıdan da başarılıdırlar. Özellikle “tek çizgi” ile çizilmiş figürler çok başarılıdır. Bu çizgilerden hayvanların “kurt” olduğu hemen anlaşılmakta, “it”ten farklı olduğu görülmektedir.
Bu figür ve desenlerin günümüz çağdaş grafik çalışmalarında da kullanılması ve bu figürlerden yararlanılarak yeni buluşlar ortaya konulması, eski Türk sanatının yeniden doğumu olacaktır. SON
|